Yerel sinemalar

Costas Ferris ile Derviş Zaim'in sinemalarının kesiştiği noktalarda yerellik meselesi önemli bir yer tutuyor muhtemelen. Zira Ferris, Berlin Film Festivali'nden Altın Ayı'lı 'Rembetiko'suyla kıyıda köşede kalmış bir müzik türünü ve...
Haber: ERMAN ATA UNCU / Arşivi

Costas Ferris ile Derviş Zaim'in sinemalarının kesiştiği noktalarda yerellik meselesi önemli bir yer tutuyor muhtemelen. Zira Ferris, Berlin Film Festivali'nden Altın Ayı'lı 'Rembetiko'suyla kıyıda köşede kalmış bir müzik türünü ve kültürü tekrar su yüzüne çıkartmasıyla, hatırlarda, filmi kadar kült, çok yönlü bir sinema adamı. Derviş Zaim ise minyatürün yapısını sinema diline tercüme ettiği son filmi 'Cenneti Beklerken'de yerellik evrensellik bağlantısını hikâyesinin temeline yerleştirmişti. Bu iki yönetmen, 20 Ocak'ta İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin düzenlediği "Arzın Merkezinde Buluşmalar" konferansında buluştu ve 'Yerelden Evrensele Sinema'yı konuştu. Konferansın, Hrant Dink suikastinin hemen ertesinde toplanması ise acı bir tesadüftü. Derviş Zaim, sinemada ahlaktan bahsederken, şiddeti kutsayan filmlerin bu tip suikastlere katkısından söz etti.
Konferansın ertesi günü, Costas Ferris'in Türkiye'den ayrılmaya hazırlandığı sırada buluştuk ve iki yönetmenle 'yerel sinemanın' üzerinden bir kez daha geçtik. Ama konuşma onunla sınırlı kalmadı, Ferris'in 1960'lar ruhuyla günümüzün teknolojik nimetlerini nasıl birleştirdiğine, Claude Chabrol'e, Paris anılarına kadar geldi.
Çeşitlilik yerel bağlantısı
Başka bir röportajdan yeni çıkan Ferris'e biraz dinlenme payı vermek için teybi ilk uzattığımız Derviş Zaim çeşitlilikle yerelin bağlantısını kurarken "Çok farklı tarzda sinemalar ve içeriklerin bulunması zenginliktir" diyor. "Bunun geliştirilmesi gerekiyor. Türk sinemasının bence tarih boyunca önemli eksikliklerinden bir tanesi, diyaloji yerine monolojinin daha baskın olması. Farklı görüşleri savunan insanlar birbirleriyle konuşmayı başaramadılar. Bizim sağlamamız gereken şey, farklı anlayışlarda sinemaların yaratılmasına zemin hazırlamak, ama aynı zamanda insanların kendi farklılıklarını korumasını da bir şekilde beslemek. Dominant anaakım sinema istesek de istemesek de varolacak. Bunun yanı sıra daha alternatif anlayışlara sahip sinemaların da varolmasını sağlamamız gerekiyor. Bunu hem biçim hem de içerik olarak düşünüyorum. İşte bu yan yana birlikte varolma çabasını gösteren farklı kulvarların farklı düşüncelerin sayısı ne kadar artırabilirse bizim için o kadar büyük kazanç elde edilmiş olacaktır." Hollywood'un farklı kaynaklardan beslendiği, hatta yer yer dönüştürüldüğü hatırlatıldığında "Anaakım bir sinema uzun dönemde varlığını ve gücünü korumak isterse daha farklı yerlerden de beslenmeyi becerebilmek durumunda" diyor. "Hollywood'un gücünü devam ettiriyor olmasının temel nedenlerinden bir tanesi belki de bu. Bu, birtakım başka ülkelerin Hollywood'a aktarılması, onların anaakım sinema olarak nitelendirilmesine yol açar mı bundan pek emin değilim".
'Naifiz'
Günümüzde sinemada bir çeşitlilikten bahsedilip bahsedilemeyeceğini sorusuna Costas Ferris'in cevabı biraz da Yeni Dalgacıları akla getiriyor. Zaten yeni teknolojilere ilgisine rağmen Ferris'in sinemayla ilgili söyledikleri, sanki 1960'larda şekillendiği haliyle gibi. "Amerikan sinemasıyla ilgili çok önemli bir sorun var. Bence 1950'lerde, 60'larda sinema dilini araştırmayı bıraktıklarından beri Amerikan sineması daha kırılgan bir hal aldı. Alfred Hitchcock, Orson Welles, Stanley Kubrick, John Ford, dil ve tarz üzerine çalışma ve araştırma yapıyorlardı. 1960'lardan sonra durdular ve tek biçimli bir sinema yapmaya başladılar. Bu tek biçimlilik de dünyanın her yerinde kolayca anlaşılabiliyor ve insanları düşündürmüyor". Avrupa'nın da, sinema dilini sorguladığı 1960'larda çok etkin olduğunu söylüyor. Ne var ki milat, Claude Chabrol'ün tek biçimli sinema yapmaya başlaması. "Goddard, Truffaut yeniden sinema dili üzerine araştırmalar yapmaya başladılar. Claude Chabrol, tek biçimli bir Avrupa sineması yapmaya başladığından beri onu da kaybettik". Ama umudu da Avrupa'dan yana, "Bizim gücümüz bu, biz naifiz, yeni doğmuşuz, tüm izleyiciler, Akdeniz'den Asya'ya, Afrika'ya kadar yeni doğmuş çocuklarız. Ve kültürlerimizle yine sinema dili üzerine çalışma olanağımız var". Diğer umudu da yeni teknolojilerde. "Yeni teknolojileri, sinemada gerçeklikle hayali tekrar biraraya getirmek için kullanabiliriz. Gerçeklikle düşü birleştirirsek, gerçekten devrimsel bir sinema yapmış oluruz. Bu noktada Amerikalılar, düş olarak fotogerçekçililiği sunuyor, bilgisayar animasyonları ve grafikleriyle. Ama o hayal değil, fotogerçekçilik. Bizim gücümüz var çünkü biz şairiz. Sinemanın şiirini yazma olanağımız var. Şairler gerçek hayatla hayalin gizlerini biraraya getirebilir."
Korsan dostu
Şaşırtıcı olanı ise sona bırakıyor. Costas Ferris korsana karşı değil! Hatta ona bir devrim gözüyle bakıyor, yine 1960'lara Yeni Dalga yıllarından bir anısını paylaşıyor kendi isteğiyle. "Sana pek bilinmedik bir hikâye anlatayım. Mayıs 1968'de Paris'te devrim vardı. Herkes devrimin içindeydi, özellikle de sinema insanları. Ben de onlarla beraber aynı evde kalıyordum. Bir gün sinemanın geleceğine dair öneri sunduğumuz bir çalışma yaptık. Birincisi, ifade özgürlüğü falan filan, ikincisi finansman, üçüncüsü yapım koşulları, dördüncüsü teknik vs. vs. Sonra Claude Chabrol geldi, sadece bir cümle yazmıştı: Sinema insanlar için bedava olmalı. Para ya da bilet yoktu. Bu somut olmayan tek öneriydi ama aynı zamanda tek devrimsel olan da buydu". Derviş Zaim ise, belki daha çok çektiğinden korsan konusunda hak meselesine öncelik veriyor. "İnsanların haklarının şu anda daha fazla savunulması gerektiğini düşünüyorum Film gösterime çıkmadan önce çocuklar boynuma sarılıp 'Abi çok iyi filmdi' diyorlar. Ben de 'Nerede gördünüz, daha gösterime çıkmadı ki' diyorum. Onlar da 'Kadıköy'den aldık' diyorlar. Ondan sonra da ben Kadıköy'ün yolunu tutup korsanımın nereden çıktığını keşfetmeye çalışıyorum".