Yeniden aydınlanma

Yeniden aydınlanma
Yeniden aydınlanma

Arap Baharı, dindarlığı da canlandırdı.

Yaşadığımız yüzyılda yeniden aydınlanmayı gerekli kılan unsurlar, Ortaçağ dinselliğinin yerini almış olan milliyetçilik ile tüm insanlığı ablukasına alan kapitalizmin idealleridir
Haber: YASİN CEYLAN / Arşivi

Bazı düşünürler, 18. yy Aydınlanma’sının etkisini artık yitirdiğini, günümüz zihinsel bulanıklığının ve bilinç dağınıklığının, yeni bir aydınlanmayı gerekli kıldığını iddia ederler. Küresel, eklektik bir dünya görüşüne doğru yol kat eden, hâlihazırda yaşayan kültürlerin, insanları mutluluğa eriştirebileceğini, ancak aşırı bir iyimserlikle savunabiliriz. Çünkü iki asır önce, radikal, zihinsel bir değişimi zaruri kılan faktörlerin benzerleri bugün de mevcut. 18. yüzyılda Aydınlanma denilen devrim, insan bilincine hükmeden her türlü otoriteye karşı yapılmıştı. Bu otoriteler, başlıca, kutsal kitabın sözleriyle, tek özgür ve mutlak egemen olan kralın buyruklarıydı. Bilim dünyasına hükmeden büyüklerin sözleri de itibar edilen otoritelerdendi. Aydınlanma, Kant’ın tanımıyla insanın kendi üstüne giydirdiği acizlik gömleğini çıkarıp atması, herhangi bir kılavuza ihtiyaç duymayıp kendine yeterli olmasıdır. Kafasına çeşitli yollardan yerleştirilmiş olan kavramların tasallutundan kurtulması, otorite olarak, kendi öz bilincini tanıması ve ona dönmesidir.
Yukarıdaki aydınlanma tarifini, bir formül veya içi doldurulacak bir çerçeve olarak ele alırsak, böyle bir aydınlanma, iki asır önce geçerli olduğu gibi bugün için de geçerli. Değişen şey, insanı aciz bırakan yeni kavram ve vesayetler. Yani, çerçeveyi dolduran yeni zuhur etmiş negatif unsurlar. Yaşadığımız asırda yeniden aydınlanmayı gerekli kılan unsurlar, Ortaçağ dinselliğinin yerini almış olan milliyetçilik ile tüm insanlığı ablukasına alan kapitalizmin idealleridir. Birincisi ulusal boyutta bir egoizmi meşru kılarken, diğeri bireysel egoizmi bir yaşam biçimi olarak zihinlere yerleştirdi. İki tür egoizmde de birey, tüm yetilerini irrasyonel arzusuna teslim etmek suretiyle, insan olarak, kendi bütünlüğünden koptu ve yabancılaştı. Kendisine yaptığı bu zulüm yetmiyormuş gibi, diğer insanları da arzu ve ihtirasına araç kılarak, ahlakın en temel kanununu çiğnedi. 

Müslümanın aydınlanması
Aydınlanma adına, tüm dünya yaşam modellerini etkileyen, bu iki negatif unsurla mücadele önem kazanırken, İslam dünyasında, buna ek, diğer unsurlar da mevcut. Batı dünyasında din, ana akım kültürel evrilmenin bir parçası olmaktan çıktı. Dindarların sayısı gün geçtikçe azalıyor, kilise ve katedralleri, ibadete gelen cemaat yerine, mimari özelliklerini görmeye gelen ziyaretçiler dolduruyor. Ancak Müslüman ülkelerinde, dindarların sayısı artıyor, yeni cami ve minareler yapılıyor. Hatta Arap Baharı dediğimiz, dikta yönetimlere karşı direniş, yeni tür, kimlik belirleyen bir dindarlığı canlandırdı. Bu durum, bir bakıma, İslam âleminin 18. asır batı Aydınlanmasını henüz tamamlayamadığını gösteriyor. Dinsel otoriteden bilincini henüz kurtaramamışken, üstüne üstlük, asrımızın bilinci kirleten yeni iki felaketini de göğüsleyen Müslümanın aydınlanması, gayet zor. Birinci aydınlanmanın başarısız olmasının gerisinde, seküler dünya görüşünün İslam topraklarına bir türlü yerleşmemesini gösterebiliriz. İslam’a alternatif bir yaşam modeli kök salmayınca, bu dünyada, yegâne meşru dünya görüşü, İslam olarak kaldı. Hatta işin daha tuhaf yönü, rakip yaşam biçimleri, İslam’dan icazet almak zorunda kaldılar.
Peki dünyanın diğer kıtalarındaki gelişmelerden kopuk görünen İslam dünyasının, geleceğini nasıl görüyorsunuz diye sorarsanız, bu soruya şöyle spekülatif bir cevap verebiliriz: İslam ülkeleri, diğer çağdaş ülkeler gibi, iç dinamikler kadar, dış dinamiklerin etkisine girdi. Öyle ki, iç-dış dinamik farkı ortadan kalktı. Dünyanın herhangi bir yerinde ortaya çıkan kültürel bir yenilik, bir fikir, hatta bir pratik, kısa zamanda, dünyanın her tarafına yayılabiliyor, herkesçe bilinir hale gelebiliyor. Ulusal sorunlar, uluslararası sorunlar haline dönüşüyor, insanlık için yeni, ortak bir kültür oluşuyor. Küresel akımların rüzgârına kapılmış olan İslam diyarlarının, kendilerine öz bir dinsel yaşantıyı sürdürmeleri, gayet zor görünüyor. Daha önceleri, Müslümanın aydınlanması veya modernleşmesi, entelektüel Müslüman aydınların aracılığıyla oluyordu. Şimdi ise, dış dünyanın aydınları da İslam’la ilgileniyor. Bu amaçla kitaplar yazılıyor, kültürler arası etkinlikler düzenleniyor. Bir bakıma, kendi insanını aydınlatamayan Müslüman mütefekkir, şimdilerde, bu misyonu, bu dinden olmayan başka bir düşünüre havale etti. 

Küresel kültür etkileşimi
Küresel kültür etkileşimini en çok genç nesillerin pratiklerinde, yaşantılarında görmek mümkün. Çünkü değişimi zihinsel alanda izlemek, kolay değil. New York’ta veya Avrupa ’nın herhangi bir kentinde yaşayan bir üniversite öğrencisi ile Türkiye ’deki bir üniversite öğrencisi arasında, çok sayıda benzerlikler var. Yeme içme, giyim kuşam, arkadaşlıklar, hayallerinde tasarladıkları amaçlar, birbirine çok yakın. Pratik hayattaki bu yakınlaşma, uzun vadede, teoride de benzeşmeyi getirecektir. Bu sebeple, bu ana akım küresel kültürel güç karşısında, bu akıma ters düşecek ulusal çaptaki ideolojik veya dinsel akımların yaşama şansı yoktur. Daha önceleri, devlet eliyle ve zorlamayla uygulanmaya çalışılan aydınlanma veya modernleşme, bu yeni dönemde, doğal bir süreç olarak etkili olacaktır. Devletlerin müdahalesine ihtiyaç kalmadığı gibi, bu akımı engelleme çabaları da başarısız kalacaktır.
İnsanın aydınlanması, bilincin sabit kavram ve değerlerden kurtulması demektir. Yeni kavram ve değerlere açık olması demektir. Bu dünyada her şey hareket halindeyken, bilincin durağan kalması düşünülemez. En mükemmel değer ve kıstasları buldum, artık bunlar değişmesin demek, insanlık artık ilerlemesin demektir. Geleceğe umutla bakmamaktır. Daha önceleri tecrübe edilmiş, zihinlerde yer bulup sonraları aydınlanmak adına zihinlerden atılan kutsallıkları, tekrar tecrübeye kalkışmak, tarihin seyrine aykırı düşmektir. 

YASİN CEYLAN:  Prof. Dr., ODTÜ, Felsefe