Yargı bağımsızlığı üzerine tezler

Yargı bağımsızlığı ile ilişkilendirilen kamusallıkların tümü korunmaya muhtaç haklardan oluşur. Hukuk güvenliği olarak adlandırılan temel güvencenin içi insani değerlerle oluşturulurken bu değerler kaderine terk edilmez.
Haber: MUSTAFA KUTLU / Arşivi

Yargı bağımsızlığı ile ilişkilendirilen kamusallıkların tümü korunmaya muhtaç haklardan oluşur. Hukuk güvenliği olarak adlandırılan temel güvencenin içi insani değerlerle oluşturulurken bu değerler kaderine terk edilmez. Bir koruma alanı oluşturulur ve bu alanın bekçiliği adına kurumsal mekanizmalar oluşturulur. Tüm kamusal mekanizmalar ve otorite egemen yetkeden dağılır. Demokratik bir cumhuriyette yetke soyut bir kabulden oluşur. Ancak onun içeriği umutla arzu arasında kaygan bir zeminde durur. Yetkenin halka uyarlanması çoğu durumda sadece sanal bir meşruiyet kalıbı sunar. Bu yapılanma o kadar değişkenlik gösterir ki, kimi zaman bu meşruluk faşizme, kimi zaman da diktatoryal eğilimlere geçit verir. Bu nedenle tüm toplumsal yapılanmalar daha doğrusu mağduriyetler yüzlerini her daim adalete dönerler. Kamusallığın oluşturulmasında özerk bir alan sağlayan bu gerçek bütün siyasal gizlemelerin ebedi düşmanıdır. Sınırlı iktidar oluşturmanın insan haklarıyla birleştiği bu yerde yasamaya, yürütmeye veya yargıya tapınmanın hiçbir anlamı yoktur.
Yasamaya tapınmak
Bir hukuk devletinde yasamanın başlıca işlevi, sınırlı iktidar kullanımı yaratarak temsil ettiği bütün yurttaşların haklarını korumaktır. Yasamanın bir diğer işlevi bütün haksızlıklara karşı devlet örgütünü yasallık yoluyla harekete geçirmektir. Bir başka işlevi ise bütün toplumsal güç ve iktidar odaklarının kamu yararı ile uyumlu hale getirilmesidir. Yasa koyma yetkisinin halkın temsilcileri tarafından kullanılmasının kısa anlamı budur. Parlamentolar bu yapısal süreçleri gerçek kılarak tarih sahnesine çıktılar. Kutsal ya da zorba emre karşı verilen insani çıkar savaşımının sonucu olarak insan haklarının ortaya çıkışında parlamentolar kilit özellik kazandı.
Yasamanın insan haklarının koruyucusu olduğu savının, soğuk ve sıcak dünya savaşları ile seraptan ibaret olduğu anlaşıldı. Toplumsal olgunluğa ulaşamamış topraklarda siyasal parti adı altında çeteleşme, devlet denen mekanizmayı ele geçirir. Diğer partiler ise sıranın kendilerine gelmesini bekler. Bu nedenle benzer yapıdaki ülkeler bir oligarşiden diğerine savrulup durur. Bu gibi durumlarda egemenin kim olduğu daha iyi anlaşılır. Kurgusal çoğunluk ya da silahlı güçte donanmış ideolojik azınlık nedeniyle devletin gerçek bir tehlike haline geldiği bu noktada haklar parlamentonun tehdidi altında girer. Zamanla çoğunluklaştırılmış kamusallık bir saptırma altında otoriter yönlendirmeyle iktidarı führerleştirerek tüm egemenliği ele geçirir. Çünkü sıradanlık her yerde iktidarı alkışlar.
Seçimin meşruluğu ve yetkilendiriciliği haddini bilen bir siyasalıkta anlamlıdır. Hiçbir seçimin sağladığı yetki bütün siyasal taşkınlığın gerekçesi veya meşruluğu olamaz. Yasamaya tapınmanın anlamsızlığı ve yetersizliği insan derisine kanla yazıldı. Parlamentoya ve seçime inanç, sınırlı iktidarla yüzleşmezse yasama gerçek bir tehlikeye dönüşür. Yasamaya ve yasaya tapınmanın son noktası kesin bir teslimiyettir ve bu aczin sonucu yeni bir kutsal devşirmektir.
Seçilmiş krallar
Kural koymayı ele geçiren bir çoğunluk parlamentolarda muhalefetle dizginlenir. Muhalefetin sözü iktidarın rızasına sunulur, ancak iktidar çoğu durumda hep bildiğini okur. İktidar sahibi olmak temsil ilişkisini tersine çevirerek devlet aygıtı aracılığıyla bütün eşitlikleri siyasal iktidar karşısında erozyona uğratır. Bu, hamaset, hegemonya, cezaevi ve darphane yoluyla yürütülerek, seçim teknikleriyle onaylanan bir grup halk adına iktidar olur. Aklı başında herkese iyi bir koalisyonun daha insancıl ve güvenilir gelmesi bu yüzdendir.
Bu iktidara iyimser yaklaşımlar sergilemek umuttandır. Ancak tarih çoğu durumda bu umudun ebedi bir iyimserlik olduğunu hep yüzümüze haykırır. Bu muazzam güç karşısında tek yanlı bir barış yapmak zorunda bırakılırız. Çünkü seçilmiş krallara itaat etmek nefes almak anlamına gelir. Seçilmişle olan eşitliğimiz sanallaşır, gerçek uzaktan bize işaret parmağını sallamaya başlar. Her yasa birer tehdide dönüştürülür. Zor oyunu hep bozar, ancak oyun yeni baştan kurulur, kurulur...
Zira seçilmiş kralın huzura gereksinimi vardır. Biraz huzur, cezanın tehdidinde inşa edilir. Bunun halk için olduğu sanılır, adına "hukuk" denen bu mekanizmanın içeriği boşaltılarak hukuk ile haklar arasındaki bağ koparılır. Hukuk artık sadece mevzuattır, yani seçilmiş kralların emirleri. Bu emirlerin suçlular için ya da insan haklarını korumak için olduğu söylenir, elbet bu çıkarım doğrudur. Ancak suçlular suçtan suça, cezaevinden cezaevine, aftan affa koşarken bir boşluk sinsice benliğimizi doldurur. Hiçleşmenin alacakaranlığında tüm mevzuatın biz namuslu yurttaşları hizada tutmak için yapılmış olduğu anlaşılır. Aslında bizler de zaten bu cendereyi çoktan hak etmişizdir.
Maurice Duverger bunu yıllar önce söyledi. Ve biraz demokrasi istemek, cumhuriyeti duyumsamak boş bir hayalcilik haline gelir. Vatan sosyolojisi bireyin önüne çekilerek özgürlük başka bahara ertelenir. Herkesin başına jandarma dikmenin olanaksızlığı eğitimin ve korkunun güdümünde içimize sokularak büyük bir hapishanenin mahkumuna dönüştürülürüz. Hep bunun bilinçli bir seçim olduğu aklıma gelir, başka türlüsünü aklın alması mümkün değildir. Çünkü bu kadar aşağılanmayı olağanlaştırmadan yaşanmaz.
Yargı; nedenler ve niçinler
Kamusalın bu denli dönüşümü elbet kimseye mutluluk getirmez. Seçilmiş krallar için tahttan olmak gerçek bir hüsrandır. Bu yüzden iktidar için her şey yapılır, zira ona alışmak bir tür içsel konum değiştirmeyi gerektirir. Siyasal sistemin kendinden uzaklaştıramadığı siyasiyi kimse hiçbir yerden uzaklaştıramaz. O sürekli gözümüzün içine bakarak bütün oyunlarını oynamaya devam eder. Bu çıkışsızlık kısır bir toplumsal yaşamla statükonun ürküntüsünü tüm ruhlara dayatır. Öznelliğin, bu denli kamulaşması kadersizlik gibidir ve milyonlarca insanı umutsuz, çaresiz ve kadrosuz bırakır. Sankilerin farkına varmanın olanaksızlığı altında tarih sürekli tekerrür eder.
Bu nedenle kargaşaya düşmeden eşitliğimizi haklarımız aracılığıyla sağlamalıyız. Ancak tarihsel olarak yargı bunun için icat edilmiş bir mekanizma değildir. Çünkü yargı yerel siyasa ve sınıftan koparak asla özerkleşemez. Kendini bulmasına hiçbir zaman izin verilmez. Kendi de bu cesareti ve sorumluluğu asla gösteremez. Bugüne kadar bu istem vicdani bir muhakemenin sonucu olarak gerçekleşmedi. Yargının koruyuculuğuna duyulan özlem ve zorunluluk, hep kan ve gözyaşı ile çağrılır.
Bu seçimi adaletin kadersizliğinden çok insanın makûs talihine bağlamak daha doğrudur. Zira insan Tanrıya karşı geldi ve cennetten kovuldu. Bu mitos insanın özetidir ve verdiği savaşım kısaca yetke ile geleceği arasındadır. İnsanın Tanrıyı taklit etmesi de bu yüzdendir, o mutlak aramaya zorlanır, ancak bu seferinden hep eli boş döner. İnsanın kendine dönüşü bir zorunluluktur. Tüm esaretini kendinden türettiği gibi tüm onurunu da kendinden türetir. Zor olanı daha da zorlaştırır, kolayı anlaşılmaz kılar. Ve sonunda hakları ile baş başa kalır. Hayatında önemseyeceği bir tek değeri kalır: Hakları. Ancak bunu başkalarına vermekte o kadar kıskançtır ki, sürekli elinde kılıçla dolaşır. Çünkü insan cennetten kovulmuştur ve ebedi şiddete mahkûm edilmiştir. Bu nedenle korku Kafka gibi hepimizin üzerine siner. Haklarımızı önemsemek için artık çok geçtir. Leviathan kelleleri sayar ve darağaçlarını hazırlar, ölümle kalım arasında umarsız bir soru aklımıza gelir: Neden...
MUSTAFA KUTLU: Yargıç