Yanlışlıklar komedyasından trajediye doğru

Küreselleşme sürecinin nimetlerinden yararlanmak isteyen hırslı bir sermayenin egemen olduğu AKP'nin, ezilenlerin dünyasına ait "Kürt sorununu" algılaması, çözmesi ve kendisini dayatan bazı radikal önlemleri uygulayabilmesi mümkün değil
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

Haziran itibarıyla yoğunlaşan çatışmalar ve silahlı saldırılarla birlikte ölümler artmaya başlayınca gündem yine Kürt sorunu ve “açılım” oldu. Geçen yaz AKP hükümetinin, “Anaların gözyaşı dinecek, bunun için her şeyi göze aldık ve sonuna kadar gideceğiz” diyerek başlattığı ve adına da “Kürt açılımı” dediği inisiyatif, gerçekten önemli bir beklenti yarattı. Ancak “Kürt açılımı”, önce “demokratik açılım”, daha sonra da “milli birlik ve beraberlik projesi” adını alırken kısa sürede tam bir hayal kırıklığına yol açarak bugünlere gelinmesinde belirleyici oldu. Başlangıçta ne kadar büyük bir beklenti yarattıysa çöküşü de o kadar büyük bir tepkiye yol açtı ve yeniden savaş, şiddet sarmalına kayıldı. Bir yandan da “Türklerin de ayrılma hakkı” ve “demokratik özerklik” hakkının kullanılması tartışmaları Kürt sorununun yeni ve farklı bir döneme girdiğini ortaya koyuyor. “Türk kamuoyu” ile “Kürt kamuoyu” giderek birbirine daha fazla yabancılaşıyor.
Neden böyle oldu? Ciddi bir umut ve beklenti yaratan AKP hükümeti neden başarısız olarak “Kürt açılımı”nı çökertecek adımlar attı? Aslında hangi TV kanalını açsanız aklı başında her konuşmacının söylediği birkaç maddelik politikalar uygulansa bambaşka bir yöne girecek bu “sorunların sorunu” ile ilgili olarak AKP hükümeti neden “cesur” davranamıyor? Bu durumun birkaç temel nedeni var.
Birincisi, AKP demokrat bir parti değil. Hem sorunu kavramak ve çözüm yollarında sonuna kadar gidecek bir siyasi cesaret ve kavrayışa sahip olmaması anlamında hem de sorunun çözümü için Kürt tarafını bir “partner”, daha da önemlisi “eşit bir partner” olarak tanımakta demokratik değil. AKP kendisinden bir şey istenmesini bir “dayatma” olarak algılıyor ve belki de yapacağı varsa bile yapmamakta direniyor. “Kürt açılımı” diyerek yola çıkarken DTP ile görüşmemekte ısrar etmesi -ve çeşitli baskılar sonucu çok sonra görüşmek zorunda kalması- büyük bir hataydı. Bunda “açılım” politikalarının bir “devlet politikası” olarak kotarılmasının ve sunulmasının da rolü büyüktü. Herhalde ordu ile görüşülüp en azından onay alınan bu politikalar, belli ki o tarihte DTP gibi bir “partner” içermiyordu. DTP’yi Meclis’te görmeye tahammülü olmayan generalleri rahatsız etmemek için bu partiyle ilişki kurmadan başlayan ve demokratik adımlar içereceği söylenen bir “Kürt politikası” yumurta kullanmadan omlet yapmaya kalkışmaktı. Nitekim olmadı, yapılan yemeği kimse beğenmedi.

AKP’nin partneri ABD idi
Sorunun çözümünde DTP (BDP) gibi bir partner belirlemeyince başka partnerleriniz olmalı. AKP -ve herhalde devletin diğer kademeleri- için bu ABD idi ve bu arada olabildiği kadarıyla da Washington üzerinden Irak ve Barzani yönetimiydi. AKP bunlara güvenerek PKK’nin silahlı gücünü dağıtabileceğini, içeride de atılacak birkaç adımla bu sorunu çeyrek yüzyıllık mecrasından başka bir yere doğru taşıyabileceğini düşündü. Ama yanıldı. Irak’ta bataklığa saplanmış ve çekilme planları yapan ABD’nin Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu düşünerek AKP hükümetiyle Kürtlere karşı işbirliği yapmak zorunda olduğuna inanıyordu. Ancak PKK’ye karşı harekete geçmek şu veya bu şekilde Kürtlere karşı harekete geçmek demekti ve ABD Irak’taki en güvenilir müttefiki Kürtleri karşısına alacak durumda değildi. Dolayısıyla hükümetin asıl partnerinden beklentileri boşa çıktı. Daha sonraki süreçte gelişen olaylarla birlikte bugün ABD ile AKP hükümetinin en sorunlu dönemini yaşıyor olmasında asıl neden budur, İsrail ile ilişkiler değil.
AKP bölgede Kürtlerden DTP (BDP) kadar, hatta toplamda daha da fazla oy aldığına inanarak da “açılım” politikalarına ciddi bir toplumsal destek olacağını düşündü ama bu da yanlıştı. Hükümet partisine oy vermek ve iş, aş hesapları yapmak başka, Kürt kimliğini ve haklarını tanımayı reddeden politikaları desteklemek başka... 
Bölgede PKK karşıtı olanların bile kimliğinden vazgeçmediğini göremeyen AKP hükümeti, bu arada Kürtlerin İslami duyarlılıklarına da fazla güvendi ve yatırım yaptı. “Açılım” politikalarıyla birlikte Kürt halkını bölebileceğini ve kendisiyle daha sıkı işbirliği yapacak bir kesimin ortaya çıkacağını hesapladı. Ama yine yanıldı. Çünkü ister Müslüman ister başka siyasetlerde olsun Kürtler öncelikle Kürt olmaktan kaynaklanan haklarını ve Türklerle eşit olarak yaşamak istediklerini haykırıp duruyor. AKP’nin bakış açısı ise bunu görecek durumda değildi.
“Her şeyi göze alarak bu yola çıktık” diyen Tayyip Erdoğan’ın ne kadar cesur olduğu bu süreçte görüldü. CHP-MHP ekseninden bu “açılım” politikalarına şiddetli bir itiraz geleceği aşikârdı. Bu bağlamda milliyetçi-şoven bir kampanyanın AKP’nin üzerine baskı kuracağı besbelliydi. Buna direnmeyi hesaplamadan veya göze almadan “açılım” olabilir mi? “Kürt açılımı”ndan “milli birlik ve beraberlik projesi”ne doğru giderek adının uğradığı değişiklik bile ne olduğunu anlamaya yeterliydi. Türk milliyetçiliğiyle, şoven kampanyalarla boğuşmayı göze almadan bu ülkenin son çeyrek yüzyılına damgasını vuran bir alanda değişiklik yapılabilir mi? Nitekim hükümetin kararsızlığı giderek bir telaşa dönüşünce ve Erdoğan kışkırtılan milliyetçi dalgaya hitap eden söylemlere ağırlık verince süreç iyice rayından çıktı. Sonuçta DTP’nin kapatılmasından KCK operasyonlarıyla yüzlerce seçilmiş Kürt yöneticisinin, bu arada yüzlerce çocuğun tutuklanmasına kadar gelindi. Geçen yaz Habur’dan giriş yapanların tutuklanması ise PKK’nin “aktif savunma” dediği eylemlere geçmesi için bir işaret fişeği oldu. Şimdi artık hükümetin de asıl gündemi yeniden askeri harekat, Kandil ’in ve kampların tasfiyesi olarak görünüyor. Yani başlanılan yere dönüldü.

Siyasi cesaret meselesi
2002’de iktidara gelen AKP’nin en güçlü olduğu başlangıçta değil de artık zayıflamakta olduğu dönemde, Mart 2009’daki yerel seçimlerden oy kaybederek çıkmasının ardından bu alana el atması bir başka sorundu. Böylesine kangren olmuş ve gerçekten “sorunların sorunu” diye nitelendirilecek bir alana iktidarının ancak yedinci yılında yönelen AKP, sanki neyle uğraştığının yeterince farkında olmadığını düşündürten bir tablonun oluşmasına neden oldu.
Elbette bu tablonun doğmasında asıl etken AKP’nin sınıfsal-siyasal yapısı. Küreselleşme sürecinin nimetlerinden yararlanmak isteyen hırslı bir sermayenin egemen olduğu AKP’nin sonuçta ezilenlerin dünyasına ait bir sorunlar yumağını algılaması, çözmesi ve kendisini dayatan bazı radikal önlemleri uygulayabilmesi mümkün değil. Bu partiye egemen olan sermayenin çıkarları ve siyasi duyarlılıkları atılacak adımları ve sınırları belirliyor tabii. Siyasetin özerkliği bunları aşmaya yetmez. Nitekim AKP de çeşitli savrulmalar yaşadı ama son tahlilde bu sınıfsal temel belirleyiciydi. Bu noktada ABD’ye olan bağımlılığının AKP için taşıdığı önemi ve rolü de görmek gerekir. Herhalde “küresel patron” ABD olan bu ilişki, AKP için de bir hayal kırıklığı oldu ama arayı düzeltmek için Washington’a özel heyet göndermekten başka bir şey yapamıyor. İsrail’e karşı belagat sergileyen Erdoğan küçümsediği İsmet İnönü kadar olamıyor, “Yeni bir dünya kurulur Türkiye de yerini alır” diyemiyor, diyemez!
Bir “yanlışlıklar komedyası” haline gelen “açılım” bir trajediye dönüşürken işin içinden çıkmak giderek daha da zorlaşıyor. Ülkeye ve siyasete egemen olmaktan uzaklaşmış, inisiyatifi elden kaçırmış bir hükümetin olağanüstü hale karşı çıkması ve “açılım”ın devam edeceğini söylüyor olması yeni bir başlangıç için yeterli değil tabii. Bu noktada inisiyatif Kürt hareketine geçti ve dolayısıyla mevcut durumu değiştirecek ve bir trajediye doğru gidişi engelleyecek hamle Kürt tarafından gelebilir. Bunun için çeşitli Kürt örgütlerinden yükselmekte olan çağrılara kulak vermek çok mu siyasi cesaret istiyor?


    ETİKETLER:

    Kandil