Yas 'süreci'

Yas 'süreci'
Yas 'süreci'
Size de, toplumsal olarak inkârı geçtik ama şu anda öfkede saplanmışız gibi gelmiyor mu?
Haber: BİLAL ERSOY* / Arşivi

Adlandırmak, çerçeveyi çizmektir. İster esnek ister katı, ister geçirgen ister değil, ister köşeli ister yamuk olsun, çerçeve çizmek sınırları belirlemektir. Sınırların içine neyin alınıp neyin alınmayacağına karar vermektir. Çerçeve çizmek, dolayısıyla adlandırmak emek ve tecrübe ister. Bir şeye (hakkıyla) adını vermek için yetkinlik, sabır ve çözümleme gerekir. Samimiyet ve iyi niyetten bahsetmiyorum bile.
Adını koyamadığımız bir sorunun, “çözüm süreci”ne girdik. Çözülmesi istenen şeyin ne olduğuna dair ortak (toplumsal) bir paydamız yok. Acıların bitmesi istense de henüz kitlelerin sahiplenebileceği bir tasarruf oluşmuş değil. Sorun “Kürt sorunu” mu, “demokrasi sorunu” mu, “terör sorunu” mu, daha onda uzlaşmadan çözüm arayışındayız.

“Kış geliyor”

Henüz birkaç ay öncesine kadar “taraf”lardan biri olma rolünü üstlenen partinin kapatılma girişimleri gündemdeydi. Henüz birkaç ay öncesine kadar, 30 yıldır kanıksadığımız tepkileri vermemiz bekleniyordu. Devletin resmi kanalları militarist bir söylemi benimsemiş, ‘ Anadolu ’dan Görünüm’ün nostaljik melodisini işitir gibi olmuştuk. Kürt hareketinin önde gelenleri, artık “Kürt halkı”nı demokratik hakların kesmeyeceğini, özerklik veya federatif yapının kaçınılmaz olduğunu beyan ediyorlardı. Taraflar sinirleri kendi uçlarından tutup neredeyse koparana kadar germe eğilimindeydi. Sınır ötesi operasyonlar, İHA’lar, Roboski/Uludure, PKK ’lılarla kucaklaşma, KCK operasyonları, sayınlar, tecritler vs. dün gibi zihnimizde. Sonra her ne olduysa, hepimiz karakışın hazırlığını yaparken, birdenbire bahar geldi çattı!
Bahar nereden gelirse gelsin, kabulümüz ama biz de insanız. Diğer tüm hayvanlar gibi bir ritmimiz ve buna eşlik eden bir ruhsallığımız var. Bu kadar hızlı değişimler/dönüşümler (içsel) hazırlık yapanları travmatize etmeyebilir ama görünen o ki toplumun büyük bir kesimi hazırlıksız yakalandı. Bu da kaçınılmaz uyum problemlerine neden oldu. Hızlı gelen bahar şüpheyle karşılandı, vatandaşlar kışlıkları kaldırmaya da henüz ikna olmamışlar gibi. Umarım yalancı bahar gibi kısa sürmez, bu iklim de.

Yas işi

Cenaze namazlarında imam, göçeni nasıl bildiğimizi sorar, cevap bellidir. Bu aslında ölenin “iyi” yönleriyle özdeşimlerimizi ifade etmemize olanak sağlar. Akabinde kaybettiğimiz kişinin (içsel nesnenin), hem “iyi” hem de “kötü” yönleriyle helalleşiriz (yüzleşir ve barışırız). Dini ritüel, iç dünyamızda aylarca-yıllarca sürecek yas işinin sembolik bir özetidir. Yas (matem) içsel bir kayba (travmaya) verdiğimiz ruhsal bir tepkidir.
Gerek bireysel gerek toplumsal travmalarda, travmatik olayı tekrar tekrar yaşantılarız. Bu travmatik olanı kontrol etmeye ve sağaltmaya, güncel yaşama uyum sağlamaya yönelik bir çabadır. Fakat süreç ikircikli, paradoksal ve çatışmaya gebedir. Ha deyince bitmez, uzun ve zor bir yüzleşme ve helalleşme sürecidir. Hakkıyla işlenen her yas ve travma, kişiye derinlik ve farkındalık kazandırır. Kişi peşini bırakmayan geçmişle barışır, önüne bakabilmeye başlar.
Sağlığını ve uzun yaşama ihtimalini kaybeden kanser hastalarıyla yapılan çalışmalar yas reaksiyonunun ortak tepkilerini ve gidişatını ortaya çıkarıyor. Kayıp sonrası ilk evre şok evresidir. Bunu inkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme aşamaları takip eder. Çatışma ne kadar yoğunsa ve ne kadar süreğense aşamalardan birine takılıp kalma, yastan kurtulamama ihtimali o kadar yüksektir. Size de, toplumsal olarak inkârı geçtik ama henüz öfkede saplanmışız gibi gelmiyor mu? Yoksa pazarlık söylentileri yas aşamasında ilerlediğimize mi göndermeydi?

Âkiller ve profesyoneller

30 yıllık kitlesel bir travmadan ve birkaç ay öncesine kadar değişmeyen toplumsal algı ve yöntemlerden bahsediyoruz. Bu devasa travmanın açtığı yaraları geniş bir toplumsal uzlaşma ve tasarruf olmadan iyileştirmeye çalışmak nafile bir çabadan öteye geçemeyecektir. Bunun uygun yöntemi tepeden inme yaptırımları dayatmak değil, geniş toplumsal kesimlerin katılacağı, belirleyici rol oynayacağı, sonuçta içlerine sindireceği uzlaşımlara imkan sağlamak olmalı. Sabırla, anlamaya çalışarak, ötekinin acısına ortak olarak...
Akil İnsanlar projesinin toplumsal algı yönetimi için iyi bir fikir olduğu tartışılmaz. Bana kalırsa ülkemdeki bütün akil vatandaşların en önemli işlevi, yapılabilirse “iyi tanıklık”tır. Mağdurları (tarafları) kucaklayarak, yadırgamadan, suçlamadan; ötekileri, “içimizdeki ötekileri” anlamaya ve hatırlatmaya yönelik bir reaksiyonu harekete geçirmek. Bu noktada, projenin içindeki insanların ne kadar iyi tanık oldukları, ne kadar “içimizden biri” oldukları önemli bir kıstas değil mi? Kendi alanlarında yetkin birçok insanın aklımızı etkileme olasılıkları elbette yüksek, peki ya kalplerimizi?
Barıştan yana olmayanın kendisiyle kavgası vardır. Ama araç-amaç diyalektiği de yadsınamaz. “Gerçek” barışa giden yol bu kadar yukarıdan aşağı, bu kadar hızlı olabilir mi? Olmadığını anladığımızdan mı sürece “barış süreci” dememek için göbeğimizi çatlattık? “Sürecin” bireysel ve toplumsal psikolojisinin altyapısını dikkate alan, çalışan birileri var mı? Toplumsal sorumluluğunu yüklenen profesyonellere kulak verelim. Türkiye Psikiyatri Derneği’nin “Barışı Beklerken” adlı açıklamasından: “Bağışlamak, ‘helalleşmek’, mağduru, faille zihinsel uğraşısından, bugünü ve geleceği yitirip, geçmişe saplanıp kalmasından kurtararak özgürleştirir. Travmatik geçmişe ve saldırganın imgesine saplanıp kalan mağdur, bağışlayarak, zamanın tekrar ileriye doğru akışını başlatır… Travmanın denetlenemeyen imgeleri gider, gelecek hayalleri geri gelir. Mağdur ortak toplumsal bellek kayıtlarına referanslarla kendi öyküsünü özgürce kamusal alanda yazma inisiyatifini kazanır, kısaca gelecek geri gelir. Bu süreci, yasın hatırlama ve yüzleşme-hesaplaşma aşamasından kaçmak için sığınılan, bastırma niteliğindeki bağışlamalardan ayırmak gerekir.”

Helalleşmek

İnsan soyunu diğer hayvanlardan ayıran önemli bir özelliği belleğidir. Belleğimizde anılar, duygu izleriyle birlikte kaydedilir. Çoğu kez yaşadığımız olayların ayrıntısını değil duygusunu hatırlarız. Unutmanın dinamiği de benzerdir: Anılar “kuru” içerikleri nedeniyle değil, duygu içeriği nedeniyle bastırılır. Freud unutmanın, bir yandan tıpkı bir şeyi gömmek gibi muhafaza altına almak anlamına geldiğini; hatırlamanın da bir tür (riskli) kazı işlemi olduğunu söyler. Hatırlamanın riski (bizi korkutan yanı) yüzleşmek ve yüzleştiğimizle çatışma ihtimalidir. Adam Phillips’e göre (sağaltım olarak) psikanaliz, unutmayı mümkün kılan bir hatırlama yoluyla gerçekleşecek iyileşmedir. Helalleşme bir anlamda hem hatırlamak hem de uygun unutma yöntemlerini üretmektir.
Bütün bu ruhsal süreçleri atlayarak gelen barışın ruhsal travmaları ve çatışmaları iyileştirmesini beklemek, kışla vedalaşmadan baharı karşılamayı ummak hayal kırıklıklarına yol açabilir. Ama böylesine ağır, süreğen ve derin bir travmada, hem bireysel hem de toplumsal bellekten susmasını ve hızla uyum sağlamasını beklemek fazlaca iyimser olmak anlamına gelmez mi?
* Psikiyatrist-Psikoterapist