Yol ayrımındaki Türkiye ve sol

Kehanetler, kahve ve papatya falları ile ruh çağırma seanslarının ardından uzun bekleyiş sona erdi. İktidar partisi cumhurbaşkanlığı için adayını belirledi. İlk elden yorumlar yapıldı. Yorumların iç siyasal denge hesapları ve rejime etkisi üzerinde yoğunlaştığı, en azından halihazırdaki iktidar aktörleri bakımından nasıl bir etki yaratacağı noktalarıyla sınırlı olduğu görüldü.
Haber: OSMAN CAN / Arşivi

Kehanetler, kahve ve papatya falları ile ruh çağırma seanslarının ardından uzun bekleyiş sona erdi. İktidar partisi cumhurbaşkanlığı için adayını belirledi. İlk elden yorumlar yapıldı. Yorumların iç siyasal denge hesapları ve rejime etkisi üzerinde yoğunlaştığı, en azından halihazırdaki iktidar aktörleri bakımından nasıl bir etki yaratacağı noktalarıyla sınırlı olduğu görüldü. Aylarca süren cumhurbaşkanlığı tartışmalarında iyi bir satranç oyunu sergilenmiş olsa da, sorunların "satranç" oyununu aşar nitelikte olduğu üzerinde pek durulmadı.
Siyaset yalnızca bir satranç oyunu mudur? Timur ile Yıldırım Beyazıt ya da Yavuz ile Şah İsmail arasındaki mücadelenin satranç ustalığının ileri örneklerini yansıttığını inkâr edemeyiz. Diğer yandan aralarındaki mücadelelerin "toplum"un mücadelesi olmadığını da inkar edemeyiz. Sorun nerede denebilir: Siyasetin toplumsal dinamiklerden beslenmediği ve toplumsal beklentileri karşılamadığı, toplumsal istemlerin yarattığı çatışma hatları üzerinde konumlanıp bu istemlerin iktidara taşınması amacına yönelmediği ölçüde, yapılanın siyaset olduğunu söylesek bile, demokratik bir siyaset olduğunu ileri sürmek olanaksızdır. Demokratik sistemlerde siyaset, yalın bir yönetim sanatı değildir. Sanatın sanat için olduğu ileri sürülebilir, ancak demokratik siyasetin toplum için olmasını beklemek yanlış değildir.
Rejim tartışmaları, bireyleri kuşatıcı, kitleleri ideolojik öncüller ekseninde yönetme düşüncesinin ürünü olan, işbölümünü ve kurumsallaşmasını tamamlamış modern siyasal yapılar bakımından anlamlıdır. Rejim tartışması esasen yönetici elit tartışmasıdır. Yönetici elitin yapısına, tarihsel misyonuna, siyasal tercihlerine göre bu tartışma ideolojik eksenden demokratik eksene kadar uzanan bir yelpazede konumlanır.
Rejimler her halükârda kurumsal yapılarca işletilen normlar ve kararlar sistemi olduklarından dolayı, çoğu zaman bürokratik nitelendirmelere mahkum, bir bakıma onların biçimlendirdiği, aynı zamanda onların iktidarlarını da meşrulaştırıcı mekanizmalardır. Demokratik kültür ve bilince paralel olarak bürokratik sistem iktidarın nesnesi ya da öznesi olabiliyor.
Kuşkusuz, bürokrasinin iktidarın öznesi olduğu sistemlerde toplum yalnızca bir nesnedir. Toplumsal istemler, bürokratik mekanizmalarca üretilmiş ideolojiler ve kutsallaştırılmış değerler karşısında anlamsız, haddini bilmezlik ve serkeşlik biçiminde konumlandırılır. Bu anlaşılabilir bir sosyolojik kuraldır, çünkü demokratik meşruiyeti olmayan iktidar yapıları, kendilerini vazgeçilmez kılacak kutsallaştırmalara veya daha rafine bir yöntem olarak kurgusal ya da yapay tehdit odaklarına, düşmanlara gereksinim duyarlar.
Stalinist sistemlerde 'nomenclatura' olarak tanımlanıp Troçki ve Djilas tarafından 'yeni burjuvazi' olarak nitelendirilen bürokratik iktidarın, Cyril Northcote Parkinson tarafından geliştirilen 'Parkinson yasaları'na tabi olduğu ve demokratik denetim ve etkinliğe tabi olmadığı sürece yalnızca çöküş üretebileceği üzerinde ise pek durulmuyor.
Türkiye rejim tartışmasına, idari yapıda modernizasyonun tamamlandığı 19. yüzyıldan beri alışıktır. 1839 Tanzimat Fermanı'yla birlikte bürokrasi, devletin yönetimini üstlenmeye başladığından bu yana, siyasal sistem tartışmalarının temel aktörü bürokratik iktidarlar olageldi. "İlerici" bürokrat ve aydınlar karşısında, "gerici" tehditler oldu hep, ancak bu tehditlere karşı yürütülen her mücadele, bürokratik iktidarın "Leviathan"laşmasını sağladı. Fermanların toplumsal istem temeli olmadığı gibi, 1876 Anayasası ve 1909 Anayasa değişiklikleri dahil, Türkiye tarihinin ürettiği en demokratik meclis olan Birinci Meclis'in hazırladığı 1921 Anayasası dışındaki tüm Anayasalar toplumsal istemlerin başat olmadığı ya da tamamen yadsındığı bir sürecin ürünüdür. 1909'da Hareket Ordusu'yla başlayan süreçte sivil bürokrasinin yanında askeri bürokrasinin de rol almaya başladığı bu yapı, her bir darbe ardından kendine hiçbir çağdaş demokraside rastlanamayan kurumsal güvenceler yaratarak bugünkü boyutuna ulaştı. İdeoloji, sistem tercihleri ve verili değerler hiyerarşisi 150 yıllık bürokratik iktidarın doğrudan ya da dolaylı ürünüdür. Toplumsal etkileşim ise ya tamamen olanaksızlaşmış ya da bürokratik iktidarlarca üretilen meşruiyet tabanlarının sağladığı biçimsel onaya indirgenmiş bir görüntü çiziyor.
Seküler yapı
Bu görüntü, toplumun demokratik kültüre sahip olmayışıyla meşrulaştırılsa da, gerçeğin pek de öyle olmadığını belirtmek gerekir. Yönetimde zaafiyetin yaşandığı kimi zamanlarda teokratik bazı özellikler gösterse de, Osmanlı siyasal ve toplumsal yapısı kendi tarihsel koşulları içinde seküler bir ana yapıya sahip oldu. Anadolu'nun yerleşik uygarlıklarıyla, Bizans, antik Yunan ve İslam'la yaşanan diyalektik ilişki bunun temel nedenidir. Kadim Şaman kültlerinin bu mozayiğe ve çoğulculuğa sağladığı katkı da yadsınamaz. Toplumsal ve siyasal yapının bu niteliği, Tanzimat Fermanı'nın ilan edildiği yıllardan itibaren yerel seçimlerin, 1876 yılından başlayarak da genel seçimlerin yapılmasını kolaylaştırdı. Kısa bir ifadeyle Türk toplumu 168 yılı aşkın süredir siyaset yapıyor ve demokratik yolla oluşturulmuş karar organlarının iradesiyle yaşamayı öğrendi. Dolayısıyla 1923'le başlayan siyasal sistem değişiminin konsolidasyonu için gerekli 10 yıllık süreyi kısmen geçerli bir argüman olarak kabul etsek dahi, toplumsal demokratik kültür yokluğu tarihsel açıdan bir çarpıtma olmaktan öteye gitmiyor. Bürokratik oligarşinin iktidarını süreklileştirmesi ereğine hizmet ettiği kesin olan bu tablo karşısında, demokratik kültür açığının halktan daha çok, bürokratik iktidar hanesine yazılması gerekecektir. Kısaca Avrupa'da modern devletin ortaya çıkışıyla başlayan bürokratik iktidar olgusu, seçim ve demokratik kültürel gelişimle başat giderken, ülkemizde aynı bürokratik iktidarın, A kadrosu çöküş trajedisini yaşamış, B kadrosu başarılı bir kurtuluş mücadelesinin sağladığı krediye sahip olduğundan, seçim ve demokratik kültürel gelişimi ötelemekten, ardından iktidarını sarsmayacak biçimsel bir figüre indirgemekten kaçınmadı.
İşte rejim tartışması, yaşanan toplumsal, ekonomik, bilimsel ve iletişimsel dönüşüm nedeniyle bürokratik iktidarın ürettiği ve toplumsal tabanı bulunmayan bu paradigmada kırılma yaşanmasına işaret ediyor. Güncel tartışmalarının bu veriler ışığında okunması gerekir.
Bürokratik iktidarlarca siyasetten uzak tutulmaya çalışılan toplumun, tüm bürokratik apolitizasyon çabalarına rağmen, siyaset yapmaya başladığı yerde, rejim sorunu kaçınılmazdır. Çünkü tartışılan rejim toplumsal bir diyalektiğin eseri değildir ve ilk siyasal tepki, kaçınılmaz olarak rejimle hesaplaşma biçiminde gerçekleşecektir. Bu hesaplaşmanın güçlü bir toplumsal tabanının olacağı Türkiye örneğinde kanıtlandı sanırım.
Toplumsal siyasetin yarattığı 'birinci kırılma noktası', eşi türbanlı bir AKP'linin Cumhurbaşkanı olmasıdır. Esasen 1950 ile başlayan süreç, 1960 darbesiyle kesilmeseydi, 1965 ile başlayan süreç 1971, 1980 ve 1997 darbeleriyle kesilmeseydi, büyük bir olasılıkla "kırılma" yerine "evrim"den, dolayısıyla "normal" bir süreçten söz ediyor olacaktık. 1960 darbesi yapılmasaydı, sol siyasete yaklaşan CHP 1961 seçimlerinde güçlü bir toplumsal hareketle iktidara geleceğinden, iki güçlü siyasal eğilimin başat rol oynadığı demokratik bir sistemden söz edebilecektik. Sağlıklı refleksler verebilen toplumsal iradenin demokrasi dışı aktörlerce, yani siyasal alanda yasal ve anayasal meşruiyeti bulunmayan bürokratik oligarşilerce devre dışı bırakılması, toplumsal iradenin tepkisel görünüm almasının temel nedenidir.
Yeni süreçte siyaset yapan toplum, 2002 seçimleriyle siyaset dışı bürokratik iktidar eksenindeki sivil unsurları tasfiye ediyor, ardından Cumhurbaşkanlığını APK'li bir siyasetçiye teslim ederek, bürokratik iktidarın kendisinin tasfiye sürecini başlatıyor. Demokrasi dışı müdahale yaşanmazsa eğer, bu tablonun 'bir yönden' demokratikleşme ve Cumhurbaşkanı adayının ifadesiyle "normalleşme" süreci olduğunu siyasal ve sosyolojik açıdan kabul edebiliriz.
Sol tükendi
Ancak 'diğer yönden' ümitsizlik yaratan ciddi bir sorunla, bürokratik iktidarın Türkiye'de yarattığı en ciddi yıkımla yüzleşiyoruz. Türk toplumunda siyasetin sağ kanadı yüzde 80'lere varan meşruiyet tabanına dayanırken, demokratik siyasetin diğer kanadı olan "sol" tamamen tükenmiş durumda. 1921'de Mustafa Suphi'nin boğdurulması, 1948'de Sabahattin Ali'nin öldürtülmesi, Nâzım Hikmet'in düşünceleri ve sanatı nedeniyle 1950'ye kadar on yıllarca hapis yatmak zorunda kalması, 1960'a kadar sol hareketlerin tamamen yasadışı ilan edilmesi, 1961'den sonra geniş toplumsal tabana ulaşan solun partisi TİP'in kapatılması ve 1971 darbesiyle ezilmesi, 1980 darbesi ile sol jargonu hasbelkader ve yalnızca bir muhalefet aracı olarak ödünç alan CHP'nin dahi tüm sol hareketlerle birlikte yasadışı ilan edilmesi, kurumsallaşmış "sol" siyasal mücadele kültürüne engel oldu ve solu besleyen 'düşünsel dinamikleri' kuruttu. Bu sonucun, bürokratik iktidarın şeref hanesine yazılmaması düşünülemez herhalde. Sol siyaseti besleyen 'toplumsal dinamikler' çok güçlü olduğu halde, alternatif toplumsal muhalefet kanallarının bürokratik iktidarca kapatılması, sol muhalefeti sistem dışı partilerle, asgari bir 'özgürlük ve demokrasi' söylemini dile getiren merkez sağ partilere itmiş durumdadır. Çok önemli bir kısmı ise siyasal alana yansımayan toplumsal muhalefet aktörlerine dönüşüyor, seçimlere yabancılaşıyor.
Bu gerçek karşısında, son siyasal gelişmeleri demokratikleşme ve normalleşme olarak yorumlasak dahi, bunun anlık olduğunu, sol siyasal muhalefet yokluğunun yeni sorunlara yol açacağını ve ülkeyi 'ikinci kırılma noktası'na götüreceğini görmezden gelemeyiz. Yüzde 80'lere varan sağ siyasal iktidarı bugün için toplumsal siyasetin bir ürünü olarak içimize sindirsek dahi, toplumsal muhalefet yokluğunun, esasen bürokratik oligarşilere duyulan tepkiyle de güçlenen bu iktidarı kısa sürede otokratik ve süreç içinde faşizan eğilimlere sürüklemesi kaçınılmazdır. Bürokratik iktidarların demokratik bir kültürü garanti etmedikleri, aksine tükettiklerine ise az önce değinmiştik.
Bu nedenle vakit kaybetmeksizin, Türkiye'de sol siyasetin kısa sürede kendini besleyecek toplumsal dinamiklerle iletişim kurarak görünür hale gelmesi, toplumsal barış, sağlıklı çevre, sosyal adalet ve insanca yaşam için zorunludur. Demokratikleşme ve normalleşme ancak bu sayede sağlanabilir. Rejimi ideolojik öncüllerden arındırılmış özgürlükçü-demokratik ve laik bir yapı olarak tanımlıyorsak, rejimin güvencesinin, ancak ve ancak "sağ" ve "sol" kanatlarıyla dengeli demokratik bir siyasetin olabileceğini kabul etmemiz gerekir.
Rejimi koruma adına atılacak her antidemokratik adım, rejimin sonunu hazırlayacağı gibi, toplumsal barışı geri dönülmez biçimde bozacaktır. Siyaset sanatı yalnızca bir satranç oyunu değil, pirrus savaşı da değildir.