Yol göründü Kürtlere

Tayyip Erdoğan'ın İstanbul konusundaki açıklamaları epey tepki topladı. Başbakan, açıkça, diyordu ki, İstanbul artık bu nüfus yoğunluğunu ve ondan kaynaklanan diğer sıkıntıları taşıyamıyor.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Tayyip Erdoğan'ın İstanbul konusundaki açıklamaları epey tepki topladı. Başbakan, açıkça, diyordu ki, İstanbul artık bu nüfus yoğunluğunu ve ondan kaynaklanan diğer sıkıntıları taşıyamıyor. İyisi şehirdeki araba sayısına, plaka düzenine yeni kısıtlamalar getirmektir. Bir de şehirlere nereden geldiğini soralım insanlara, niye geldiğini, nereye, kimin yanına geldiğini, iş imkanını vs. Bu açıklamalar tepki topladı.
Daha önce de buna benzer açıklamalar yapılmıştı ve o zaman bir sosyal demokrat parti başkanı şiddetle isyan etmişti. Bunun Osmanlı modelini uygulamak anlamına geleceğini vurgulamıştı. Tabii, bu türden açıklamalara, eğer meseleyi yüzeysel olarak alırsanız, karşı çıkmak kolaydır. Akla ilk gelecek şeydir. O sosyal demokrat başkanın niye öyle sertleştiğini şimdi çok iyi anımsamıyorum. Ama, Osmanlı döneminde "mürur tezkeresi" diye bir uygulamadan haberdarız. Bir kentten diğerine giderken gelirken bu "geçiş belgesi" istenirdi. Osmanlı'nın göç, göçürme politikaları, iskan politikaları aslında başlı başına bir konudur. Yüzyıllarca toplumsal dengeleri korumayı bilmiş ve ustalıkla başarmış bir İmparatorluk yönetiminde bu olabilir. Oysa, başka özgürlükleri pek o kadar önemsemeyen Türkiye'nin 'seyahat özgürlüğünü' hem de bir 'Anayasal hak' olarak tadad etmesi karşısında insanlara kısıtlama getiren bir uygulama önerisine zıt gitmek galiba işin şanından!.. Burada bir başka gerçek de var. İnsanlar İstanbul'a ekmek aramaya gelirken niye geldin, nerede kalacaksın, ne yapacaksın gibisinden sorular sormak abesle iştigal. Son dönemlerin çeviri Türkçesiyle söyleyecek olursak 'arabayı atın önüne bağlamak' diyelim ve işin latife kısmını bırakıp biraz daha ciddileşerek bir şeyler söyleyelim.
Göçe köprü kurmak
Göç, Türkiye'nin ekonomik, politik ve kültürel yapısını belirleyen en önemli sosyolojik olgu. 1950'den, 1960'tan bu yana bu oluşum devam ediyor. Bugün bambaşka görüntüler kazanmış durumda. Kitleler yerlerinden yurtlarından kopup metropolitan alana geliyor. Baştan beri bu hareketin içinde bir 'bilinç' boyutu var. Göç, her ne kadar 'gönüllülükle' yapılsa da, iradi olsa da işin içinde göç eden insanın fark edemediği bir 'öte' boyut var. İnsan, elindeki imkan yetmediği için göç etmek zorunda kalıyor, bırakılıyor; kendisine yeni bir yurt aramaya başlıyor. Bu mekanizma Türkiye'de önce tarımın sonra sanayinin gereksindiği "ucuz işgücü" ihtiyacıyla işletildi. İnsanlar bu iki alanda yığıldı. Hareket eden kitleler uygun ve kararlı bir kentleşme politikasıyla bütünleşemediğinden meropolitan alan bir dönemde "utanılan gecekondu mahalleleri" ile çevrelendi. Bu kesimlerin ürettiği mikro sosyolojiler ise hep ihmal edildiğinden ortaya karmakarışık, garip yapılar çıktı. Uzun bir dönem bu yeni kentlilerin ya da yerleşik yabancıların bulundukları alanlardan çekilip geri döneceği umuldu, beklendi ve istendi. Olmayacak bir şeydi, olmadı!
Yalnız bir şey yapıldı. Göç nüfusunun en yoğun olduğu, modernitenin imkanlarından daha fazla pay alma talebinin doruğa çıktığı ve sosyolojik çevreyi meydana getiren İstanbul göçerlerinin bu beklentisini karşılamak için, orta sağ iktidarlar onları merkezle bütünleştirmek maksadıyla köprüler inşa etti. İstanbul'a yapılan ve bugün bütün fonksiyonunu yitirmiş olan Boğaz ve Fatih Sultan Mehmet köprüsü de, şimdi yapılmak istenen üçüncü köprü de bu maksatla ortaya atıldı, böylece biriken talebin patlaması engellendi. Ama 1990'lardan sonra sorunun niteliği önemli bir değişim gösterdi.
Göçün yeni halleri
1990'lara gelinceye kadar hiçbir düzeyde kimliğini tanımayan, gettolaşma kavramıyla ilgisi olmayan, kente direnmeyi aklının ucundan geçirmeyen göçer kavramı o tarihten başlayarak yepyeni bir gerçeklik kazandı. Artık yeni gelenler, şimdi yapılan birçok araştırmanın gösterdiği üzere, yerleşik alanın dışında ama içinde veya içinde ama dışında kalarak yaşamayı tercih ediyordu. Kuşkusuz hâlâ büyük kentle bütünleşme arayışı yoğundu ama gene de kimliğinin bilincinde olmak gibi bir sınır çizgisinin ayrımında olunması isteniyordu. Zaman zaman Gazi Mahallesi, Sultanbeyli gibi yerleşim alanları çok aykırı, hiç beklenmeyen sosyal patlama odakları şeklinde ortaya çıkınca, yönetimler bu meseleye yeniden eğilmek zorunda hissetti kendisini. Ne var ki, siyasal bilincin çok ilginç bir iç mekanizması ortaya bir hayli şaşırtıcı kurgular çıkarmıştı. O da şuydu: Siyaset, analizle strateji arasında sıkışmıştır daima. İkincisi, siyasal olarak izlenen bir politika, her zaman sistematik bir planın görünür, izlenir dokusuyla bütünleşmeyebilir. Bir politika yaşanarak da oluşabilir. Önemli olan o politikanın ortaya getirilmesini hazırlayan örtük bilinç ve diğer itkilerdir.
'Kürt sorunu'nu göçürmek...
Buradan bakınca göçün 1990 sonrasındaki anlamı netleşiyor: Devlet özellikle Güneydoğu Anadolu kaynaklı bir göçü şiddetle istedi. Özellikle son dönemlerde Irak sorunu, Kuzey Irak Kürt devleti, PKK gibi sorunlar nedeniyle ne olacağı büsbütün belirsizleşmiş bir bölgeye yatırım yapmak işine gelmediği gibi, bölgenin tükettiği kaynaklar daha çok askeri amaçlıydı. Üstüne bir de ekonomik yatırım hem kısa vadeli getirisi açısından uygun (feasible) değildi hem de orada yerleşik nüfus bir tehlike (!) arz ediyordu.
Bölgede kaldıkça bu nüfusun politik motivasyonu çok sert ve keskin bir kimlik anlayışıyla bütünleşiyordu. Etnik kimlik, politika üretiminin tek aracı durumundaydı. Oysa bu nüfus büyük kente göçseydi orta, hatta kısa, vadede 'asimile' olacak, modernleşme ihtiyacı ve süreci içinde kimlik odaklı siyaseti terk edecek, 'bütünleşme' yoluna girecekti. Kaldı ki, bu yeni yerleşenlerin politik mobilizasyonu da kolaydı. Türk siyasetinin egemen politik dürtüsü olan popülizm ve rantiyelik onları kontrol altında tutmak ve yedek kuvvet haline getirmek için kolaylıkla uygulanabilirdi. Göçer mahallelerine rant sağlamak bey kesesinden hovardalık etmekle neredeyse eşanlamlıydı. Öyle de oldu! Çok önemli bir nokta daha var ki, işte o nokta bizi Erdoğan'ın son açıklamasına getiriyor.
Kürtlere yeni istikamet
Gerek 2002 genel gerekse 2003 yerel seçimlerinde AKP Çanakkale'den Antalya'ya kadar inen kıyı şeridi dışında bütün Anadolu'yu kazandı. Ortada muhalif bir deniz çizgisi var. İstanbul ki, çıkardığı milletvekili sayısıyla akıl almaz bir Anadolu coğrafyasının büyüklüğüne eşittir, hemen hemen bütünüyle kontrol ediliyor bu parti ve siyaset tarafından. Sermaye ve ideoloji ilişkileri bu kentsel coğrafyada tam bir bütünlük ve uyum içinde işliyor. Oysa İstanbul dışı tam bir kaos ve meçhul.
Öte yanda Güneydoğu Anadolu'nun hâlâ göçürülmesi gerekiyor. Oradaki nüfus yoğunluğu da nüfus artış hızı da geleceğe dönük sorular, eğer sorunlar değilse! Bizzat Erdoğan'ın 'Kürt sorunu vardır' sözünü Diyarbakır'da etmesinden sonra köprülerin altından çok sular aktı ve mevcut iktidar o bölgeyi terk etti. Bugün Güneydoğu Anadolu'ya çivi bile çakılmıyor. Makro politikaları, planlaması, reel sektöre dönük tutkusu bulunmayan bir iktidar, sorunları sadece efektif kapital hareketleriyle çözmeyi öngörüyor, uyguluyor ve sürdürecek. Öte taraftan Türk siyaseti rasyonelleşemiyor. Şaşırtıcı ve acıklı bir biçimde, siyaset, model ve metod olarak gerileyerek büsbütün premodern, feodal ilişkilere yaslanıyor. Bu iki koşula bir de Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgedeki iç iktidar çatışmaları eklenince hükümet 'her derde derman' çözüm olarak Güneydoğu'nun 'boşal(tıl)masını' görüyor. Ama İstanbul'a değil!
İstanbul'a değil; mevcut iktidar ve ideolojisine muhalif diğer mıntıkalara, İzmir başta olmak üzere Batı hattının diğer kentlerine ve kent büyüklüğüne erişmiş kıyı kasabalarına. Örnek de var: Bodrum, Marmaris ve daha birçoklarının barındırdığı Kürt nüfusu! Böylece bir taşla kaç kuş vurulmuş olacak. Zaten Özal da 1990'ların başında yaptığı ve çok alıntıladığım, çok gönderme yaptığım bir mülakatında aynı çözümü insiyaki olarak bulmuş ve bir yol gösterici olarak işaret etmişti.
Erdoğan'ın söylediklerinin altında yatan bunlardır. Buna bir de kendisine dönük maddi değer üretemeyen dolayısıyla ekonomik göstergeler açısından sıfırlanmış bir İstanbul bütçesiyle maalesef tarihin gördüğü en beceriksiz belediye başkanının çaresizliği eklenince bu kent mevcut iktidara karşı bir tehdit olarak bile algılanabilir. Ayrıca mevcut göçer nüfusuna eklenecek yeni bir birikim burayı da kontrolden çıkarabilir. Çözüm gerçekten İstanbul dışıdır. Göç durdurulamayacağına göre, İstanbul tıkandığına göre başka ne düşünülebilir ki?
Mesele budur! Yoksa Erdoğan da İstanbul'a dönük önerilerinin bir kıymet-i harbiyesi olmadığını bilir. Asıl iş onun söylediklerini algılamayan, yorumlayamayan siyaset bilincidir. Öte yanda bir toplumun sorunlarının, hem de en önemlisini, bu şekilde gelip geçici, kaba çözümlerle aşmaya çalışması modernleşmemizin de siyaset anlayışımızın da boyutlarını gösteriyor. Eğer bir 'Kürt meselesi' varsa işin içinde, bunlar da var; bilinmesi gereken de bu!