Yaratıcı bir Harbiye Marşı yorumu

Geçenlerde tarihçi bir dostumla sohbet ederken, konu 27 Mayıs'a geldi. Dostum, 22 yaşındaki kızının, 'Hatırla Sevgili' adlı diziyi büyük bir ilgiyle karşıladığını, yine gençlerin yazdığı Ekşi Sözlük adlı sitede konuya ilişkin yüzlerce giriş olduğunu anlattı.
Haber: ŞAHİN TEKGÜNDÜZ / Arşivi

Geçenlerde tarihçi bir dostumla sohbet ederken, konu 27 Mayıs'a geldi. Dostum, 22 yaşındaki kızının, 'Hatırla Sevgili' adlı diziyi büyük bir ilgiyle karşıladığını, yine gençlerin yazdığı Ekşi Sözlük adlı sitede konuya ilişkin yüzlerce giriş olduğunu anlattı. Sohbetin sonunda ikimiz de, kimilerine göre Türkiye'nin demokratikleşmesi yolundaki en önemli aşama, kimilerine göre ise en büyük ayıplardan biri olarak değerlendirilen 27 Mayıs'ın o günlerde olduğu gibi "ihtilal" ya da "devrim" olarak değil de sonuçta bir "darbe" olarak değerlendirilmesi gerektiğinde birleştik. Bu sohbet beni yıllar öncesinde yaşadığım yaratıcı bir protesto olayına götürdü.
Mamak Muhabere Okulu'na bağlı Astsubay Okulu'nda yedek subaydım. 27 Mayıs ortamını ve olaylarını birebir yaşıyordum. Hemen her gün saat 16.30'da servis aracı ile Kızılay'a iniyor ve arkadaşlarımla buluşarak o günkü eylemlere katılıyordum. Bunların başında da Plevne Marşı'nın ezgileriyle koro halinde söylediğimiz "Olur mu böyle olur mu, kardeş kardeşi vurur mu?" korosu geliyordu. Bir bölümüne resmi kılıkla katıldığım olaylar arasında Adnan Menderes'in öğrenciler tarafından tartaklanışı, Harbiyelilerin yürüyüşü, atlı polislerin ayakları altından kaçışmalarımız, göz yaşartıcı bombaların dumanından sığınacak yer arayışlarımız geliyor. Hiç unutmuyorum, 25 Mayıs günü TBMM'de, ünlü Tahkikat Komisyonu konusundaki bir tartışmada CHP'lilerle iktidardaki Demokrat Partililer sıra kapaklarını parçalayarak birbirlerine girmiş ve yaralananlar olmuştu. Bunlardan biri de CHP Milletvekili Selim Soley'di. Soley o gün, büyük olasılıkla kasıtlı olarak başında, üzerinde kan izleri bulunan bir sargıyla Kızılay'a gelmiş ve büyük bir gösterinin başlamasına neden olmuştu.
Devlet radyosunda ve sansürlü gazetelerde, Vatan Cephesi listeleri, iktidarın başarıları, muhalefetin hıyaneti haberleri dışında tek cümle bilgi ve haber almak mümkün değildi. Bu durum söylenti ortamını beslemiş, üzerine asfalt dökülen, Et Balık Kurumu'ndaki dev kıyma makinelerine atılan üniversite öğrencilerinden bile söz edilir olmuştu. Halk gerçekten eski deyimiyle tam bir "infial" yaşıyordu. Bu sırada ben de sürpriz bir şekilde, muvazzaf subayların bile edinmek için her türlü yolu denediği Doğu Bölgesi İnzibat ve Trafik Karakol Komutanlığı'na getirilmiştim.
Bu gelişmelerin de katkısıyla 27 Mayıs hareketi gerçekleşmiş, 10 yıldır Türkiye'yi yöneten DP iktidardan uzaklaştırılmıştı. O tarihte Küçükesat'ta oturuyordum. Sabah görevime gidebilmek için, ihtilal bildirileri ve marş sesleri arasında Küçükesat'tan Akay'a, askeri bir araç bulabilirim ümidiyle yürümeye başladım. Yol boyunca balkonları ve pencereleri dolduranlarca alkışlanıyor, atılan çiçeklerin arasında gururla yol alıyor ve kendimi 27 Mayıs'ın başkomutanı gibi hissediyordum.
Öğleden sonra sokağa çıkma yasağı delinmiş, başta Atatürk Bulvarı, Kızılay ve Sıhhiye olmak üzere Ankara inanılmaz bir şenlik alanına dönüşmüş, sözde güvenlik sağlamak amacıyla dolaşan tanklar karanfillere boğulmuştu. Tankların üzerinde askerlerle gençler birlikte marşlar söylüyorlardı.
Babamı içeri alın!
Darbeden iki ya da üç gün sonra, gece saat 01.00 sıralarında, inzibat cipiyle Küçükesat'tan Mamak'a gidiyordum. Sokağa çıkma yasağı nedeniyle yollarda in cin top oynuyordu. Kurtuluş Meydanı'ndan geçerken şoförüm acı bir fren yaptı. Karanlıkta bir gencin cipin önüne atladığını gördüm. İçgüdüsel olarak ikimizin de elleri tabancalarımıza gitti. Genç büyük bir heyecanla yaklaştı ve "Lütfen yardım edin bana, lütfen komutanım" dedi. Şoförüm elindeki feneri delikanlının yüzüne tuttu. Şaşırdım. Çünkü yüz hiç yabancı değildi. Sokak lambasının altına gelmesini işaret ettim. Artık birbirimizi daha iyi görüyorduk. Evet bu Erdoğan'dı, Gülşehir'de ilkokuldan sınıf arkadaşım. "Erdoğan sen misin?" dedim şaşkınlıkla. Yüzüme dikkatle baktı ve o da bana "Teğmenim, sen Şahin'sin!" dedi. Cipten indim ve heyecanla kucaklaştık. 12 yıldır görmediğim arkadaşımla böyle bir durumda karşılaşmak çok garip gelmişti bana. Erdoğan heyecanını bastırmaya çalışarak benimle karşılaşmasının büyük şans olduğunu söyledi ve sorununu anlatmaya başladı:
"Şahinciğim, üç gündür pederle başımız dertte. Adam kafayı çekip çekip olay çıkarıyor mahallede. 27 Mayısçılardan tut da İsmet Paşa'ya kadar herkese uluorta küfrediyor. En yakın komşularımız bile rahatsız, biraz daha kalırsa mahalleli linç edecek diye korkuyorum. Allahaşkına şu adamı içeri alın da biz de kurtulalım, onun da başına bir şeyler gelmesin."
Durum gittikçe ilginçleşiyordu. Erdoğan'ı da alıp Topraklık semtine doğru yola koyulduk. Mahallede ışıkları yanan tek katlı, yarı gecekondu bir evin önünde durduk. Erdoğan, babası götürülürken görünmek istemediği için gizleniyordu. Evin önünde üstü hasırlarla kapatılmış bir set vardı. 50 yaşlarında, uzun boylu, zayıf sakalları uzamış, sinirli bir adam karşıladı bizi. Beni görür görmez,
"Sonunda götürmeye mi geldiniz, götürün bakalım, korktuğumu mu sanıyorsunuz, orada da aynı şeyleri söyleyeceğim" dedi. Sette tahta bir masa, üzerinde, o zamanlar çopur diye anılan 35'lik boş bir rakı şişesi, yarısına kadar rakı dolu bir çay bardağı, peynir kırıntıları vb. bir de Grundig TK 23 marka, makaraları boşa dönen bir teyp vardı. Adama Erdoğan'ın arkadaşı olduğumu söyledim. "Biliyorum, biliyorum, zaten Erdoğan ihbar etti beni, nerde o şimdi? Kaçtı değil mi, benden korkup kaçtı, alacağı olsun onun. Mahalleli de kıçına kına yakar artık" dedi öfkeyle. O sırada karısı çıktı içerden ve adamın ceketini getirdi. Adam güçlük çıkarmadan, teybini de koltuğunun altına alıp bizimle geldi. Bu arada çevredeki evlerin ışıkları yanmaya ve perdelerin arkasından sliüetler belirmeye başlamıştı.
Milli Türk musikisi
Cipe bindikten sonra teybi niçin yanına aldığını sordum. Homurdanarak, "Onda milli Türk musikisi var, sen hiç dinlemedin mi?" dedi. Sonra da sarhoş kafayla priz arar gibi bir harekette bulunup arabada olduğunu farkedince vazgeçti. Yol boyunca hiç konuşmadık. Topraklık benim yetki alanımda olmadığı için onu Ulus'taki Merkez Komutanlığı'na teslim ettim. Tutulan tutanak sayesinde de adının Selahattin olduğunu öğrendim.
Aradan birkaç hafta geçmişti. Muhabere Okulu Komutanı Tuğgeneral Celadet Ögel'in beni emrettiği bildirildi. Huzura çıktım. Celadet Paşa tedirgin ve sinirli bir tavırla, "Teğmen, nedir bu Topraklık'tan aldığınız adam? Topraklık'la ne alakan var senin de oralarda olaylara müdahale ediyorsun?" dedi. Durumu anlatınca sakinleşti ve bana, mahkemeden tanıklık için davet geldiğini bildirip resmi bir zarfı uzattı.
İlk kez mahkemeye çıkacağım için çok heyecanlanmıştım. Bir hafta kadar sonra, şoförüm Mehmet Pehlivan'la Anafartalar Caddesi'ndeki Adliye binasına gittik. Üst katlara çıkarken kulağıma garip sesler geldi. Birileri 'Kadifeden Kesesi' türküsünü söylüyordu, ama sözleri Harbiye Marşı'nın sözleriydi.
'Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız,
Tufanları gösteren, tarihlerin yadıyız,
Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti,
Cehennemler kudursa, ölmez nigahbanıyız'
Yukarı kata çıkınca ses daha da belirginleşmişti. Koridordakiler de şaşkın ve anlamsız gözlerle birbirlerine bakıyorlardı. Sesin, bizim de ifade vereceğimiz sorgu yargıcının odasından geldiğini anlayınca şaşkınlığım geçti. Bu sesler, Erdoğan'ın babası Selahattin Bey'in, yanından ayırmadığı teypten geliyordu. Kısa bir sessizlikten sonra içerden gelen müzik değişiverdi. Bu kez müzik Harbiye Marşıydı ama, sözleri bir türküye aitti:
'Kadifeden kesesi kahveden gelir sesi
Oturmuş kumar oynar ciğerimin köşesi
Kadife yastığım yok odana bastığım yok
Kitaba el basarım senden başka dostum yok'.
Adliye koridorlarında çın çın öten bu garip müzik bitince bizi tanık olarak içeri aldılar. Selahattin Bey'le göz göze gelmemeye çalışarak ifademi verdim. Mehmet'in ifadesi de tamamlandıktan sonra garip duygular içinde Adliye binasından ayrıldık.
Dinlediğim bu garip müziğin kulağımdaki izleri ve daha sonra başına nelerin geldiğini bilmediğim bu yaratıcı protesto yönteminin sahibi Selahattin Bey'in yüzü o gün bugündür belleğimde taptaze durur

ŞAHİN TEKGÜNDÜZ: Reklamcı, eski gazeteci

http://mah-zen.blogspot.com adresinden kısaltılarak alındı