Yeni Anayasa'nın önemsiz konusu

Bugün Radikal İki'de büyük olasılıkla, geçen hafta basına yansıyan anayasa taslağının siyasete, yönetime, adalete, özgürlüklere ilişkin maddelerini değerlendiren yazıları görüyor olacaksınız.
Haber: BÜLENT DURU / Arşivi

Bugün Radikal İki'de büyük olasılıkla, geçen hafta basına yansıyan anayasa taslağının siyasete, yönetime, adalete, özgürlüklere ilişkin maddelerini değerlendiren yazıları görüyor olacaksınız. Gazetelerde, kitaplarda ya da yasal düzenlemelerde "çevre" ancak önemli görülen sorunlardan sonra, onlardan kaldığı oranda yer bulabiliyor. Kuşkusuz eğitim, sağlık gibi konular için de geçerli bu durum. Oysa bunlar, doğrudan doğruya yaşamın içinde olan, gündelik yaşamı etkileyen ve diğerlerinden daha somut biçimde karşımıza çıkan sorunlar.
12 Eylül'den geri
Bu genel eğilimin, geçen hafta basına yansıyan Anayasa taslağına da yansımış olduğunu görüyoruz. Sonda söylenmesi gerekeni başta söyleyecek olursak: Taslak, çevre ile ilgili konularda, 12 Eylül ürünü 1982 Anayasası'nın gerisine düşmüş, doğal değerlerin korunmasına yeterli olmayacak hükümler getirmiş, çevre hakkını ortadan kaldırmış, önceliği ekolojiye değil ekonomiye vermiş ve rant edinme beklentilerine yönelik hazırlanmış.
1982 Anayasası'nda çevre, ormanlar, kıyılar, doğal kaynaklar ve tarihi/kültürel varlıkların korunması gibi konulara, türlü maddelere dağılmış bir biçimde de olsa, yer verilmişti. Yeni Anayasa taslağında söz konusu sorunlara ayrı bir "kısım" açılarak, "Çevrenin Korunması ve Millî Servetlere İlişkin Hükümler" başlığı altında değiniliyor. Birbirlerine sıkı biçimde bağlı olan sorunların aynı başlık içinde toplanması olumlu bir gelişme olarak görülebilir. Ancak maddelere biraz daha yakından bakınca, anılan birlikteliğin, çevrenin bütün öğeleri ile birlikte, bütünleşik bir yaklaşımla ele alınması isteğinin bir sonucu olmadığını anlıyoruz. Yapılmak istenen yalnızca biçimsel açıdan benzer konulardaki maddeleri bir araya getirmek olmalı, aksi takdirde taslakta daha koruyucu ve geliştirici hükümler bulmamız gerekirdi.
Çevre hakkı ortadan kalkıyor
1982 Anayasası'na A.Ü. Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakültelerinin ortaklaşa hazırladıkları "Gerekçeli Anayasa Önerisi" ve TÇV'nın katkıları ile girebilen çevre hakkından, 25 yıl sonra vazgeçildiği görülüyor. Mevcut Anayasa'da, "Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir" biçiminde sağlıklı bir çevrede yaşama hakkından söz edilirken, yeni taslakta "Devlet herkesin, insanî gelişimini mümkün kılan bir çevrede yaşaması için gerekli tedbirleri alır" demekle yetinilip "çevre hakkı"ndan, "tedbir alma"ya doğru bir geriye gidiş yeğleniyor. Çevre hakkı, Anayasa'da sosyal ve ekonomik hakların bir öğesi olarak alınmış, bir anlamda "toplumsal" bir bakış açısıyla hazırlanmıştı. Oysa taslakta, mali ve ekonomik hükümlerden hemen sonra, belki onların bir uzantısı olarak "Çevrenin Korunması ve Milli Servetlere İlişkin Hükümler" başlığı altında yer verilen düzenlemelerin "ekonomik bir bakış açısıyla" kaleme alındığı anlaşılıyor.
Çevreye anayasal güvence vermek bir zorunluluk olmasa da, Türkiye gibi henüz korunacak çok şeyi olan ve çevre yönetiminde önemli yetersizliklerin yaşandığı bir ülkede bu yönde bir düzenleme çevresel/tarihi değerlerin geleceği için bir güvence olarak duruyor. Anayasa Mahkemesi'nin çevreyi, kıyıları, ormanları ilgilendiren türlü kararlarında 56. maddede anılan "Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir" biçimindeki düzenlemenin ne kadar etkili olduğunu anımsamak gerekir. Eğer değişiklik taslakta öngörüldüğü gibi gerçekleşirse, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı artık Anayasa'da yer almayacak. Bunun yerine içeriği oldukça tartışmalı olan "sürdürülebilir kalkınma" ile yetinmek zorunda kalacağız.
2B'ye yeşil ışık yakılıyor
Yıllardan beri 2B tasarısı ile orman niteliğini yitirmiş alanların peşinde olan hükümet, bu kez işi sağlama alarak meseleyi anayasada halletmeyi kafasına koymuş görünüyor.
Ormanlık alanların üçüncü şahıslara satılmasının önünde engel olarak duran Anayasa'nın ilgili maddesinde, orman niteliğini yitirmiş yerlerden yalnızca ilgili orman köylüsünün yararlanabileceği yazıyor. Taslakta söz konusu madde, bu alanların "gerçek ve tüzel kişilere" satılmasına olanak tanıyacak biçiminde düzenlenmiş, ancak orman köylüsü de unutulmamış: Öncelik onlara verilecek! Ülkenin en yoksul kesimini oluşturan orman köylüsünün buraları nasıl satın alacağı, alsa bile daha sonra nasıl elinde tutacağı sorusu yanıtlanmadan duruyor. Yeni düzenlemede orman köylüsünün korunması ile ilgili maddenin yer almadığını da belirtmek gerekir. Buna benzer biçimde, "Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasî propaganda yapılamaz", "Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz" biçimindeki hükümlerin yeni taslakta yer almaması da epey düşündürücü.
İlerici bir düzenleme beklentisi...
Bu haliyle benimsendiğinde, Anayasa taslağındaki çevre ile ilgili maddelerin az çok yerleşiklik kazanmaya başlayan çevre yönetimi düzeneklerini altüst edeceğini ve yeni çevresel yıkımlara yol açacağını söylemek zor olmayacak. Kapımızda duran ekolojik bunalım, imzaladığımız uluslararası sözleşmeler ve giderek güçlenen çevreci kamuoyu daha "ileri" bir anayasal düzenleme bekliyor.

BÜLENT DURU: Dr., AÜ SBF