Yeni liberal dogma

Yeni liberal dogma
Yeni liberal dogma

Alman filozof Peter Sloterdijk.

Demokrasilerde, sayısal çoğunluğa sahip olan yoksullar, yani üretken olmayanlar veya olmak istemeyenler, bu sayı üstünlüğüne dayanarak üretken azınlığı sömürüyor mu? Yoksullara bir ders vermek gerekmiyor mu?
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

Devam etmekte olan küresel iktisadi kriz, 20. yüzyılın son çeyreğinde zincirlerinden boşanan neoliberalizmin de meşruiyetine ölümcül bir darbe vuracak mı? Bu sorunun yanıtını vermek için zaman daha erken. Ne var ki, Keynes’den esinlenen müdahale politikalarına karşı duyduğu büyük kinle dağlanmış muhafazakâr karşı-devrimin yıldızı eskisi gibi parlamasa da, öldüğünü söylemek doğru değil. İktisadi liberalizmin en radikal önerileriyle muhafazakârlığın otoriter önerilerinin sentezinden oluşan bu karşı-devrimde en büyük düşman “vergi devleti” idi.
Yaşanan büyük krizin egemen iktisadi-toplumsal düzene ölümcül bir darbe vurmasını engellemek için devletlerin masaya milyarlarca lira atarak kanamayı durdurmasıyla, piyasanın kendi kendini en iyi biçimde düzenleyeceği iddiasının bir kurucu efsaneden başka bir şey olmadığı tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Ama bunu liberalizme olan inancın sarsılması olarak değerlendirmek pek doğru değil.
Peter Sloterdijk, tanınmış bir Alman filozofu. Karlsruhe Üniversitesi’nde rektörlük de yapmış, televizyonda güncel siyasal ve toplumsal konularda bir tartışma programı yöneten, sivri dili ile ve polemikleriyle tanınan bir düşün adamı. Uluslararası düşün dünyasında dikkat çekmesi, 1982 yılında yayımladığı Sinik Aklın Eleştirisi başlıklı kitabı sayesinde olmuştu. Bu kitabın İngilizce çevirisi 1988’de yayımlandığında epey yankı uyandırmıştı. İroni ile sinizm arasındaki farkı vurgulayan Sloterdijk, ironinin yani alaycı aklın gözlemlediği olaya bir ilgi duyduğunu, onunla bir bağ kurduğunu, sinik yani küstah aklın ise her şeye kayıtsız olduğunu belirtiyordu. Postmodern döneme hakim olan sinik aklın eleştirisini yapıyordu.
Sloterdijk’ın bir kitabının Türkçe çevirisini Kırmızı Yayınları, 2008’de yayımladı: Kapitalist Dünyanın İç-Evreninde. 21. yüzyılda küreselleşme hakkında öngörülerde ve önerilerde bulunan bu kitabın yanında, Hayatını Değiştir! başlıklı bir kitabı da, pek ciddiye alınacak bir düşün sistematiğine dayanmasa da, ne hikmetse epey tartışılıyor. Başlığı Heidegger’in kitabının başlığından esinlenen Öfke ve Zaman adlı kitabında ise, dünya tarihini öfkenin yoğunlaşması ve boşalması üzerinden yeniden yazmaya çalışıyordu. Bu bakış açısına göre, modern zamanlarda sol siyasal partiler bir tür öfke bankası işlevi görmüşler ve yoksulların, dışlanmışların öfkelerini biriktirerek, bunu siyasal alanda yoğunlaşmasını sağlamışlardı. Şimdi ise, Sloterdijk’ın kelimeleriyle, “öfke toplama noktalardan yoksun bir çağa girmiş bulunuyoruz”. Bunu uyuşukluk/iç sönüklüğü ve toplumsal olana ilgisizlik çağı olarak da adlandırabileceğimizi iddia ediyor. Bu genel halin yeni otoriterizm deneyimlerine kapıyı araladığını da belirtiyor.

Dizgi yanlışı değil
Bütün bunları anlatmamın nedeni, sivri dili ve düşünsel plandaki provokasyonlarıyla tartışmayı canlandırmayı seven bir kişilik olduğu anlaşılan Sloterdijk’ın geçen Haziran ayında Frankfurter Allgemeine Zeitung’da yayımlanan yazısını hatırlatmak gereği duymam. “Bir hırsızlar egemenliği olarak devlet” (Der Staat als Kleptokrat). Almanya’da epey tartışma yaratan yazının özü, “hırsızlar egemenliği” olarak tanımladığı modern “vergi devleti”nde, “yoksulların zenginleri sömürdüğü”. Yanlış okumadınız veya bir dizgi hatası söz konusu değil...
Sloterdijk, “her yıl üretken sınıfların iktisadi kârlarının yarısına el koyan örgütlenmiş vergi devletlerine” karşı kimsenin vergi karşıtı bir iç savaş başlatmıyor oluşuna hayret ediyor. Buradan hareketle de, “kapitalizmin hâlâ bir geleceği var mı?” sorusunun yanlış olduğunu, çünkü hiçbir şekilde kapitalist sistemde yaşamadığımızı belirtiyor. İçinde bulunduğumuz sistemi, “özel mülkiyete dayalı, vergi devleti sayesinde gelişen, kitle iletişim araçları aracılığıyla yönlendirilen bir tür yarı-sosyalizm” olarak tanımlıyor. Bunun Almanya’da utangaç adının “sosyal piyasa ekonomisi” olduğunu belirtiyor.
Bir “sosyal adalet” ilkesi çerçevesinde düzenlenen bu büyük el koyma operasyonu, Sloterdijk’a göre, “liberal yazarların dikkat çektiği gibi, günümüzde sömürünün geleneksel yönünü tersine çeviriyor”. Geçmişte, yani feodal zamanlarda “zenginler doğrudan ve gayet açık biçimde yoksulların sırtından yaşarlarken, günümüzde üretken olmayan yurttaşlar dolaylı biçimde üretken yurttaşların sırtından yaşıyorlar”. Ayrıca, Sloterdijk’a göre, bunu açıkça kabul etmiyorlar çünkü onlara “kendilerinin zarara uğramış kişiler oldukları ve bu nedenle aslında çok daha fazla alacaklı oldukları söyleniyor”. Başka bir ifadeyle modern toplumda yoksullar veya çalışmayanlar, zenginler veya çalışanlara karşı artan bir şükran hissi değil, aldıkça büyüyen bir hınç duyuyorlar.
Günümüzde her gelişmiş ülkede nüfusun aşağı yukarı yarısının hemen hemen hiç doğrudan geliri olmadığını, gelir vergisi ödemediğini ve nüfusun diğer vergi veren yarısının ödedikleri sayesinde -büyük ölçüde- yaşadığını belirtiyor filozofumuz. 19. yüzyıldan beri tekrar edilen bu geleneksel ultraliberal tezi ısıtıp yeniden devreye sokarken, şu tespiti eklemeyi ihmal etmiyor: “Bunun anlamı, çok daha inandırıcı olan liberal tezin, yani üretken olmayan yurttaşların geri kalanı sömürdükleri tezinin, hiçbir inandırıcılığı olmayan, emeğin sermaye tarafından sömürüldüğünü iddia eden sosyalist tezi tamamen altetmiş olmasıdır”. Böyle büyük bir ideolojik altüst oluş halinin sonucunun bir demokrasi sonrası çağın gelişi olduğunu ilan ediyor. Ama böyle bir çağ hakkında “şimdilik konuşmamanın daha hayırlı olduğunu” belirtmekle yetiniyor.
Sloterdijk’ın salt provokasyon amacıyla bunları söylediğini iddia etmek ve söylenenleri fazla ciddiye almamak mümkün. Ama bir yandan modern toplumların toplumsal birliğinin vergiler yoluyla sağlandığını iddia ederken, diğer yandan tüm vergilerin ortadan kaldırılıp zenginlerin devlete gönüllü bağışta bulunmalarının çok daha verimli ve olumlu olacağını belirtmesini gözardı etmek mümkün değil. Kamu sektörüne zenginlerin yani üretkenlerin böyle bir gönüllü bağışta bulunmaları, onların daha fazla zengin olma şevkini kırmayacağı için kamu sektörünü de daha fakir hale getirmeyecek midir? Sonuçta zenginlik çalışmak, üretmek şevk ve yeteneklerine sahip insanların alınteriyle yaratılan bir şeydir, değil mi? Demokrasilerde ise, sayısal çoğunluğa sahip olan yoksullar, yani üretken olmayanlar veya olmak istemeyenler, bu sayı üstünlüğüne dayanarak üretken azınlığı sömürmektedir. İşte buna son vermenin artık zamanıdır. Demokrasi sonrası çağın kapısının aralandığını Sloterdijk’ın ima ettiğini ama bunun hakkında neden şimdilik konuşmak istemediğini herhalde şimdi daha iyi anlamışsınızdır.
Sloterdijk, kriz sırasında borçlanarak piyasaların likit durumda kalmasını sağlayan müdahaleler yapan devletleri, “gelecek kuşakların cebinin dibine kadar elini sokan hırsızlık hastası (kleptoman) devlet” olarak tanımlarken, önümüzdeki dönemin yeni otoriter ve yeni muhafazakâr söyleminin koordinatlarını sanki yerlerine yerleştirmeye başlıyor. Kendisinin tarihte “öfke birikiminin” oynadığı role bir çalışmasında büyük önem verdiğini belirtmiştik. Anladığımız kadarıyla, bu polemik ustası düşünür, zenginlerin kendilerinin aşırı biçimde sömürülmeleri ve buna rağmen kadirbilmez yoksulların herhangi bir şükran hissi duymamalarına karşı birikecek bir kurucu öfkeyi sinik biçimde bekliyor.
Krizle birlikte ultraliberal hegemonyanın tarihe karıştığını iddia edenlerin durup düşünmelerinde yarar var. Demokrasi sonrası rejimlerin ideolojik altyapısı bu tür şaşırtmalarla hazırlanıyor.