Yeni Türkiye'nin yeni kültü

Yeni Türkiye'nin yeni kültü
Yeni Türkiye'nin yeni kültü

Başbakan Erdoğan, partililerinin yeni kültü.

İkinci bir İstiklal Mücadelesi varsa, ikinci bir önder, ikinci bir Mustafa Kemal de var demektir. Ama işin çelişkili yanı, "Yeni Türkiye" kurulurken eskisinde olduğu gibi, yine bir lider kültüyle yola çıkılıyor
Haber: HAKKI TAŞ* / Arşivi

İlhan Selçuk, dalkavuk ve soytarı üzerinden Doğu-Batı karşılaştırması yaparken, ilkindeki “evet efendim”ciliği eleştirir: “Ne iğnesi vardır dalkavuğun ne yergisi ne de eleştirisi” der. Oryantalistlerin diline pelesenk olan “Şark dalkavukluğu”, kurumsal olarak padişahlıkla bitse de bir tarz-ı siyaset olarak hep var oldu. Siyaset ve ekonomi devlet-merkezli, devlete talip partiler de lider-merkezli işleyince, bu yaranma kültürü devam etti.

Kişi kült
Dalkavukluğun en uç sonucu olan kişi kültü (‘cult of personality’), bir siyasi liderin değişik propaganda yöntemleriyle yüceltilmesi, çoğu zaman yarı-tanrısal/efsane bir kahraman olarak idealize edilmesiyle ortaya çıkar. Yeni bir Türk kimliği inşa edilirken, Atatürk kültü “kurucu baba” (‘founding father’) figürü olarak öndeydi. Öyle ki ne Milli Şefliği ve “Kral öldü, yaşasın yeni kral!” şeklindeki çıkışlarıyla İsmet İnönü ne de Türk siyasetine damga vuran Adnan Menderes, Süleyman Demirel ya da Turgut Özal, Kurucu Önder’in yüceliği ve ağırlığı altında ciddi bir kişi kültü oluşturabildi. Aksine, bütün bu siyasi liderler, iktidar ve meşruiyetlerini Atatürk kültüne yaslayarak devam ettirdi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan , son dönem iktidarıyla buna ihtiyaç duymayan ilk lider oldu. Siyasi söylem alanının özgürleşmesi adına bu durum olumlansa da şimdilerde Atatürk kültünden sonra Erdoğan kültünün yerleşmeye başlaması bazı kalemlerce eleştirildi.
Sonuçta ikinci bir İstiklal Mücadelesi varsa, ikinci bir önder, ikinci bir Mustafa Kemal de var demektir. Ama işin çelişkili yanı, “Yeni Türkiye” kurulurken eskisinde olduğu gibi, yine bir lider kültüyle yola çıkılıyor.

Yapısal dinamikler
Sevan Nişanyan’ın vaktiyle Kemalizm eleştirisinde sıraladığı gibi, siyasette dalkavukluğun ve yaranma kültürünün bazı önkoşulları var: Sıralayalım: Siyasi ikbal kapıları bir mercide toplanmışsa; ticaret, bilim, sanat gibi siyaset dışı alanlarda bile gelişme, bir siyasi düşünceye ya da gruba hizmet etme ön şartına bağlanmışsa; iktidardaki görüş dışındaki fikirler vatan hainliği ve nankörlük şeklinde niteleniyorsa; “milli” hedefler uğruna hukuk zedeleniyor ve her yol mübah görülüyorsa ve dalkavukluk milletvekili “atanmak”, devlet sofralarına ve yurtdışı gezilerine davet edilmek şeklinde mükafat görüyorsa, yaranma kültürünün somut örneklerini bolca görmek mümkün.
Atatürk’ün alçakgönüllülüğünü anlatan özdeyiş ve anekdotlar çoksa da bildiğimiz bir şey var: Kendisine “Varsın, Teksin, Yaratansın! Sana bağlanmayanlar utansın!” diye methiye dizenler, makam mevki elde ederken, aykırı düşenler kenara itildi. Kaldı ki daha sağlığında onlarca heykelinin dikilmesi, pek çok beldeye isminin verilmesi, kültleştirmenin -habersiz olmak şöyle dursun- teşvik edilen bir siyaset olduğunu gösterir. Yıllarca muhafazakâr tabanda Kemalizme karşı duyulan en büyük rahatsızlıklardan biri de bu sürecin Atatürk’ü ilahlaştırmaya kadar varması oldu.

Yeni bir kült inşa ederkenÖzellikle son birkaç yılda, Cumhuriyet’in ilk dönemini anımsatır ölçüde bir yaranma furyası ve kültleştirme süreci var. Usta, Reis, Dünya Lideri, İkinci Atatürk, İkinci Fatih, Halife-i Ru-yi Zemin, Ahirzamanda Beklenen Mehdi vs. denirken bir siyasi parti liderinden fazlası sunuluyor. Balık türlerinden üniversite gibi kurumlara kadar Başbakan’ın adı veriliyor, övgü niyetine belgeselleri çekiliyor, üç metrelik hologram görüntüleri konuşturuluyor, adına marşlar besteleniyor, mistik rüyalarda görülüyor ve bunlar bazı gazetelere haber oluyor. Beslendiği dini geleneğe ters olmasa, heykelini dikmekte de bu kadar geç kalınmazdı.
Çok değil, Şubat 2010’da AKP Aydın eski il başkanı İsmail Eser, vaktiyle “Başbakanımız bizim için ikinci bir peygamberdir” dediği için istifa etmek zorunda kalmıştı. Oysa yakın zamanda, AKP Düzce milletvekili Fevai Arslan, Erdoğan’dan bahsederken “Allah’ın bütün vasıflarını toplamış bir lider” dedi ve bir yaptırım görmedi. İşin garibi, kasıt yok denilip konu geçiştirilirken, kısa bir zaman sonra Erdoğan miting meydanında “Bizim rahmetimiz gazabımızı aşacaktır inşallah” dedi ve Allah’a atfedilen “Rahmetim gazabımı geçmiştir” kutsi hadisini kendisi için kullandı.

Nikahla bağlanmakBir insan adını, resmini her köşede görünce neler hisseder? İsmi nakarat yapılıp meydanları inletirse, asgari bir tevazuyu nereye kadar koruyabilir? Hele ki etrafında kendisini yücelten çokları varsa: “Başbakanımıza dokunmak bile bence ibadettir”, “Allah’a yemin ederim ki Erdoğan, Türkiye’nin ilelebet, ezeli ve ebedi başkanıdır”, “AK Partili olmak, Başbakan’a nikahla bağlanmaktır”, “Erdoğan’ı halife-i ru-yi zemin olarak tanıyor ve biat ediyorum”, “Biatsa biat, itaatsa itaat, ölümüne arkasındayız”, “Recep Tayyip Erdoğan benim Atamdır”, “Başbakanımız Rabbimizin insanlığa gönderdiği müjdedir”, “Erdoğan için her gün iki rekat şükür namazı kılınmalı”, “Recep Tayyip Erdoğan, Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir”, (Kuran üslubunu taklit ederek) “O sizi kuytulardan çekip çıkarmadı mı? İnancınızın önündeki dağları bir bir yıkıp atmadı mı?” bu dönemde sarf edilen sözlerden bazıları...
Benzer şekilde, liderin perspektifine göre övgü ve sövgü işinde üstün yararlılık gösterenler makam mansıp elde ediyor, eleştirme cüreti gösterenler de işinden oluyorsa, bunu sadece “halkın teveccühü” olarak görmek imkansızlaşır. Atatürk için “Olmasaydın olmazdık” denilmesinden rahatsız olup “Olmasaydı da olurduk” diye tepki koyanlar, “Biz varsak siz de varsınız, biz yoksak siz de yoksunuz”, yani özetle “Olmazsak olmazsınız” diyorlarsa, çok da farklı noktada değiller.
“Her kriz bir fırsattır” anlayışıyla, lidere yaranma kulvarında epeydir bir yarış başladı. Bu ne ilk ne de son yarış olacak. Düzgün bir demokrasi kurulmadığı ve devlet aygıtı küçülmediği sürece dalkavukluk da var olmaya devam edecek. Lideri mitleştiren ve muhalifi satılmış/hain kabul eden kült söylemi, siyasete hakim olduğu sürece de çoğulcu bir demokrasinin kurulması hep ertelenecek.
Kuvvetler ayrılığı ilkesini orta koyan Montesquieu, yaklaşık 300 yıl önce “Dalkavukluğun sağladığı çıkar, dürüstlüğün kazandırdığı faydadan fazla olursa o ülke batar” demişti. Sadakatin liyakatin çok önünde olduğu günümüzde, dürüstlüğün de bir şeyler kazandırabileceğini varsayan bu söz ne kadar naif kaçıyor!

* İpek Üni., Siyaset Bilimi