Yargıtay, Quo Vadis?

Evet, o klasikleşmiş filme de isim veren tarihsel deyimle, Türkiye hukukunun zirvesi olan Yüce Mahkeme, nereye? Bu sabah gazeteyi açar açmaz yüzümde, hatta Türkiye hukukunun yüzünde patlayan tokat şöyleydi:
"Yargıtay, Lozan'a göre Fener'in ekümeniklik iddiasının geçersiz olduğuna karar verdi".
Haber: BASKIN ORAN / Arşivi

Evet, o klasikleşmiş filme de isim veren tarihsel deyimle, Türkiye hukukunun zirvesi olan Yüce Mahkeme, nereye? Bu sabah gazeteyi açar açmaz yüzümde, hatta Türkiye hukukunun yüzünde patlayan tokat şöyleydi:
"Yargıtay, Lozan'a göre Fener'in ekümeniklik iddiasının geçersiz olduğuna karar verdi". Ezberleri bozmaya Meclis'ten başlayacağız derken Yargıtay'dan başlamak kısmetmiş. Yargıtay 1971 ve 74'te Türk vatandaşlarının kurduğu gayrimüslim vakıflarını "Türk olmayan" ilan ettikten sonra şimdi bir de bu kararı verdi maalesef.
Genel tarih bilgileri
Dünyada üç temel Hıristiyan mezhebi var: Kronolojik sıraya göre Katolik, Ortodoks, Protestan. Papa, birincisinin kesin egemeni. Üçüncüsünün hiçbir egemeni yok. Ortodoksluk ise gerçekten ortada: 451 yılındaki Kadıköy Konsili'nden beri Fener, dünya Ortodoks Kiliseleri için "primus inter pares" (= eşitler arasında birinci). Diğer Ortodoks kiliselerine emir verme durumu yok ama bu "ekümenik" (= evrensel) durum onların ayinlerde Fener Patriği'nin adını anmalarını ve kendi seçtikleri dinsel yöneticileri Fener'in onayına sunmalarını gerektiriyor. Kısacası "ekümen"lik, Ortodoks Kiliseleri arasında dinsel protokolde önde gelmek anlamında. Birkaç yıl önce, Fener'in ekümenik olduğunu Papa da resmen kabul etti. Buna karşı çıkan başlıca iki kilise var: Atina Başpiskoposluğu ve Moskova Patrikliği. Yine de Yunanistan'ın kimi kiliseleri bile Fener'e tâbi (ör. Onikiadalar, Aynaroz, Girit vb.).
Tabii, bir karşı çıkan daha var: Türkiye. Yorum yapmayayım, hukuki durum hakkında bilgi vereyim: 143 maddelik Lozan'ın hiçbir yerinde Fener'in adı veya ekümeniklik geçmez. Fener için tutanaklara bakmak gerekir: Lord Curzon bu patrikhanenin dünyevi siyasal niteliklerden yoksun, sırf bir dinsel kurum olarak kalmasını önermiş, İsmet Paşa da bu sözü senet saydığını belirten bir açıklamada bulunmuştu. Hepsi o kadar.
Dava Yargıtay'ın önüne şöyle geliyor: İstanbul'daki Bulgar Ortodoks Kilisesi (Haliç'teki "Demir Kilise") rahibi Konstantin Kostoff, bir yıl öncesine kadar yapageldiğinin aksine, artık ayinlerde Fener Patriği'nin adını anmamaya başlıyor. Birden neden böyle yapmaya başladığı, bir tahrik durumu olup olmadığı akla geliyor ama, devam edelim. Bunun üzerine Fener onun "ruhanilik sıfatı"nı kaldırıyor ve durumu hem kiliseyi yöneten Bulgar Kilisesi Vakfı'na bildiriyor hem de tüm dünya Ortodoks kiliselerine. Hatta, bunun üzerine vakıf dinsel kurallara aykırı hareket ettiği için Rahip Kostoff'un iş akdini feshediyor.
Savcı bu durumda, dinsel özgürlüklerin ihlal edilmemesine adaletimizin büyük önem verdiğini gösterir biçimde, "Kostoff'un din özgürlüğü ihlal edildi" diye kamu davası açıyor. Kostoff da davaya müdahil (katılan) sıfatıyla katılıyor ve "benim dinsel ibadet ve ayinim cebir veya tehdit kullanılarak veya hukuka aykırı başka bir davranışla engellenmiştir; Fener Patriği ve Sen Sinod üyelerinin cezalandırılmasını talep ediyorum" diye dilekçe veriyor.
Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2007/5603 sayılı bir karar veriyor. Diyor ki: Kostoff'un din özgürlüğü ihlal edilmemiştir. Cebir veya tehdit unsuru da yoktur. Nitekim bu sıfatın kaldırılmasına ilişkin kararın üzerinden bir yıldan fazla süre geçtiği halde Kostoff ayinlerine devam etmiştir. Buraya kadar tamam. Bundan sonra şunları söylüyor ve bendenizin ezber bozma görevi de buradan başlıyor. Kararın canalıcı yerlerini siyah puntoyla alıyorum.
Yargıtay'ın ezberini bozalım
1) Fener'in, diğer bir Ortodoks azınlık olan Bulgar kökenlilerinin kilisesi üzerinde dinsel ve hukuksal hiçbir yetkisi yoktur. (karar s.1)
Yanlış. Hukuksal yetkisi yok ama dinsel yetkisi var. 451 yılından beri. Bu Türkiye hukukuyla bütünüyle ilgisiz bir husus. Bu tamamen Ortodoks dinsel kurallarıyla ilgili. Yani tamamen evrensel Ortodoks İlahiyatı. Eğer Türkiye mahkemeleri dünya Ortodoks ilahiyatına da karışıyorsa, bunu da bilmemiz lazım.
2) Lozan Barış Antlaşması ve eklerinde Fener sadece bir azınlığın kilisesi olarak belirtilmiştir. (s.2)
Yanlış. Bir kere, antlaşmada Fener hiç geçmez; yukarıda açık açık belirttim. İkincisi, "ekler" denilen nedir anlayamadım, çünkü "Lozan Antlaşması'nın ekleri" diye bir şey yoktur. Sadece, "Lozan'da teati edilen mektuplar" diye bir şey vardır ve onun da "Lozan eki" sayılıp sayılmaması doktrinde tartışmalıdır. Kaldı ki, Yargıtay 4. Ceza Dairesi, "antlaşma ve ekleri" derken nerede geçtiğini açıkça belirtmek zorundadır. Genellemeyle yetinmek olmaz. Üçüncüsü, bu konuda eğer benim bir 2. sınıf öğrencim hata yaparsa ömür boyu 3. sınıfa geçemez, Lozan'da hiçbir azınlığın adı geçmez. Sadece "gayrimüslimler" diye geçer. Lozan'da Rum, Ermeni, Yahudi diye azınlık ismi geçtiğini sananlar Lozan'ı bir kere okumak zorundadırlar. Türkiye'deki en feci ezberlerden biri budur çünkü.
3) Fener, sadece belli bir azınlığa mensup kişiler üzerinde dinsel yetkileri haiz olan dinsel bir kurumdur. (s.2)
Yanlış. Bir kere, yukarıda da belirttiğim gibi, Lozan'ın hiçbir yerinde "belli bir azınlık"tan bahsedilmez; "gayrimüslim azınlıklar"dan bahsedilir. İkincisi, Fener Türkiye'de yalnızca Rum azınlık üzerinde değil, Rum olmayan Ortodokslar üzerinde de "dinsel" yetki sahibidir: Ortodoks Bulgarlar, Ortodoks Araplar gibi. Mesela bu sonuncular Hatay'da yaşarlar. Üçüncüsü, Fener yukarda da söylediğim gibi 451 yılından beri dünya Ortodoksları için 1 numaralı dinsel makamdır. Nasıl vaktiyle İslam Halifesi'nin adı hutbelerde okunmuşsa, onun da adı ayinlerde zikredilir, vs. Bu işin bir din işi (ilahiyat) olduğu bu kadar basit ve açıktır. Dedim ya, Papalık bile bunu kabul ediyor.
4) Egemen bir devletin kendi topraklarında yaşayan azınlıklara kendi vatandaşlarından farklı bir hukuk uygulayarak çoğunluğa dahi tanımadığı birtakım ayrıcalıkları onlara tanımak suretiyle özel bir statü vermesi, Anayasa'nın 10. maddesine (eşitlik) açıkça aykırıdır. (s.2)
Yanlış. Üstelik, "çoğunluğa dahi" deyişi çok vahim. Çünkü bu gerekçe azınlıklar hukukundaki en temel ayrımı bilmiyor izlenimi vermekte: "Negatif-pozitif hak" ayrımı. Bu ayrımı bilmeyen de Mülkiye 2. sınıfta ebediyen kalır. Negatif hak çoğunluğa hatta ülkede bulunan herkese verilen haklardır: Seyahat, mülkiyet, vs. Pozitif hak ise yalnızca dezavantajlı gruplara (burada: azınlıklara) verilen haklardır: Kendi okulunu ve kilisesini kurup orada kendi dinini ve dilini okutmak, vs. Bu hak çoğunluğa verilmez. Doğrusu, büyük hayalkırıklığına uğradım. Ve, bunun nasıl bir iş olduğunu anlamaya çalışırken, Anayasa Mahkemesi'nin 1994 DEP'i kapatma kararı aklıma geldi. Orada da negatif-pozitif hak ayrımı hiç dikkate alınmıyor ve üstelik, çoğunluğa mensup vatandaşlar 1. sınıf, azınlığa mensuplar da 2. sınıf sayılıyordu (bkz. benim Türkiye'de Azınlıklar kitabım, s.96). Demek ki bu durum yüksek yargı mensuplarımız arasında çok yaygın. Çok vahim.
Diğer yandan, "özel statü vermek anayasaya aykırıdır" diyor. Hiç anlayamadım. Türkiye'de gayrimüslim azınlıklara bu "özel statü" Lozan'ın 37. ilâ 44. maddeleri arasında zaten verilmiş.
5) Bu nedenle, Patrikhanenin ekümenik olduğu iddiasının yasal bir dayanağı bulunmamaktadır. (s.2)
Zurnanın zırt dediği deliğe geldik sonunda. Yarabbi, biz Ortodoks İlahiyatı'na nasıl karışıyoruz? Diyanet İşleri Başkanlığı mı bu? Ankara Valisi N. Tandoğan, huzuruna komünizmden getirilen bir gence 1930'larda "Ulan, komünist olmak gerekirse önce biz oluruz, sen kim oluyorsun!" demiş bu ülkede ama, "Ortodoks olmak" konusunda da aynı şeyin üstelik 2007'de söylenebileceğini doğrusu düşünemezdim...