YÖK'e karşı gelinemez mi?

YÖK'e karşı gelinemez mi?
YÖK'e karşı gelinemez mi?

YÖKBaşkanı Yusuf Ziya Özcan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül.

Madem YÖK düzeni değişmeyecek o zaman hiç seçim yapmamak, otorite gerçekte kimin elindeyse bu işi ona bırakmak lazım. Bu üniversite camiasını aşağılayan bugünkü seçim aldatmacasından daha iyi olur
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

Başkanlar değişiyor, üyeleri değişiyor ama YÖK’ün işlevi ve faaliyet biçimi değişmiyor. “Bizim taraftakiler” ve “onlar” ayrımına dayalı yandaşlık mekanizması hiç aksamadan, tıkır tıkır çalışıyor. “Bizim taraftakiler” ve “onlar” sadece yer değiştiriyor. 12 Eylül rejiminin asli kurumlarından biri olan YÖK, yükseköğretim camiasını vesayet altında tutulması gerekenler topluluğu olarak görmeye devam ediyor. Bundan önceki YÖK başkanlarıyla son YÖK başkanı dönemi bu açıdan anlamlı bir süreklilik içinde. YÖK, temellerine atılmış olan otoriter harcın gereğini yapmaya devam ediyor.
Geçtiğimiz günlerde YÖK Genel Kurulu, bazı üniversitelerde yapılan rektör adaylarını belirleme seçimlerinde çıkan sonuçları değerlendirdi ve Cumhurbaşkanı’na sunmak üzere bazı üniversitelerde adayların seçim sıralamasını değiştirdi. Yetkisi var. Yapılan kanuni. Bir 12 Eylül rejimi kanununun olabileceği kadar da demokratik. Günümüz otoriter demokrasilerinin dünyadaki mümtaz örneklerinden biri olan 12 Eylül demokrasisinin en anlamlı uygulamalarından biri teklemeden işlemeye devam ediyor.

Eskişehir Anadolu Üni.
YÖK Genel Kurulu, Eskişehir Anadolu Üniversitesi’ndeki rektörlük seçimi sonuçlarını altüst ederek, üç adayı Cumhurbaşkanı’nın takdirine sundu. Söz konusu olan üniversite, Türkiye’nin önde gelen, kurumlaşmış, rektörlük seçimlerini birçok defa yapmış, açık öğretimle birlikte öğrenci sayısı olarak dünyanın en kalabalık üniversitelerinden biri. Gelişmesiyle bir kenti bütünüyle değiştirmiş, bütçesi itibarıyla çok büyük bir etkileme gücüne sahip bir kurum. Yeni kurulmuş ve YÖK’ün denetiminde kuvözde tutulması gereken bir üniversite değil.
Bu üniversitede oy kullanma hakkına sahip 807 kişiden 778’i rektör adaylarını belirleme seçiminde oy kullandı. Rektörlük görevinin sonuna gelmiş olan Fevzi Sürmeli, 334 oy aldı. Mühendislik Fakültesi Dekanı Hasan Mandal 295, Davut Aydın da 96 oy aldı. Anadolu Üniversitesi’nde ilk kez birden fazla kişi rektörlüğe aday olduğunu ilan etmişti. Bundan önceki seçimlerde resmen aday olan kişiye oy verilir ve yasanın YÖK’e sunulmasını emrettiği diğer beş formalite icabı adayla liste tamamlanırdı. Bu nedenle Fevzi Sürmeli, 2005’te ilk kez seçildiğinde 653 oyun 568’ini almıştı.
YÖK Genel Kurulu, Anadolu Üniversitesi öğretim üyelerinin tercih sıralamasını baştan aşağı değiştirdi. 97 oy almış Davut Aydın’ı birinci sıraya, 334 oy almış Fevzi Sürmeli’yi üçüncü sıraya koydu. Neden? İki profesör de işletmeci. Akademik geçmişleri neredeyse tıpatıp aynı. Bilimsel faaliyet yoğunlukları da keza. Bu açıdan oylamada ikinci gelen Hasan Mandal’ın akademik geçmişi ve bilimsel faaliyetleri açısından diğerlerine nazaran çok açık bir farkı olduğu görülüyor. Mandal 2005 TÜBA Bilim Ödülü sahibi. Elbette rektörlük, hele Türkiye’deki gibi üniversite içi tüm yetkileri elinde toplayan bir mutlak iktidar sahibi yöneticinin seçimi salt bilimsel liyakat kıstaslarıyla değerlendirilemez. Değerlendirilemez ama, Anadolu Üniversitesi öğretim üyelerinin çok küçük bir kesiminin tercih ettiği bir kişiyi YÖK üyelerinin hangi perspektiften en iyi olarak değerlendirip en fazla tercih edileni ise sonunculuğa indirdiği sorusunu insan kendine sormadan edemiyor.
Doğrusu benim bu üç adayla ilgili hiçbir kanaatim yok. Yukarıdaki bilgileri de internetten derledim. Buna karşılık YÖK üyelerinin bildiği ve Anadolu Üniversitesi öğretim üyelerinin bilmediği, görmediği bazı şeyler olmalı. Belki YÖK üyeleri bu konuda Anadolu Üniversitesi öğretim üyelerinden daha iyi bildiklerine inanıyorlardır. Ya da onlardan farklı saiklerle aday sıralamasını değerlendiriyorlardır. Her ikisi de üniversite özerkliği açısından son derece vahim değil mi? Madem YÖK düzeni değişmeyecek o zaman hiç seçim yapmamak, otorite gerçekte kimin elindeyse bu işi ona bırakmak, üniversite camiasını daha fazla aşağılayan bugünkü seçim aldatmacasından belki daha iyi. 

Meşruiyet
Ele aldığımız örnekte birinci gelen adayın öğretim üyelerinin yüzde 40’ının birinci tercihini topladığı ve bu oranın yöneticinin sahip olması gereken meşruiyet açısından yetersiz olduğu iddia edilebilir. Gerçekten de rektörler seçimle belirlenecekse,-ki mümkün yöntemlerin arasında en az kötüsüdür bu-, bunun iki turlu olması gerekir. Ama yüzde 40’ın meşruiyet eksiğinden rahatsız olanların, genel seçimlerde oyların yüzde 34’ünü alarak beş yıl boyunca Meclis’te mutlak çoğunluğa sırtını verip hükümet olmaya ses çıkarmamaları riyakarlık olmaz mı? 1994 belediye seçimlerinde İstanbul’da Tayyip Erdoğan, Ankara’da Melih Gökçek seçmenlerin yüzde kaçının oyuyla belediye başkanlığnı kazandı, hatırlıyor musunuz?
YÖK içinde, başta YÖK Başkanı olmak üzere, yakın tarihe kadar YÖK’ün bu tür müdahalelerini kesinlikle tasvip etmemiş olan epey üyenin yer alıyor olması güçlü bir ihtimal. Belki çoğunluktadırlar. Ama belli ki bugün geçmişte tasvip etmedikleri bir işi yapmalarına neden olan bir üstün gerekçe önlerine konulmuş ve ona uygun davranıyorlar. Bu gerekçenin ne olduğu hiç önemli değil. Böyle bir gerekçenin önlerine konuyor olması sorunun ta kendisi.
Halbuki şimdiki YÖK Başkanı daha birkaç gün önce YÖK’ün aşırı yetki sahibi olduğunu belirtiyordu. Cumhurbaşkanı Gül bir yıl önce, rektör seçimi gibi konuların cumhurbaşkanına bırakılmasının doğru olmadığı kanaatinde olduğunu söylemişti. Daha önceki cumhurbaşkanları, YÖK Başkanları neler neler demişlerdi. Demirel, YÖK’ü kaldırma sözü vermişti. Sezer, Anayasa Mahkemesi Başkanı iken YÖK hakkında son derece eleştirel değerlendirmelerde bulunmuştu. Ama görüldüğü gibi, YÖK kuruluş amacına uygun biçimde tıkır tıkır çalışmayı sürdürdü. Geçmişte olduğu gibi, bugün de siyasi tercihlere göre üniversiteleri yönlendirmeye devam ediyor. Belki eskisi kadar baskı uygulamıyor ama üniversite camiasının vasisi olduğunu her fırsatta göstermekten geri kalmıyor.
Cumhurbaşkanı Gül, YÖK’ün sıralamayı değiştirerek yolladığı isimler arasından bir kişiyi önümüzdeki günlerde Anadolu Üniversitesi’ne rektör olarak atayacak. Belki YÖK’ün önerisine uyup üniversitesinde çok az meslektaşının tercih ettiği bir adayı, kendine sunulan derin bilgiler ışığında tercih edecek.
Böyle bir durumda, üniversite camiası gene mızırdanacak. AKP’nin 12 Eylül kurumlarına dokunmadan adım adım her mevkiyi ele geçirme planının işlediğine inananlar, bu kararı da bu biçimde, doğru yanlış yorumlayacaklar. Esas olarak üniversite camiası üstündeki siyasal vesayet gücü bir kez daha perçinlenmiş olacak.
Peki bu bir kader mi? Buna karşı yapılabilecek hiçbir şey yok mu? Örneğin ilgili üniversitenin öğretim üyeleri, kendi özgür iradeleriyle oluşan tercih sıralamasını dikkate almayan bir atamayı boykot etmeyi düşünmezler mi? Üniversite bu tepkiyi göstermezse, toplumdaki otoriteye teslimiyeti kim, nasıl eleştirebilir?
İlgili üniversitenin öğretim üyelerinin başlatacağı böyle bir boykot, “artık bu riyakar oyunu kabul etmiyoruz, bu tür yetkilerin hiçbir meşruiyeti kalmadığını ilan ediyoruz” anlamına gelecektir. Buna rağmen rektörlük koltuğuna yapışacak kişiyi yasal ama gayrimeşru rektör, üniversitenin değil YÖK’ün rektörü ilan edecektir. Böyle bir boykot, bu tür uygulamalar devam ettikçe üniversite camiasını tepkisini etkili biçimde göstermeye davet etmiş olacaktır.
Çeyrek yüzyılı aşan bir süredir dimdik ayakta olan YÖK rejiminin tarihe havale edilebilmesi için önce onun meşruiyetinin yok edilmesi gerekiyor. Bu ise direnmek demektir.