Yargı ve demokratik meşruiyet

Hegel "Kimin, hangi ya da nasıl örgütlenmiş bir otoritenin, anayasayı yapma iktidarına sahip olduğuna yönelik soru, hangi otoritenin halkın ruhunu yaratacağı sorusuyla aynıdır" ifadesiyle "kurucu iktidara" vurgu yaparken, "Anayasa Yargıçları" bakımından da herhalde "...
Haber: OSMAN CAN / Arşivi

Hegel "Kimin, hangi ya da nasıl örgütlenmiş bir otoritenin, anayasayı yapma iktidarına sahip olduğuna yönelik soru, hangi otoritenin halkın ruhunu yaratacağı sorusuyla aynıdır" ifadesiyle "kurucu iktidara" vurgu yaparken, "Anayasa Yargıçları" bakımından da herhalde "... hangi otoritenin halkın ruhunu dönüştüreceği" sorusuna gönderme yapardı.
Kirchheimer, "maddi hukuk yaratma iktidarına sahip olan, aynı zamanda toplumsal amaç ve tercihleri değiştirme iktidarına sahiptir" derken yargı ile siyaset arasındaki ilişkiyi yalın biçimde ifade ediyordu.
Kelsen de "yargıçların olgu-norm arasındaki ilişkide tükenen bir meslek örgütü oldukları"nda ısrarcı olan Carl Schmitt'e karşı çıkarken, yargıç ile yasa koyucu arasında yalnızca nicel bir farkın bulunduğunu, ancak nitelik bakımından her ikisinin de "siyasal" olduğunu vurguluyordu.
Herhalde yargı ile siyaset arasındaki ilişki, günümüz Türkiyesinde tartışıldığı gibi yüzeysel, birkaç tümceyle tükenen ve arkasında bir felsefi tutumun bulunmadığı izlenimi veren tartışmaların ötesinde başka bir noktaya işaret ediyor.
Yargının devlet iktidarını özgürlükler lehine sınırlayıcı bir faktör olduğu iddiası, yalnızca bir yanılsamadır. Modern devlet öncesi toplumsal bir faktör olarak ortaya çıkan ve siyasallık niteliği bulunmayan yargı, modern devletle birlikte, mevcut siyasal sistemle toplumsal adalet ve bireysel özgürlük talebi arasında iletişim kurarak, sistemin sürekliliğini sağlama biçiminde yaşamsal bir işlev üstlenmeye başladı. Jellinek'in ifadeleriyle, yargı leviathan iktidarı için esaslı bir güvence mekanizması haline geldi.
Dolayısıyla siyasal iktidarın üç erkinden biri olan yargının, gittikçe daha kuşatıcı ve daha da leviathanlaşan iktidar karşısında denge kurması, bu iktidarı reel anlamda bireysel özgürlükler lehine kısıtlama iddiası oldukça romantik bir yaklaşım olup yargının doğasına aykırıdır. Yargı mekanizması normatif olarak belirlenmiş siyasal düşünsel ya da personel girdilere uygun çıktılar sunmaya programlanmış bir mekanizmadır. Temel siyasal paradigmanın kendini yeniden üreterek sonraki kuşaklara aktarılmasını ve meşrulaşmasını sağlayabildiği sürece sorun yoktur. Yargı bu paradigmanın meşruiyet tabanıyla kurduğu rasyonel ilişki ölçüsünde "adalet" de üretebilir. Üretilen bu "adalet", yargıyı "adalet" ya da "özgürlük" aracı haline getirmese de, siyasal dengenin sağlanması oranında, ideolojik misyon öncüllerinden farklılaşarak onu daha çok "adalet" ile ilişkilendirebilir.
Herhalde adaletin mülkün temeli olduğuna yönelik ifade bu gerçeği tüm yalınlığıyla gözler önüne seriyor. Buradan hareketle güncel "yargı bağımsızlığı" ya da "yargıda siyasallaşma" manşetleri, bir özgürlük sorununa işaret etmiyor. Modern devlet açısından sorun, yargı mekanizmasının hangi verili siyasal hedeflere dönük olarak işletileceği sorunudur. Siyasal sistem dengesinin sağlanamadığı ülkelerde yargı, "adalet" idesinden uzaklaşarak belirli bir ideolojik misyonun rafine olmayan taşıyıcısı rolüne zorlanıyor ve siyasal mücadelelerin ortasında kalabiliyor.
Yargının iktidar taşıyıcısı işlevinden uzaklaşarak adalet eksenine yerleşmesi ve bu eksende hem sistem için denge yaratabilmesi hem de sistemin meşruiyetini sağlayabilmesi için, toplumsallıkla ilişkilendirilmesi zorunludur. Yargı devlet karşısında olamasa da devlet organları karşısında adaletin gerçekleştirilmesinde, özgürlüklerin devlet organlarının müdahalelerinden korunmasında yaşamsal bir işlev üstlenmelidir. Bunun için yargıyı siyasetin dışında tutmanın anlamı yoktur. Yargının siyasal bir taraf olmaması yeterlidir. Siyasetin dışında bir yargının, siyasetin kaynağı olan toplumsallığın da dışında olacağı, dolayısıyla adalet üretiminin de bir efsaneden öteye gidemeyeceği açıktır; bu mümkün de değildir. "Adalet mülkün temelidir" ifadesi bu gerçeğe de işaret ediyor.
Halk adına miti
Modern devletin demokratikleşme sürecine girmesi, devletin ana erklerinden biri olan yargıda da demokratikleşmeyi zorunlu kılıyor. Demokratik toplum iddiası, toplumun olan "mülkün" yine toplumun "adalet" ve "özgürlük" taleplerine yanıt verebildiği ölçüde geçerlilik kazanır.
Bu çerçevede yargının atama, görevden alınma veya özlük ve benzeri alanlarda personel yönden demokratik meşruiyete sahip olması zorunludur. Biçimsel meşruiyet olarak nitelendirilebilecek bu zorunluluk, yargıçların mesleğe girişlerinden başlayarak her bir kurum ya da kurula seçilmesinde siyasal karar mekanizmalarının belirli oranlarda söz sahibi olması biçiminde anlaşılmak gerekir. Siyasal karar mekanizmalarının dışlandığı yerde, halk adına karar alma iddiası yalnızca bir mittir. Kendini kurma, biçimlendirme ve yetkilendirme olarak algılanabilecek bir yargı bağımsızlığı, her bir halkanın bir sonrakiyle -Hegel'in deyimiyle- "efendi-köle" ilişkisi içinde oligarşik bir yargı bürokrasisi yaratır. Özerk bir iktidar odağı haline gelerek, ya kendi yarattığı ya da içselleştirdiği paradigmaların taşıyıcısına dönüşür. Yıllar alan ve binlerce örnek üzerinden ampirik olarak saptanan, kaleme dökülerek kamuoyuyla paylaşılmak suretiyle "her ilgilinin zihnine ortak" bir gerçeğe dönüşen bu saptamaları yeniden keşfetmek için "çok kapsamlı" anketlere herhalde gerek yoktur.
Biçimsel anlamda demokratik meşruiyet çok önemli de olsa, bununla yargının adalet dağıtıp özgürlük savunusu yapacağı beklentisi de gerçekçi değildir. Tek başına biçimsel meşruiyet, siyasal karar mekanizmalarının kendi siyasal tercihlerini yargıya egemen kılmalarını engelleyemez.
Yargı ile siyasal karar mekanizmaları arasındaki ilişkinin tek yönlü işlememesi, maddi anlamda demokratik meşruiyetin sağlanmasıyla olanaklıdır. Yargı ancak toplumsallık ilişkisi içinde "adalet" dağıtabiliyor ve "özgürlük" güvencesi olabiliyorsa, toplumu tatmin edebilmesi ve onayına mazhar olması gerekir. Bunun için öncelikle tüm yargısal kararların kamuya açık ve gerekçeli olması zorunludur. Türkiye'de yargı kararlarının kamuya açık olmadığı biliniyor. Toplumun ve bireylerin kaderi hakkında karar verildiği halde, kararların toplumun bilgisinden kaçırılması, yargının maddi anlamda demokratik meşruiyet açığı yaşadığının göstergesidir. Halk adına karar veren yargı, kararını halktan saklamakla, örtülü olarak adalet iddiasının olmadığını ve toplumsal onaya gereksinim duymadığını kabul ediyor.
Gerekçe, kararın hangi akıl yürütmeyle ve hangi meşru nedenlere dayandığının ortalama birey tarafından anlaşılabilmesini sağlar. Birçok şeyin yazıldığı, ancak kararın hangi hukuksal nedenlere dayandığının yine de anlaşılamadığı yerde, gerekçe de yoktur.
Kararların kamuoyunda tartışılamadığı ve gerektiğinde ağır biçimde eleştirilemediği bir sistem de demokratik meşruiyet açığıyla mustariptir.
Halk adına kullanılan yargı yetkisinin, halkı objektif olarak ikna etmesi ve adalet duygularını tatmin edebilmesi için, kararların halk tarafından irdelenmesi, tartışılması ve duruma göre reddedilebilmesi gerekir. Maddi anlamda demokratik meşruiyet araçlarından olan düşünce özgürlüğünün işlevi bu bağlamda yaşamsaldır. Yargı bir siyasal erk kullanımı olduğuna göre meşruiyetine yönelik inancı diyalektik yolla ancak kendisi yaratabilir. Yargı Tanrının eli ya da hakikatin turnusol kâğıdı değildir.
Maddi anlamda demokratik meşruiyetin yaşamsal koşulu ise yargıçların örgütlenme özgürlüğüdür. Yargıda atama ve seçilme aşamalarına siyasal iradelerin eklenmesiyle sağlanacak biçimsel demokratik meşruiyet, ancak maddi demokratik meşruiyet araçlarıyla dengelenmek suretiyle, yargıda tarafsızlığı sağlayabilir, yargı-toplumsallık ilişkisini kurabilir.
Yalnızca periyodik seçimlerle ortaya çıkan bir meclis çoğunluğuna karşın, düşünsel ve kolektif özgürlüklerin kullanılamadığı sistemlerin demokratik olarak nitelendirilmesi olanaksızdır. Aynı şekilde biçimsel demokratik meşruiyeti dengeleyici düşünsel ve kolektif özgürlüklerin kullanılamadığı ya da engellendiği sistemler de demokratik değildir. Ülkede 2000 sonrası girişilen reform sürecinin temel gerekçesi, değişen toplumsal, ekonomik ve siyasal koşullar iken, yargıçların örgütlenme özgürlükleri söz konusu olduğunda varlık nedenini 1980 öncesinin filtrelenmiş, tartışmalı gerçekliklerine dayandıran 1982 Anayasası'nın bile gerisinde kalma tercihi, hem çelişkilidir hem de demokratiklik iddiasında zafiyetine işaret eder.
Yargının demokratik meşruiyetinin muştulandığı bugünlerde, bu muştunun inandırıcılığını engelleyecek adımların atılması, bazı travmaları canlandırabilir. Sistem dengesi beklenirken, yeni krizlerin doğmasına yol açabilir.