Yüz bin çocuk, bin kreş...

Neredeyse 20 yıldır mesleğim gereği -yaşamım gereği demek daha doğru- çocuklarla yaşıyorum. Sabahları kendi çocuklarımı uğurlayıp çoğu zaman yollardaki okul çocuklarına selam vererek, ağızlarına kadar çocukla dolu hastanelere çalışmaya gidiyorum.
Haber: ŞÜKRÜ HATUN / Arşivi

Neredeyse 20 yıldır mesleğim gereği -yaşamım gereği demek daha doğru- çocuklarla yaşıyorum. Sabahları kendi çocuklarımı uğurlayıp çoğu zaman yollardaki okul çocuklarına selam vererek, ağızlarına kadar çocukla dolu hastanelere çalışmaya gidiyorum. Bazen odama girerken onlardan birine -elinde kan şekeri takip defteri, çantasında insülin kalemi olan birisine- rastlıyorum. Annesi bana "Sizi görünce çok iyi oluyor, o gün sınavlardan hep yüksek not alıyor" diyor. Gözlerimi kaçırıp ona sarılıyorum, bütün acılarım hafifliyor. Sonra annelerin çocuklarının yatağının kenarında sabahladığı hasta odalarına giriyorum ve her defasında insanların ama en çok da çocukların "belini büken" yoksulluğun o ağır yüzüyle sersemliyorum. Biz çocuk doktorları, bir çocuk hasta olduğunda ya da öldüğünde tıbbi istatistiklere girmesi için dosyalara ya da ölüm raporlarına bir tanı yazarız: Pnömeni, menenjit, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonlarına bağlı böbrek yetmezliği vs. Oysa çoğumuz Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre ülkemizdeki çocukların üçte birini risk altına sokan yoksulluğun birçok hastalığın esas nedeni olduğunu biliriz ama bunu yazmayız. Örneğin beslenme yetersizliğine bağlı immün yetmezliğin (Nutritional immun deficiency syndrome- NAIDS) AIDS'den çok daha yaygın olduğunu, okul öncesi çağdaki birçok öldürücü enfeksiyon hastalığının gerisinde yoksulluğa bağlı kötü bakım olduğunu biliriz. Aslında hastane odalarında hissedilen koku esas olarak yoksulluğun kokusudur ve bunu yoksul evlerine bir kez uğramış olanlar hemen tanır.
Yoksulun evi
Kentlerin varoşları yoksulluğun cehenneme çevirdiği daracık evlerle doludur ve o evlerde doğan bebeklere bakarak toplumun çaresizliğini anlamak mümkündür. Birkaç yıl önce yayımlanan 'Yoksulluk Halleri' kitabında "Yoksulun Evi"ni anlatan Ersan Ocak'ın belirlemelerine göre yoksulların evleri şehre uzaktır; bu uzaklık hem fiziksel hem de kültüreldir. Evler kadının mahkumiyet mekânıdır ve kadınlar bitip tükenmeyen ev işlerini yaparak evde kalanların bakımı sağlarlar. Yoksulların evleri genellikle sağlıksız çevre koşulları içinde yer alan kalitesiz binalardır. Bir başka deyişle fenni ve sıhhi olmayan evlerdir. Evler defalarca yıkılıp yeniden yapılır. Eşya ya yok denecek kadar azdır ya da çok fazladır. Oda sayısı yetersiz, hane nüfusu kalabalıktır. Sayılabilecek daha birçok özelliği nedeniyle yoksulların evleri, çocuklar için hem sağlıksız bir fizik çevre sunar hem de bu evlerin bulunduğu mahalleler çocukların erken yaşta sağlıksız davranışlara (sigara tiryakiliği, şiddet, erken ve güvenliksiz cinsel ilişki vb.) yönelmesine neden olur. Kendi yaşıtları oyun çağını kreş ve anaokullarında "erken çocukluk çağı eğitim programları" görerek geçirirken, yoksul çocuklar her şeyi anneleri ve kendilerinden büyük kardeşlerinden öğrenirler. Bu evlerin anneleri çoğu zaman başka evlere temizliğe gider ve kendi evine "tükenmiş" olarak döner. Çoğu sinirli ve depresyondadır. Bu nedenle yoksul evlerinde hem anne hem de baba şiddeti daha yaygındır.
Son yıllarda giderek birçok kesimde konuşulur hale gelen ama sonuç alıcı yaklaşımların henüz ufukta görünmediği "çocuk yoksulluğu" sorununun en can alıcı yanını, yoksulluğun zararlarından çocukların nasıl korunacağı oluşturuyor. Hiç kuşku yok ki en samimi yaklaşım yoksulluğun ortadan kaldırılması yani yeryüzü için en önemli tehdit haline gelen ekonomik eşitsizliğin düzeltilmesidir. Ama yine hepimiz bunun yakın zamanda gerçekleşmeyeceğini biliyoruz. O zaman dikkatlerimizi giderek "kötü baba" haline gelen ve "çocukluğu" bir bütün olarak tehdit eden ekonomik politikalardan korumaya yoğunlaştırmamız gerekiyor. Bu yıl içinde UNICEF öncülüğünde düzenlenen konferansta bu konularda birçok ayrıntılı öneri sunuldu ve esas olarak da UNICEF Türkiye Temsilcisinin sözleriyle "Çocuklara ve insan haklarına yatırım yapmanın iyi bir siyaset olduğu" üzerinde duruldu. Bir başka deyişle çocuklara yönelik sosyal harcamaların artırılmasının en önemli adımlardan birisi olduğu vurgulandı.
Ben de bütün bu büyük sözler nasıl yaşama geçirilebilir diye kafa yorarken, kentlerdeki kreş ve gündüz bakımevlerinin neredeyse hepsinin ekonomik düzeyi iyi olan kesimlerin yaşadığı yerlerde olduğunu ve buralarda yoksul evlerin çocuklarına, yani iyi beslenseler, iyi eğitilseler su verilmiş çiçekler gibi canlanacak o "kuru" çocuklara rastlamanın mümkün olmadığını düşündüm acıyla. Ülkemizde 1-6 yaş arasında yaklaşık 2.5 milyon çocuk var. Bunların üçte biri yoksulluk riski altında ama günde iki doların altında geliri olan yaklaşık 100 bin çocuk en yoksul ve incinebilir kesimi oluşturuyor. Biliyorum benimki bir düş ve pek kimse
-özellikle de sosyal politikalara yön verenler- bu öneriye "dudak kıvıracak" ama bu 100 bin çocuk için kentlerin varoşlarında 1000 kreş açılabilir mi, hatta bu kreşlerde uygun bir eğitimden sonra o çocukların anneleri de çalışabilir mi diye düş kuruyorum günlerdir.
Yani acaba diyorum 2007'de "para kazanma hırsının yok ettiği iyilik ve dayanışma" adına böyle düşü gerçeğe dönüştürecek bir inisiyatif başlatılabilir mi? Örneğin şehirlerdeki billboardların gelirleri bunun için kullanılabilir mi? Yani yeni yıla girmişken bu ülkede hakiki ve yeni bir şey yapılabilir mi? Ne dersiniz?. Bence olmaz demeyin ve birlikte "umudu dürtme"nin bir yolunu bulalım.
ŞÜKRÜ HATUN: Prof. Dr., Kocaeli Üni.