Yinee de şahlaanıyooraaman!

Göstergebilimin (semiyoloji) kurucu babalarından Roland Barthes, bundan 30 yıl önce, Collège de France'a kabulü dolayısıyla yaptığı ünlü konuşmasında
"Faşizm, söylemeyi yasaklamak değil, söylemeye zorlamaktır" der ya da...
Haber: MEHMET ÖRDEKÇİ / Arşivi

Göstergebilimin (semiyoloji) kurucu babalarından Roland Barthes, bundan 30 yıl önce, Collège de France'a kabulü dolayısıyla yaptığı ünlü konuşmasında
"Faşizm, söylemeyi yasaklamak değil, söylemeye zorlamaktır" der ya da bizdeki sivil faşist ideolojinin kurucu babalarından Nihal Atsız'ın solcu oğlu Yağmur Atsız'ın uyaklı çevirisiyle "söyleme memnuiyeti değil, söyleme mecburiyeti..."
Genç asker ölülerinin toprağa, ekranlara, gazete sayfalarına, köylere, kasabalara, baba evlerine tarifi zor acılar ve sokağa taşan öfkeler eşliğinde düştüğü, suçlu arayanların en yakınındaki "farklı"nın yakasına yapıştığı şu günlerde, militan geçmişim ve mevcut özgürlükçü eğilimlerim nedeniyle benim yakam da epey örselendi. "Söylemeye" zorlandım. Hrant Dink'in cenazesinde 'Hepimiz Hrant'ız/Ermeniyiz' sloganı atanlardandım, peki şimdi Mehmetçik olmuş muydum? Oldum ya da olmadım, Hrant Dink öldürüldüğünde Ermeni olmayanların bu tarz sorularıyla ilgilenmiyorum.
İkisi kıyaslanacaksa, kronolojik olarak önce onların Hrant olması gerekiyordu. Sorma önceliği de bendeydi. Sormadıysam, "söylemeye zorlayan" durumuna düşmemekti derdim!
Söylesem, savaş tamtamlarının gürültüsü arasında fark edilir miydi, daha önemlisi, istenenlerden ilkini söylesem isteyenler zincirin o ilk halkasında durur muydu bilmem. Ama söylemedim zaten! Bir kere açık ya da örtülü bir itham karşısında "valla billa ben öyle değilim böyleyim" minvalinde konuşmak, savunmaya geçmek, her şeyden önce ithamcının sorgulama-yargılama makamında olduğunu kabullenmek, onun iktidarını tanımak demek. Bana ters...
Son günlerde akşam eve apolitik gitmişken sabah işe ya da okula politize olmuş halde gelenlerin sayısında patlama yaşanıyor. İlkel güdülerin hedef tahtasında zaten hep belirli ya da belirsiz duran "öteki"lerin kum torbası niyetine yumruklandığı günlerden geçiyoruz. Milliyetçiliklerin sadece dış düşmanla yetinemezliği, dolayısıyla "sözde değil özde bölücü" olmak zorundalığı en çıplak haliyle ortada. Üç beş kelime, birkaç slogan ve bol nefretle ülke ve dünya sorunlarının tamamını analiz edebilen büyülü bir düşünme şekliyle tanışıyor pek çok genç. Askerlerin katillerinin sorununun da tam olarak bu olduğunu onlara anlatmaya çalışmanın hiç zamanı değil. ('Söz konusu vatansa gerisi teferruattır' sözünü Atatürk'ün ne zaman, hangi şartlar için söylediğinin de teferruat sayılması meselesi.)
Milliyetçilik en kolay, en zahmetsiz ideolojik tavırdır. Kendinden olanları (ama özünde kendini) yüceltme duygusundan başka malzeme gerektirmez. İnsancıllık hasleti ve evrensel değerlerle kapasitenizi zorlamaz. Dahası sizi bunlarla alay etme küstahlığına varacak zavallı bir özgüvenle donatır. Çok az sayıda özel kavrama ihtiyaç duyar. Beyne değil kalbe dayanır ve beyinlere değil duygulara seslenir. Yaşanan bütün faşizm deneyimlerinin ortak nitelikleri arasında abartılı bir milliyetçiliğe eşlik eden bir entelektüel düşmanlığının da bulunması anlamlıdır. ('Boğaz'a karşı viskilerini yudumlarken...' meselesi. İlaveten, 'yazısına Roland Barthes'tan alıntıyla başlayanlar' meselesi.)
Milliyetçi düşünme tarzı, incir çekirdeği büyüklüğündeki fikir tankını "düşman"lar, tehlikeler ve tehditlerle doldurmaya mecburdur. Ve dahi zaten kendisini milliyetinden dolayı "iyi" görmenin mantıksal devamı, başka birilerinin de milliyetlerinden dolayı "kötü" olabilmesidir. İlaveten, misal Bangladeş milliyetçilerine göre ülkenin coğrafî konumundan ve nüfusunun büyüklüğünden kaynaklanan jeopolitik ve stratejik önemi nedeniyle dış mihrakların ve onların içerideki uşağı olan hainlerin Bangladeş üzerindeki emelleri tartışılmazdır. Bangladeş devletinin hiçbir konuda hiçbir hatası yoktur, olmamıştır, olamaz. ("Coğrafî konum" fark etmeksizin bu cümlede sadece ülke adını değiştirip nüfus faktörü yerine başka faktör koyarak yeryüzündeki bütün milliyetçiliklerin teorik "hazinesini" birkaç saat içinde elde etmeniz mümkündür.) ('Dört tarafı düşmanlarla çevrili kara parçasına ne denir? Türkiye!' meselesi.)
Milliyetçiliklerin "mütemmim cüz"ü, soylarının tarihinden kendilerine "seçmece" bir anlayışla geçmiş referansı yaratmalarıdır. Tarihinde şan bulamayan millet zaten kendiliğinden asimile olacağına göre, gezegenimizde millet sayısı kadar "şanlı tarih" bulunur. Daha doğrusu milliyetçilik sayısı kadar. Çünkü misal ismi lazım değil bazı ülkelerde "solcu"lar da ayrıntılarını ve farklı yorumlarını merak etmedikleri, görece yakın bir "şanlı tarih"ten dogmatizm devşirerek, faşizmin yürürlükteki kutlu şahlanışına kendilerini kaptırmış durumda. ('Hepimiz Fatih'in torunuyuz, ama onun soyunun devamı olan padişah Deli İbrahim'in torunu değiliz' meselesi. Ve yazının selameti açısından değinilmemesi gereken başka meseleler.)
Saray içi ve dışı bütün delilerin bir torunu olarak, kendimi hiçbir faşizan zorlama altında hissetmeksizin, terör ve savaş başta olmak üzere, muktedir ya da muhalif "akıllı" insanlara ait bütün şiddet biçimlerini lanetliyorum...