Yüz etiği, can sıkıntısı, işkence ve politika ötesi

Nedir insan yüzünü anlamlı kılan nitelikler? Sosyal bilim tartışmalarında, özellikle etik olarak 'yüz' nereye oturuyor? Yüz, kurulu etikle nasıl bir ilişkilenme tarzı içindedir?
Haber: ALİ RIZA TAŞKALE / Arşivi
BÜLENT DİKEN / Arşivi

Nedir insan yüzünü anlamlı kılan nitelikler? Sosyal bilim tartışmalarında, özellikle etik olarak 'yüz' nereye oturuyor? Yüz, kurulu etikle nasıl bir ilişkilenme tarzı içindedir? Bu ve benzeri sorulara cevap vermezden önce, şunu belirtmek yerinde olacak: Yüz, kişiyi kurulu etiğe bir istisna yapmaya/yaratmaya zorlar. Antigone için, bu eylem -kanunlara karşı bir eylem olmasına rağmen- kardeşini gömmekti. Nazi Almanya'sında ise bir Yahudi'yi saklamak, 'par excellence' bir etik/politik eylemdi. Peki, bugün istisna etiğine eşit olan şey nedir? Kişi istisna durumuna nasıl bir istisna yapabilir? Bu husus, bu bağlamda, Irak'taki işkence skandalının faillerinden birkaçının Iraklı tutuklularla "yalnızca oyun oynadıklarını" iddia etmelerini anlatıyor aslında. Peki, böylesi bir oyunun sebebi neydi, bunları hiç düşündük mü? Skandalın ertesinde yayımlanan belgelere göre bu, sadizmin, eğlencenin ve can sıkıntısının zehirli bir karışımıydı. Amerikan işkence muhafızlarının "canı sıkılmıştı".
'Can sıkıntısı'... Nedir can sıkıntısı? Neden sürekli başımızda bir karabasan gibi dolaşır? Can sıkıntısı gerçek bir duygu mudur? Bu soruya verilebilecek en mantıklı cevap, can sıkıntısının gerçek bir duygu olmadığı, aksine duygu boşluğunda ortaya çıkan bir durum olduğudur. Can sıkıntısı bitmeyen bir bekleyiştir. Ne beklediğini, ne istediğini bilmeyen, bilse dahi 'söyleyemeyen' insanın kendine ve etrafındakilere uydurduğu bir yalandır. Çevreyi rahatsız eder. Sürekli bugün tuşuna basıp basıp çıkanlara bezgin gözlerle bakmak ve aslında aranılan şeyin o tuşun altından çıkamayacağını da içten içe bilmektir. İlgi isteğidir, kişisel beklentilerin doruğa ulaştığı anlardan biridir, sonu gelmeyecek bir gereklilik olarak yalnızlığa kaçıştır, kendini tüketecek düzeyde bir hırçınlıktır, olmak istenen şey için insanları çekiştirip durmaktır. Can sıkıntısı, asla doğru insanlardan gelmeyen ilgidir.
Bu noktada Heidegger'e kulak verelim: "Mesela, bizler küçük, yalnız bir tren yolunun yavan istasyonunda oturuyoruz. Sonraki trenin gelmesine daha dört saat var. Çantamızda bir kitabımız var, yine de okuyacak mıyız? Hayır. Ya da bir sorun dolayısıyla birtakım sorular düşünecek miyiz? Bunu yapamayacağız. Oradaki tarifeleri ya da bu istasyondan daha önce haberdar olmadığımız öteki yerlerdeki istasyonlara olan uzaklıkları veren tarifeyi okuruz. Saate bakarız, saatin yalnızca 15 dakikası geçmiş. Sonra ana caddeye çıkarız. Bir yukarı bir aşağı yürürüz, sanki yapacak bir şeyimiz varmış gibi. Ama bunun hiçbir faydası yok. Sonra yoldaki ağaçları sayarız ve tekrar saatimize bakarız. Son baktığımızdan bu yana tam olarak beş dakika geçmiş... vs".
Tren istasyonundaki kişinin yaşadığı bu bırakılmışlık veya terk edilmişlik, çevremizdekilerin bize kayıtsız kaldığı, aynı zamanda bizlerin hiçbir eyleme geçme olanağımızın bulunmadığı, bizi çaresiz bırakan ve bizim onlardan kendimizi kurtaramadığımız can sıkıntısının temel deneyimidir. Çünkü sıkılmak, tutsak alınmak gibidir. Böylesi bir can sıkıntısı, tam da bu noktada, insan ve hayvanın beklenmedik bir şekilde yakınlığını da gözler önüne serer. Çünkü Agamben'e göre, canı sıkılan insan, kendisini hayvan esaretine 'en yakın yakınlığın' içinde bulur. İkisi de, en düzgün halleriyle yakınlığa açıktırlar, ikisi de inatla kendini reddeden bir şeye bütünüyle teslim olurlar.
Yine de, can sıkıntısı, paradoksal bir şekilde, kendinde bir olmama potansiyeline sahip olan bir varlık potansiyeli (Dasein) olasılığını beraberinde getirir. Başka bir deyişle, söz konusu olan 'yakınlık', insanın aynı zamanda kendisini hayvandan uzaklaştıran bir potansiyeldir. İnsanoğlu/insan kızı böylece, hayvanlığını askıya alarak, bir istisna bölgesinde yaşamın ele geçirildiği ve terk edildiği 'özgür ve boş' bir mıntıkaya kapılarını açabilir. Burada en açık haliyle, insan ve hayvan arasındaki niteliksel fark da kendini açığa vurur: Hayvan, kesinlikle, çevreyle olan bağını kopararak, böylesi bir askıya almanın imkânsızlığı tarafından tanımlanır. İnsan, öte taraftan, insandır, çünkü kendisine bağlı olmayabilir, böylesi bir askıya almanın imkânsızlığı tarafından tanımlanmayabilir. Yine Agamben'e göre, yoğun bir can sıkıntısı anında, insan çevre ile olan bağını askıya alarak kendini riske atabilir. Böylece dünya sadece 'ilişkisizlikte' açık hale gelir. Yaşanan ise yoğun bir can sıkıntısı anında, bu ilişkisizliğin çıplak sonucu olarak işkence olur. Yani ilişkisizlik, işkencenin temel besleyenidir.
Politika nedir?
Burada kritik önerme, bu 'çevrenin' askıya alınması vasıtasıyla, insanın yüz ile ilişki kurabileceği, dolayısıyla yüz etiğinin anlamlı hale geleceğidir. Bu tam da, işkencecilerin yapamadıkları ve belki de hiç yapamayacakları şeydir. Çünkü zaten işkencecinin işkence yaparken sakındığı da mağdurla yüz yüze gelmektir, o ya kendi yüzünü ya da işkence ettiğinin yüzünü örter. Bu durumda en kötüsü, işkencecilerin işkence görenlerle olan sapkın arzularını veya 'bağlarını' askıya alamamış olmalarıdır. En iyisi ise, yalnızca 'işlerini' yapmış olmaları, komutanlarının emirlerini askıya almada başarısız olmalarıdır.
Kanunlar, kanunların askıya alınması arasındaki 'ilişkiselliğin askıya alınması' olarak tanımlandığı için, bir istisna etiği şeklindeki 'yüz yüze erdem', bireysel eylem şeklinde bir ayaklanma olarak kalır. Fakat ilişkisizlik, kurulu etik 'codexlerden' (eski ya da kutsal bir kitap şeklindeki) sapma ile politik bir bağlantıya nasıl sahip olabilir? Politika ötesinin hakim olduğu günümüz koşullarında politikasızlık, eleştiri ve eylem arasındaki bağlantının ortadan kaybolması anlamına geliyor. Yani, eleştiri ve teröre karşı savaş arasındaki ilişki politik bir sorundur, bir eylem sorunudur, sadece epistemolojik bir sorun değildir. Televizyonda Ebu Garib'te tutulan insanları izlerken şoke olabiliriz, işkence gören gençleri seyrederken irkilebiliriz fakat bu durum, bağlılığı hiçbir şekilde garantilemez. Bu tür durumlarda, uzaktaki ötekilere kayıtsız kalmak kolay bir seçenektir ve ahlaki bağlılığı gerçekleştirme olasılığı zayıftır. Böylesi bir anda, politik meseleye politika ötesi çözüm haline gelen etikten kaçınmak için, bir ayaklanma hareketi olarak 'yüz' ve politik bir çizgi olarak insan hakları arasındaki kararsız ve belirsiz bir mıntıkada bulunan 'siyaset'i düşünmek gereklidir. Diğer bir deyişle, görev tekillik (yüz) ve kolektivite (siyaset) arasında köprü kurmak, sunum ve temsili birbirine bağlamaktır. Yani Bauman'ın deyişiyle, "siyaset (parti, agora, ...), tekilliği aşmak için gereklidir ve aynı sebeple, tekillik (sınıf, kaçış...) politik bir dile tercüme edilebilecek etik deneyimlerin üretimi açısından vazgeçilmezdir".
Bitirirken şunlar söylenebilir: Toplumsal hayattaki sahte duygulanma biçimlerinden biri olan can sıkıntısı, politikayı reddettiği için politika ötesidir, yüz yüze erdemin düşmanıdır, işkencenin besleyeni olan ilişkisizliğin olanağıdır, toplumsal alanın sınırlılığını kaybetmesinin sebebidir, gerçek anlamda hiçbir duygunun ortaya çıkmamasını sağlamaktır, yani 'politika'nın olmamasıdır. Bu anlamda, politika ötesi tam da politikanın sona ermesidir. Bu çerçevede, bir kişinin hayal edebileceği tek gerçek olay, evrenselliği yeniden canlandırmak ve en basit tanımıyla 'düzen kurmak' anlamına gelen politikanın vazgeçilmezliğini kabul etmektir. Çünkü politika toplumun ta kendisidir, yüz yüzeliktir, yüz yüze erdemin gerçekleştiği tarihsel ara yerdir, mümkün olan gerçekliğe yönelik bir gerçeklik duygusudur. Politika her şeydir, her şey...

BÜLENT DİKEN: University of Lancaster, öğr. üyesi

ALİ RIZA TAŞKALE: Hacettepe Üni., araş. gör.