Yürüyüşler, demokrasi ve kadınlar

Ankara'da başlayan, İstanbul'la devam edip öteki kentlere de yayılan Cumhuriyet yürüyüşleri ile ilgili olarak epeyce yorum yapıldığını biliyoruz.
Haber: MERYEM KORAY / Arşivi

Ankara'da başlayan, İstanbul'la devam edip öteki kentlere de yayılan Cumhuriyet yürüyüşleri ile ilgili olarak epeyce yorum yapıldığını biliyoruz. Çoğunlukla halkın laiklik ve demokrasiye ilişkin kararlılığının sokaklara dökülmesi olarak yorumlansa da, bu yürüyüşleri bindirilmiş kıtalar olarak niteleyenler de oldu, askeri muhtıra ile birleştirip ayrıcalıklarını kaybetmek istemeyen orta sınıfların isyanı olarak görenler de. Aslında iki Türkiye gerçeği bu yorumlarda da ortaya çıktı ve öyle anlaşılıyor ki, farklılıklarımızı birarada tutacak değerlere ve ilkelere ilişkin anlayışımızda bölünmeler iyice su yüzüne çıkmış durumda; kaygı yaratan da bu. Laiklik, demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi ilke ve değerler üzerinde anlaşacak mıyız, yoksa her gün yeniden ve kendimize göre tanımlamak arayışında mı olacağız sorusu karşımızda.
Türkiye zaten bu konularda yetersizlikleri bilinen bir ülke, öte yandan AKP iktidarının bu konuda yarattığı kaygılar da hiç öyle omuz silkecek cinsten değil. İstenen sandık demokrasisiyse AKP iktidarı demokratik bir sonuçtu, ancak demokratik açılımlar getirecek bir sonuç olmayacağı daha baştan belliydi. Partinin dayanakları, yapısı ve işleyişi bir yana Başbakanın, iktidarının ilk aylarında "ben iktidarı kimseyle paylaşmam" demeci aslında rotayı çizmişti. Buna karşın medya ve birçok aydın, birçoğu da iyi niyetle, belki hiçbir hükümete göstermediği toleransı bu hükümete gösterdi. Oysa bugün geriye baktığımızda bu hükümetin, hükümet ve parti ilişkilerini birbirinden ayırdığı, dar kadrolar veya cemaatçi ilişkiler dışına çıktığı, ülke yönetiminde diyalog ve danışma anlayışını güçlendirdiği, hukukun üstünlüğü ilkesini önemsediği söylenebilir mi? Yoksa bu ülke, "ben bilirim, ben yaparım" mantığının doruğa çıktığı bir deneyim mi yaşadı? Sürekli olarak, öteki partiler daha mı farklıydılar diye de rahatlayamayız. Bir şeyleri öğrenmek, daha olumlu deneyimlere doğru yol açmak zorundayız. AKP iktidarı bu açıdan bir kazanç mıdır, kayıp mı? Soru bu.
Bu nedenle bugün sokaklara dökülen ve toplumun önemli bir kesimini temsil eden kalabalıklara bakıp, bu tepkileri askeri muhtırayla ilişkilendirmek yerine sağlıklı bir demokrasi ve siyaset özlemi ve talebiyle bütünleştirmek bana daha anlamlı geliyor. Hasan Bülent Kahraman'ın geçen hafta Radikal İki'deki yazısında dediği gibi, Türkiye'de, "bu askeri müdahalenin öncesinde ve ötesinde" bir demokrasi sorunu vardır ve halkın cumhurbaşkanı seçimiyle galeyana gelen bu tepkisini, genel olarak siyasetin ve demokrasinin işleyişinden duyduğu kaygılarla bütünleştirmek de çok yanlış olmasa gerek. Kısacası bu yürüyüşlerin çıkış noktasına ve söylemine bakıp, örneğin bu kalabalıklar yüzde 10 barajının kalkmasını isterler miydi diye sormak ve sonra "cık cık" demek mümkün. Ama bu tepkilerin yorumlanması biraz da bizim niyetimize bağlı.
Örneğin bu hareketlenmenin ilk adımda, laikliğin ve demokrasinin korunması adına AKP karşısında toparlanmış bir merkez sağ ve merkez sol istediği ortada. Fakat bu toparlanma ile herhalde yine biçimsel bir demokrasiyi, yine parti başkanlarının iki dudağı arasında belirlenmiş bir siyaseti ve parti örgütüyle sınırlanmış bir siyaset anlayışını kast etmiyorlar. Laiklik ve demokrasi vurgusunu dar anlamda yorumlamak özellikle siyasal partilerin çok işine gelebilir; büyük olasılıkla öyle de yapacaklardır. Ancak toplumun kendisi için, yükselen bu tepkileri Türkiye'deki siyasetin demokratikleşmesi yolundaki istem ve demokratik açılımlara yol açacak bir potansiyel olarak anlamlandırmak daha doğru olsa gerek.
Vurgulamak istediğim bir ikinci konu daha var: O da bu yürüyüşlerin kadınlar açısından anlamı. Örneğin toplantılarla ilgili çok şey söylense de, bu yürüyüşlerdeki kadın potansiyelini siyasetteki tablo ile karşılaştırmak, kimsenin aklına gelmedi. Tabii öncelikle mitingler sırası ve sonrasında kadınlar böyle bir bağlantı kurmadılar. Oysa bunca kadının laiklik ve demokrasi istemini dile getirirken, kendilerini hukuken değilse de fiilen dışlamış bu ülke siyasetini gündeme getirmeleri ya da demokrasi talebiyle cinsiyet ayırımcılığını yapmayan bir demokrasiyi gündeme getirmeleri gerekmez miydi? Biliyorum, öncelikleri farklıydı... Yine de büyük ölçüde arkasında kadınların yer aldığı, düzenlediği ve katıldığı bu mitinglerin laiklik ve demokrasiyi vurgulaması gibi, "kadın açısından temsil zaafını aşmış bir demokrasi ve siyaset" istemini dile getirmesi anlamlı olabilirdi diye düşünüyorum. Ayrıca bugünkü siyaset ve parti anlayışı, siyaset yapış biçimi değişmeden, gerçekte demokrasi meselesinin çözülemeyeceğini bilmiyorlar mı kadınlar? Kuşkusuz biliyorlar ve kuşkusuz demokrasi isterken kadınların yer almadığı bir demokrasi ve siyaseti savunmuyorlar.
Oysa tam da demokrasi istemleri yükselirken söylenmesi gereken bir şeydi, cinsiyet ayırımının bunca büyük olduğu bir siyasal yapı içinde demokrasinin olamayacağı. Bu nedenle seçim kararı verildiğinden beri ben, 'yürüyüşler-kadın-demokrasi' ekseninde dolanıp duruyor ve kadın hareketi için şimdi bu eksende bir de 'kadın ve demokrasi' gündemini yaratmanın uygun zamanıdır diye düşünmeden edemiyorum. Bu noktada da seçim yaşının 25'e çekilmesinin nasıl demokratik bir adım olarak pazarlandığı aklıma geliyor ve siyasal partilere, "demokratik bir adım atmak istiyorsanız, buyurun kadınlara yer açın beyler" demek istiyorum. Gerçekten asıl demokratik adımlardan biri barajın indirilmesi ise, buna eşdeğer bir adım da -yasal değişikliği beklemeden, aslında buna gerek de yok- tüm partilerin, özellikle de ilkesel açıdan sol partilerin, fermuar sistemi denilen sistemle üst sıralarda erkeklerin yanı sıra kadınlara yer vermeleri olabilir. Bu adımın yalnız kadınlar için değil, daha da çok demokrasi için anlamlı ve gerekli olduğunu da bilmek gerekiyor. Biliyorum koltukların bırakılması hiç kolay değil, hele kadınlar erkeklerin gölgesi veya vesayetini kabul etmiş görünürken. Ancak kadınların son olaylarla ilgili olarak gösterdikleri duyarlılıkla, erkeklere "ilelebet sizin adınıza siyaset yapmamı beklemeyin" mesajı verdiklerini de görmek doğru olur. Şimdi siyasal partilerin buna nasıl yanıt vereceklerini bekliyorum
Eril siyaset
Siyaset her yerde eril bir alan, bu biliniyor; Türkiye'de ise yalnız alan değil, siyaset anlayışı, ilişkileri, işleyişi eril; kısacası "kopkoyu bir erillik" egemen siyasette. Nerede güç varsa oraya bakın hepsindeki tablo aynı; bir erkekler ordusu. Şimdi bu tabloyu değiştirmenin zamanıdır. Bugün demokrasi istemini yükselten kadınların, kendilerinin dışlandığı bir siyasete bundan sonra demokrasi olarak bakmayacakları, demokrasiden söz eden erkeklerin bu söylemini hiç de inandırıcı bulmayacaklarını düşünmekte fayda var. Öte yandan siyaseti, her erkeğin bir küçük orduya sahip olduğu, bu orduların da bir başkumandana bağlandığı bir yarışma olmaktan çıkarmak, siyaseti, yapısı ve işleyişiyle toplumsal ilişkiler ve beklentilerle buluşturmak gerek. Bu toplum taraflar arasındaki mücadele veya yarışmada artık hakem olmak değil, ihtiyaçları, sorunları ve beklentileriyle siyasetin öznesi olmak istiyor. Bu nedenle bugün yaşanan krizler, yalnız temsil krizini değil siyaset ve sistem krizi de yaşandığını gösteriyor. Siyasal yapı ve işleyişle ilgili söylenecek ve söylenen çok şey var da, bunu kadınlar mı değiştirecek diye bir soru da kaçınılmaz. Kuşkusuz kadınların siyasete katılımıyla birlikte otomatik bir değişim beklenemez; ancak iktidar ve gücün kadınlarla paylaşımı bile eril zihniyetin az çok değiştiğinin bir göstergesi olarak anlamlı.
Özetle yaşadığımız gelişmeleri, hem demokrasi hem de kadınlar adına hayra yormak mümkün ve bizden de bu bekleniyor diye düşünüyorum. Bu nedenle de, genel olarak kalıplaşmış ezberleri bozmak adına kendine bir işlev düştüğünü düşünen aydınların şimdi bir de kendi ezberlerini gözden geçirmeleri iyi olacak gibi geliyor. Bu yürüyüşler ve toplumsal tepkiler nasıl ortaya çıkmış olurlarsa olsunlar bunları ne milliyetçilik ve laikçilik gibi dar kalıplar içine sıkıştırmak, ne de şu veya bu partinin birleşmesi isteminden ibaret saymak doğru görünüyor. Aksine bu yükselişi Türkiye'de demokrasinin güçlenmesi yolunda bir mecraya yöneltmek mümkün ve doğru; bu ülke insanına da bu düşüyor.
MERYEM KORAY: Prof. Dr., Yıldız Teknik Üni.