Yargıya dokunulmalı ki bağımsız olsun

Bülent Ecevit, "Laiklik Türkiye Cumhuriyeti'nin aşil topuğudur" saptamasını yapmıştı. Günümüz Türkiyesi'nde buna, tüze (hukuk) devleti ve onun olmazsa olmazı yargı bağımsızlığını da eklemek pek yanlış olmaz sanırım.
Haber: MURAT SEVİNÇ / Arşivi

Bülent Ecevit, "Laiklik Türkiye Cumhuriyeti'nin aşil topuğudur" saptamasını yapmıştı. Günümüz Türkiyesi'nde buna, tüze (hukuk) devleti ve onun olmazsa olmazı yargı bağımsızlığını da eklemek pek yanlış olmaz sanırım. Her ikisi de Anayasa'nın 2. maddesinde, Cumhuriyet'in temel nitelikleri arasında sayılır ve Anayasa'nın diğer bazı maddeleriyle güvence altına alınır. Ancak aralarında çok önemli bir fark var, ki Ecevit'in vurgusu bu noktada önem kazanıyor. Laiklik, Cumhuriyet (hatta 19. yüzyıla dek gitmek mümkün) tarihimiz boyunca hep güvence altına alınmaya çalışılan, kırılgan, farklı algılamalara çokça müsait bir ilkeyken; tüze devleti/yargı bağımsızlığı, Cumhuriyetin sürekliliği açısından çok ciddi sorunların yaşanmadığı bir alan şeklinde algılandı. Devlet büyükleri her dönemde TC'nin bir "kanun devleti" olduğunu tekrarlayıp durdu. Yargı sorunu çoğu zaman, adliyelerdeki koşulların iyileştirilmesi, Adalet Bakanlığı'nın bütçeden aldığı payın artırılması, hakim/savcı maaşlarının düşüklüğü, yargılamanın çok uzun sürmesi vs. çerçevesinde gündeme geldi. Kuşkusuz her biri ciddiyetle ele alınması gereken bu sorunların ötesinde, yargı kavramının içeriği ve yargıcın niteliği, kanun devleti ile tüze devleti arasındaki farkın anlamı, Cumhuriyet'in Anayasa'da sayılan diğer niteliklerinin yargı bağımsızlığını sağlamak açısından taşıdığı değer üzerinde yeteri kadar durulmadı. Yurttaş, eşitlikçi olmayan demokrasinin, siyaset yapmasına izin verilmeyen toplumun, kendi dilini konuşamayanların, berbat ve tek yönlü eğitim sisteminin hüküm sürdüğü ülkesinde, yargının/yargıcın yüksek nitelikli ve bağımsız olabileceğine inandırılmak istendi. Tüze devleti ilkesi, 'birikim' için acımasız olmakta sakınca görmeyen irili ufaklı sermayenin ayak bağıydı aslında ve "kanun devleti" ifadesi bu yüzden tercih edildi, yıllarca. Yoksa, devletin başına kanun sözcüğünü koyanların, totaliter olanlar dahil her devlette kanun olduğunu, ancak kanun devletini tüze devletine dönüştürmek için başka ölçütlerin de gerektiğini bilmemeleri mümkün mü?
Türkiye Cumhuriyeti de kuruluşundan beri bir kanun devleti. Yıllardır verilen (ve verilmesi gereken) mücadeleyse, onu tüze devletine dönüştürmek için. Ellerinde bayrak "bağımsız yargıya dokunma" yürüyüşü düzenleyenlere ve AKP yargı bağımsızlığını zedeliyor diyerek tepki duyanlara şunu sormak gerekir: "Korumaya çalıştığınız düzen bu mu ve daha önceleri nerelerdeydiniz?"
Sınıf yapısı
AKP'nin hazırladığı anayasa taslağında, çoğu maddede olduğu gibi yargıyı düzenleyen hükümlerde de çok sorun var ve özellikle nihai taslak ortaya çıkınca her sözcük üzerinde ayrıca durulmalı, yazılıp çizilmeli. Tabii şu genel ilkeyi gözden kaçırmadan: Kime göre sorun ve kimin çözümü? Tüm siyasal ve toplumbilimsel tartışmalarda olduğu gibi, bu alanlarla sıkı bağı olan tüze tartışmalarında da aynı 'sorma' yöntemi benimsenmeli. AKP'nin önerilerine, yaratmaya çalıştığı tüze düzenine karşı çıkmak iyi hoş da, bu karşı çıkışın kim tarafından ve neden yapıldığı, karşı çıkıyor olmaktan daha yaşamsal değil mi? Örneğin, eğer tepki duyanlar Tandoğan'ı mekân belleyen ulusalcılarsa, eksik olsun. Bu düşünce, hiç kuşkusuz yalnızca söz konusu ideolojinin sözcülerine duyulan bir antipatiden kaynaklanmıyor. Sorun, ulusalcı özlemleri dile getirenlerin bugüne dek var olan tüze düzenini sahiplenip (en azından savunur görünüp) sermayenin sadece 'uluslararası' olanından ve devletlerine dokunulmasından rahatsız olmaları. Yani, OYAK'a değil onun yabancı yatırımcıya satılmasından, özelleştirmeden çok kamu mallarının ucuza gitmesinden, TSK mensuplarının her konuda beyanat vermesinden değil darbe ihtimalinden, yargının tutuculuğundan ziyade onun AKP'lilerin etkisine girmesinden endişe etmeleri.
Peki tüze devleti, bu sarmala kapılmadan nasıl tartışılabilir?
Hemen tüm anayasa hukuku kitapları bu ilkenin açıklamasına 'polis devleti' tanımıyla başlar. Günümüzde farklı anlamlar yüklense de, 17. ve 18. yüzyıllarda uyrukların refahı için her şeye burnunu sokma eğilimindeki kamu gücünü anlatır polis devleti. Yani ekonomik ve toplumsal alana müdahalede 'kantarın topuzunu' kaçıran devlet şekli. Daha sonra, zorba yönetimler için kullanılmaya başlanmıştır ki işte tüze devleti, bu yönetim anlayışının zıddını anlatır: Güçsüz konumdaki yönetilenlere, egemen karşısında tüze güvencesi sağlayan devlet düzeni. Tarihimizde, yüz küsur yıldır 'emareleri' görülen, zamanla olgunlaşan bu ilke anayasa geleneğimize 1961'de girdi. Yönetilenlere tüzel (hukuki) güvence sağlamanın belli başlı koşulları var: Yönetimin anayasa ve yasalar aracılığıyla tüzeye bağlılığının sağlanması; bunun için adil yargılama olanaklarının yaratılması; yasaların anayasaya uygunluğunun, yargı ve yargıçların bağımsızlığının sağlanması gibi. Tüm bunların anlamlı olabilmesi için mutlak koşul ise, yasaların eşitlik ilkesi göz önünde bulundurularak hazırlanması. Son ilkeyi koyar koymaz doğal olarak yine aynı soru çıkıyor karşımıza: Kimin talep ettiği eşitlik ve nasıl sağlanacak? Anayasaya 'herkes yasa önünde eşittir' hükmünü koymak gereklidir, ancak o yasa eşitlikçi bir zihniyetle hazırlanmadıysa boş laf haline gelir. Yani asgari ücretle çalışan bir yurttaşla, örneğin TÜSİAD Başkanı'na, 'ikiniz de mülkiyet hakkına sahipsiniz, görüşlerinizi özgürce dile getirebilirsiniz, ayrıca bir suç işlediğiniz iddia edilirse bağımsız yargı önünde aynı koşullarda hesap verirsiniz' denirse, birilerini gülümsettiğinizle kalırsınız. Bu nedenle, ilk koşul 'eşitlikçi yasalar'. İkinci yaşamsal gereklilik, ilkini de desteklemek üzere, eğer tüze devletinin bir anlamı da, kurulu toplum düzenine yani tüze kurallarına uymaksa, kurulu düzenin hangi sosyal sınıf ve tabakaların egemenliğinde olduğunu anlayabilmek. Bunu anlamalıyız ki, o düzenin kurallarını uygulamakla yükümlü olanların davranışlarını kavrayabilelim. Malum, kavramak değiştirmek için ilk koşul. Yasalar kimler tarafından yapılırsa yapılsın, uygulanırsa uygulansın, sonuçta birer insan olan yargıçların yorumu her şeyin önünde. Bu nedenle, nasıl atandıklarından önce nasıl yetiştikleri, özetle 'kim' oldukları ve neyi korudukları çok önemli. Anayasa'da tüze devleti açısından en önemli düzenlemelerden olan 138. maddenin ilk fıkrasına göre yargıçlar, anayasa, yasa ve tüzeye uygun olarak 'vicdani kanaatlerine göre' karar verir. Bu ölçütlerden hiçbiri, bıkkınlık uyandırmayı göze alarak yinelemeli ki, ülkedeki sınıf yapısından bağımsız değerlendirilemez. Egemen olanın anayasasını ve yasasını, onun biçim verdiği görevli uygular, yargıcı yorumlar ve hüküm verir. Dolayısıyla yapılması gereken, o ideolojiyi varolandan farklı yaklaşımlar önererek ve hakim olanın dümen suyuna girmeden mücadele ederek yıkmak ya da dönüştürmektir. Unutulmaması gerekir, zamanında en tepedeki 'bağımsız' yargı organı, kadınlar arasında 'iffetli-iffetsiz' ayrımı yaptı ve iffetsiz kabul edilenlerin de deyim yerindeyse tecavüze müstahak olduğuna hükmetti. Sonrasında yine bu ülkenin bağımsız Meclis'i, o kararda oyu olan yargıçlardan birini Cumhurbaşkanı seçti. Birkaç yıl önce yüksek yargı organlarının birinin başı, 'bağımsız' yargıçların 'vicdanlarıyla cüzdanları' arasında kaldığını söylediğinde, açıklamayı yüzkızartıcı bulanların sesi nedense duyulmadı. 'Bağımsız' yargıçlar her Allah'ın günü, yazarların metinlerinden ihanet sözcüklerini ayıklamakla meşgul. Kısa süre önce 'tüze devleti' açısından tam bir skandal öyküsü olan Şemdinli sanıklarının tahliyesi de yine 'bağımsız' yargıçlar tarafından karara bağlandı. Binlerce örnek bulmak olanaklı. Yargı yurttaşlarının gerçek güvencesi olacaksa, ona mutlaka 'dokunulmalı'; ancak bu dokunma 'daha soldan' ve tüm sisteme, özgürlükçü, mutlaka eşitlikçi bir müdahale olmalı ki anlamlı hale gelsin. Eğer bu yapılamıyorsa, sınavlardaki mülakatın hangi kesimin tutucusu/gericisi tarafından yapıldığının ne önemi var?

MURAT SEVİNÇ: Dr., Mekteb-i Mülkiye