Yeni ortaöğretime geçiş modeli mi?

Yeni öğretim yılı açıldı. Bu öğretim yılının bir farkı da öğretim müfredatı ve eğitim sisteminin yine değiştirilmiş olmasıdır. Eğitim sisteminde her 10 veya 15 yılda bir değişiklik yapılmadığında MEB rahat edemiyor.
Haber: GÖKHAN AKARKEN / Arşivi

Yeni öğretim yılı açıldı. Bu öğretim yılının bir farkı da öğretim müfredatı ve eğitim sisteminin yine değiştirilmiş olmasıdır. Eğitim sisteminde her 10 veya 15 yılda bir değişiklik yapılmadığında MEB rahat edemiyor. Bunun son örneği geçen yıl kamuoyuna duyurulan ve bu yıl da, kitap ve müfredat değişimleriyle tam olarak ortaya konan "öğrenci merkezli" ya da "proje bazlı" dediğimiz yöntemdir. Bu yöntemin daha iyi vurgulanması, belki de gözboyanması amacıyla OKS'nin bu yıldan itibaren kaldırılması önemli.
OKS'nin kaldırılması çok önemli ve yerinde bir karar. (Ama bu kararın Türkiye şartlarına ne kadar karşılık geldiğine daha sonra değinilecek.) Bu kararın verilmesiyle birlikte 59. Hükümetin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, OKS'nin kaldırılması ile ilgili doyurucu ve kararın altının doldurulduğu bir açıklama yapmadı. 17 Nisan 2007 tarihinde Prof. Dr. İrfan Erdoğan (Talim Ve Terbiye Kurulu Başkanı) Radikal gazetesinin yorum sayfasında açıklamalarda bulundu. Bunlar, yeni sistem ve müfredatla ilgili iyiniyetli ama ülke gerçekleriyle pek de ilgili olmayan açıklamalardır. Yapılan iyileştirme çabalarının, hedef ve davranışların değiştirilmesinin doğru olduğuna ve gerekli olduğuna canı gönülden katılıyorum. Ama değişikliklerin, güncel dünya geçeklerini yansıtmasını da beklerdim. Bu tür hatalarla ilgili konular kitap eleştirisi olacağından başka bir yazının konusu.
Yeni eğitim sistemine eleştirilerden önce altyapıyı hazırlamalıyım: 8 Eylül 07 tarihli Radikal gazetesinde, sadece İstanbul'da yapılan bir araştırmada şu tür sonuçlar vardı: Derslik, sıra ve okul eksikliği yüzde 50 civarında. Öğretmen açığı yine yüzde 50 civarında. Bunun yanında da (daha sonra değineceğim, öğretmenin öğrenciyi tanıyıp kanaat vermesini sağlayan eğitsel kol çalışması için gerekli olan) eğitsel kol, dil ve fen bilgisi laboratuvarlarının yanında beden eğitimi yapılacak alan eksikliği yüzde 75'leri buluyor. İstanbul en büyük metropolümüz bu halde ise taşranın ne halde olduğunu düşünmenin bile pek hoş olmayacağı kesindir.
Ortaya konulan yeni eğitim müfredatı ve sistemiyle ilgili şöyle bir tarihe gözatmalıyız. Türkiye'ye uygulanmak istenen sisteme "Çoklu Zekâ Kuramı" deniyor. Bu sistem, her öğrencinin farklı bir zekâ yapısına sahip olduğu ve bu yüzden de her öğrencinin kendine ait bir öğrenme stilinin belirlenip buna uygun bir eğitim uygulanmasına dayanıyor. Bu sistem 1980'lerin başında Avrupa'da uygulanmaya başladı. Genç ergen ilkokulda ne kadar çok uyarıcıyla karşılaşırsa ve bunlara verdiği cevapların sonuçları ne kadar iyi değerlendirilirse, ileriki dönemlerde hangi öğrenme modeliyle eğitim alacağı ve hangi meslekte başarılı olacağı da belirlenmiş olacak. Genç ergen, birinci sınıftan itibaren sınıf öğretmeniyle birlikte danışmanın vereceği kararla olgunlaşıyor.
Ama şöyle bir sorun yaşanıyor. Avrupa'da sınıflar 12-16 kişilik. Dolayısıyla alınan sonuçlar da sağlıklı. Türkiye'yi irdelediğimizde ise şu sorunlarla karşılaşıyoruz: 1) Formel eğitimin en önemli basamağı "sınıf içindeki ders süreçleri ve öğretmen öğrenci etkileşimi"dir. Türkiye'de sınıf mevcutlarının 40-60 kişi arasında olduğu gözönüne alınırsa etkileşimin ne olacağı meçhuldür. 2) Böyle bir altyapıyla, öğretmenin yeterince etkin olması, öğrenciyi bilgilendirip yönlendirmesi pek inandırıcı olmayacaktır. Hele hele R.T. Erdoğan'ın ailelerin daha fazla çocuk yapmalarına ilişkin telkinleri... Şu anki altyapıyı kaldırmayan Milli Eğitim'in daha fazla çocuğun eğitimini nasıl karşılayacağını merak ediyorum. Çünkü yeni sistemde fazla öğrenci, bu sistemin gelişmesini engelleyici bir unsur. Bu durum da, yapılan değişimlerin Bakanlar Kurulu'nda tam tartışılmadan ve yeterince incelenmeden sadece gözboyamak için ortaya konduğu düşüncesi akıllara geliyor.
Yeni eğitim sistemi ve sınav sistemiyle ilgili yeni bilgileri 17 Nisan 07'de ortaya koyan Prof. Dr. İrfan Erdoğan'ın açıklamalarından yola çıkarak bakalım: OKS ortadan kalktı, onun yerine 6, 7 ve 8. sınıflarda seviye tespit sınavı (SBS) yapılacak, öğretmenin kanaat notu da eklenerek öğrenci ortaöğretimde herhangi bir bölüme yerleştirilecek. Eğer bu durum uygulanırsa şu tür çıkmazlar oluşabilir.
Çıkmazlar
Her yeni sistemin, bir önceki sistemin eleştirilerek, bu eleştirilerden elde edilen bilgilerden yaralanılarak kurulması beklenir. O halde, bu sistemden önce yapılan OKS ve ÖSS'de hiçbir başarı gösteremeyen okullar sıralaması yapıldı mı? Yapıldıysa MEB bu okullar hakkında nasıl bir uygulama yaptı? Ya da matematik, fen bilimleri ya da sosyal bilimlerden sınavlarda 1 net dahi yapamayan öğrencilerin, not ortalamalarının nasıl 5 üzerinden 5 olduğuna dair bir araştırma mı yapıldı ve sonuçları nelerdir? Bu konularla ilgili veri ve çalışma var mıdır? Çünkü ilerleme bir önceki sistemi irdelemekle ortaya çıkacaktır.
MEB açıklaması olmasa da Talim Terbiye Kurul Başkanı'nın yaptığı açıklamada, MEB okullarının "anlamsız ve işlevsiz olma tehlikesinden" bahsetmesinden, okulların gerçekten işlevsizleştiği konusunda biraz fikir sahibi olduklarını görüyoruz, bu iyi bir gelişme kanımca. Çünkü devlet okullarını işlevsiz ve anlamsız bırakan bizatihi MEB'dir. Son 15-20 yıldır MEB'in yapmış olduğu aflar, kurulsuz sınıf geçmelerdir. Bu kurulların en büyük müsebbibi bugünkü Meclis Başkanı Köksal Toptan'dır.
Aynı zamanda Prof. Dr. İrfan Erdoğan, okullarda yapılacak sınavların standardizasyonundan bahsediyor. Bu standartlar için gerekli olan standart öğretmenlerdir. İlkokul öğretmen açığını kapatmak için 10 yıl önce açık öğretim, ilahiyat ve ziraat mühendisleri işe alındı. Hiçbir formasyonu olmayan bu kişilerden standart beklemek sükût- u hayal olacaktır.
Bununla birlikte SBS'lerin denetiminin sağlıklı olması amacıyla, sınavlar bundan sonra, okul müdürleri ve bölge koordinatörleri tarafından yönetilecek. O halde MEB yeni bir yapılanmaya gidiyor. Bölge koordinatörlüğü? Bundan önceki başöğretmen ya da okul idareciliği sınavlarındaki gibi, MEB'in yeni sınavlarında ya da atamalarında da "başarılı" olacağına canı gönülden inanıyorum. Çünkü 17 Nisan 07 tarihli Radikal gazetesinde, okul müdürlüğü sınavında "başarılı" olmanın ortadan kalktığı, bunun yerine kriterlerin idarecilerin üstleriyle iyi çalışma ve üstlerinin belirtecekleri 'olur'ların olduğu ortaya çıktı.
Bölgeler arasında farklılaşmanın giderilmesi de önemlidir. Bölgeler arasında değil aynı ilçede dahi farklı olanaklara sahip olan okullar olacağını Prof. Dr. İrfan Erdoğan da kabul ediyor. Olanakları yüksek olan okullarla düşük olanlar arasındaki farkın ne kadar yüksek olduğuna dair bir araştırma yapılmış mıdır? Bu durumun giderilmesi için MEB nasıl bir çalışma yaptı?
Türkiye gibi nüfus yoğunluğu fazla olan geri kalmış (gelişmekte olan) ülkelerde sınav maratonu her zaman olacaktır. Bu durumu gözardı etmek hayalperestlik olacaktır. Ve hükümetlerin, sınav giriş paralarının iştah açan yanını gördükçe sınavlardan vazgeçmesi imkânsız olacaktır. (Ortaöğretimdeki seviye belirleme sınavları da paralı olursa şaşırmayalım.) Bunun yanında, İrfan Erdoğan'ın öğrencileri sınav maratonundan kurtarmak düşüncesinden bahsederken, ironik bir biçimde, "hem okullar hem de öğrenciler ve öğretmenler arasında rekabet ortamı gelişecektir" düşüncesi, yine dershanelerin rekabet düşüncesinden kendini arındıramadığını ortaya koyuyor.
Buraya kadar eleştiri rüzgarı olsa da, eğitim sisteminde, bölgesel ve okullar arasında eşitsizliğin kaldırılmasından yanayım. Bunu sağlayacak olan tabii ki MEB'dir. MEB'in yapması gereken hatalarından sonuç çıkarmayı bilmesidir. Ve tabii ki bunun yanında ülke gerçeklerinden yola çıkmalıdır. Asıl önemli olan ülke gerçeklerinin tam olarak kavranabilmesidir.

GÖKHAN AKARKEN: Gazi Üni., yüksek lisans, felsefe grubu öğretmeni