YÖK'de yeni dönem neler getirecek?

YÖK Başkanlığı'na Prof. Dr. Erdoğan Teziç'in görev süresi dolmasının ardından Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan'ın atanmasıyla üniversitelerde yeni bir dönemin başladığı ve ciddi değişikliklerin yaşanacağına yönelik hem...
Haber: TURGAY UZUN / Arşivi

YÖK Başkanlığı'na Prof. Dr. Erdoğan Teziç'in görev süresi dolmasının ardından Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan'ın atanmasıyla üniversitelerde yeni bir dönemin başladığı ve ciddi değişikliklerin yaşanacağına yönelik hem kamuoyunda hem de üniversite camiasında bir beklentinin doğduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Geriye baktığımızda, göreve ilk atandığı günlerde Teziç ile ilgili de çok olumlu beklentilerin ve düşüncelerin oluştuğunu görmek mümkün. Bunlar, Kemal Gürüz'le yaşanan sorunların, üniversitelerin içinde bulunduğu sıkışmışlığın aşılabilmesine yönelik beklentilerdi. Teziç'in tanınmış bir anayasa hukukçusu olmasından kaynaklanan bir iyimser hava ve üniversitelerde haksızlıkların ve baskıların son bulacağına ilişkin olumlu duyguların arttığı bir kısa dönem yaşandı. Ancak bu olumlu gelişmelerin gerçekleşeceğine yönelik beklentiler de kısa bir süre sonra ortadan kayboldu.
Teziç dönemi
YÖK bu süreçte, temel işlev olarak kendisini hükümet karşıtı bir "cephede" konumlandırarak bütün enerjisini buna yöneltti. Hükümet de bu "meydan okumaya" karşı, üniversite alanının yalnızca YÖK ve Rektörler Komitesi'nden oluşan bir yapı olduğu yanlış anlayışına kapılıp üniversiteleri tümden cezalandırma yöntemini seçerek YÖK'e karşı tavır aldı. YÖK ve hükümet arasındaki çekişme tüm olumsuzluklarıyla akademisyenler ve üniversite çalışanlarının sırtına yüklendi. Bu süreçte YÖK, "hükümet yanlısı" ve kendilerinden farklı düşündüklerine inandıkları akademisyenler üzerinde bir baskı oluşturdu. Bu kişiler hiçbir biçimde yönetim görevlerine getirilmedi. Haklarında soruşturmalar açılarak cezalar verildi. Rektör seçimlerinde de Necdet Sezer ile birlikte hareket edilerek, seçim sonuçları görmezden gelinerek antidemokratik atamalar yapıldı. Üniversitelerdeki kadro dağılımlarında ideolojik değerlendirmeler liyakat ilkesinin önüne geçirildi ve adeta devlet içinde denetimsiz ve dokunulamaz bir alan yaratılmaya çalışıldı. Bütün bu girişimler için 12 Eylül döneminden kalma YÖK Yasası ve o dönemin otoriter zihniyetinin en somut göstergesi olan Disiplin Yönetmeliği hükümleri akademisyenler, üniversite çalışanları ve öğrenciler üzerinde birer baskı ve ayrıştırma aracı olarak kullanıldı.
YÖK: 12 Eylül'ün mirası
Bütün bu sorunların penceresinden baktığımızda üniversitelerde reform yapılması belki de en çok üniversite personeli açısından yaşamsal bir önem taşıyor. Çünkü YÖK politikalarının baş muhatabı bu kitle. YÖK, 12 Eylül'ün ürünü bir kurum olarak ortaya çıktı ve çoğu zaman bu "misyon ve vizyonuna" uygun biçimde üniversitelerde akademik özgürlük, düşünce özgürlüğü gibi demokratik toplumun en temel özgürlüklerinin üniversitelerde yeşermemesi için her türlü tedbiri almaktan da geri durmadı. Katı merkeziyetçi ve denetim odaklı bir yönetim anlayışını hâkim kılarak, öğretim elemanlarının üzerinde yıllar süren baskıcı bir mekanizma oluşturdu. Çok sayıda öğretim üyesi yaptıkları bilimsel çalışmaların niteliği nedeniyle üniversiteden uzaklaştırıldı. Yine çok sayıda öğretim elemanı, sadece seçimlerde aday olan rektörleri desteklemediği veya başka tür sübjektif nedenlerle kadro alamadı. Üniversiteler, evrensel anlamından uzaklaşarak, Althusser'in deyimiyle "devletin ideolojik aygıtları" haline getirildiler. Daha özgür bir ortam arayanlar ya yurtdışına çıktı ya da vakıf üniversitelerine geçmek zorunda kaldı.
Mevcut yapıda üniversite yöneticileri adeta yargısal bağışıklığa sahiptir ve böyle bir durum hukuk devletinin temel gerekleriyle bağdaşır bir durum değildir. Nitekim birçok örnekte olduğu gibi haklarında çok ciddi iddialar (yasadışı mal edinme, kamuyu zarara uğratma, illegal telefon dinletme vs.) bulunan yöneticiler hakkında YÖK, "yargılamaya gerek yoktur" kararı verebilmiş ve ancak Danıştay kararları ile bir soruşturma izni alınabilmişti.
YÖK mü, muhalefet partisi mi?
Bütün bu sıkıntılar yaşanırken, YÖK'ü değiştirme ve dönüştürme hususu, gerek iktidar gerekse de muhalefet partilerinin parti programlarında, yükseköğretim politikalarının önemli bir maddesi olmaya devam etti. Ancak her nedense bütün bu tartışmalar ya hep türban sorunu ya da katsayı sorununa indirgenerek reformun önü kesildi. Bu noktadan baktığımızda, YÖK sisteminin demokratik olmadığı, üniversitelerin değişik açılardan sıkıntı içinde bulunduğu ve bir üniversite reformunun yapılması gerektiği konusunda, siyasal partiler ve sivil toplumun hemfikir olduğu ortaya çıkmasına rağmen, hiçbir adım atılmadı. Bu süreçte, üniversiteler konusunda nedense hep YÖK'ün ve üniversite yöneticilerinin sesi duyuldu. YÖK ve üniversite yöneticileri "hassas dönemlerde" biraraya gelerek alkışlar arasında aldıkları kararları okuyarak adeta yeni bir siyasal partinin kuruluşu (!) haberini coşkuyla kamuoyuna verirlerken, üniversitelerde öğretim elemanları ve üniversite çalışanları olarak 100 bin kişiye yaklaşan bir kitle, başka tür mesleki ve akademik sorunlarla baş başa kalıyordu. İlginç olan ise, Türk üniversitelerinin Bologna Süreci içinde yer aldığı, AB katılım müzakerelerinin devam ettiği, bir yandan öğretim üyesi ve öğrenci değişim programlarının işlediği bir dönemde bunların yaşanmasıydı.
Gelinen noktada, soyut suçlamaların, her tür politik manevranın zamanının oldukça geçtiği görülüyor. Akademya, artık evrensel anlamda özgür ve demokratik bir ortamı arzuluyor. Üniversite yapısı sıradan idari fonksiyonların görüldüğü devlet dairelerinden farklı mantıkla çalışırlar ve üniversiteler "Tapu Kadastro Dairesi" mantığı ile yönetilemez. Üniversiteler hiç kimsenin "kimi makam ve mevki sahiplerinin şahsi hesap ve ikbal kaygılarının" tatmin edildiği yerler olamaz. Üniversitede, elbette şiddeti öngörerek kurulu düzeni yıkma, kırma, dökme ve başkalarının özgürlüğünü ortadan kaldırma eylemleri koruma göremez ve bunları yapanlar kamu düzenini karşılarında bulmalıdırlar. Ancak bunlar dışındaki, barışçı düşünce açıklamaları ve bilimsel çalışmaların özgür biçimde yapılması hakkı, çağdaş üniversiter anlayışın kaçınılmaz bir gerekliliğidir.
Türkiye AB yolunda önemli değişimler yaşamasına karşın, bütün devlet kurumları içinde kendisini reform sürecinden ayrı tutmayı "başarabilen" hemen hemen tek kurum YÖK oldu. Burada bütün çevrelerden beklenen, YÖK'ün de demokratik hukuk devletine yakışan bir koordinasyon mekanizmasına dönüşmesine katkı sağlamalarıdır. Bilinen bir özlü sözü hatırlatmakta yarar var: "Hiçbir değişim, değişime direnenler tarafından yapılmamıştır. Sorunun parçası haline gelenler çözüme katkı sağlayamaz". Bu bağlamda, yeni YÖK Başkanı'nın önünde çok ciddi sorunların ve yıllarca birikerek gelen sıkıntıların olduğu da bir gerçektir. Umarız yeni yönetim, daha önceden olduğu gibi "bürokrasinin çarkları arasında" kalarak çağdaş üniversiteyi yapılandırma ve özgür üniversite idealini gerçekleştirme hedefini bir yana bırakmaz ve Türk üniversiteleri de, dünyayı doğru algılayabilen bilim üretme kapasitesini geliştirmiş kurumlar haline gelebilirler.

TURGAY UZUN: Doç. Dr., Muğla Üni.