Yüzleşme için yaşasınlar

Yüzleşme için yaşasınlar
Yüzleşme için yaşasınlar

12 Eylül darbesini yapan 5 generalden hayatta kalanlar Tahsin Şahinkaya (arkada) ve Kenan Evren in (önde) yargılanması 4 Nisan da başlıyor.

Türk-İslam sentezi iktidarının ebesi olan 12 Eylül 1980 darbesi, 4 Nisan'da yargılanmaya başlayacak. 12 Eylül gerçekten yargılanabilir mi?
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

16 Mart Cuma günü Beyazıt’ta, İstanbul Üniversitesi’nin tarihi kapısı önünde, 34 yıl önce arkadaşlarımızın katledildiği yerde yine buluştuk. Arkadaşlarımızın öldürüldüğü yere bıraktığımız geçici anıt, akşam saatlerinde ülkücüler tarafından tahrip edilmiş. Bu genç ülkücülerin ağabeyi Zülküf İsot’un 16 Mart 1978 Perşembe günü, saat 13.15’te üzerimize fırlattığı bomba gerçekten eline verilmiş, tutuşturulmuştu. Bir polis minibüsünün içinde çeşitli polis kontrol noktalarından geçirilerek Eczacılık Fakültesi’nin arkasına kadar gelen İsot’a bombayı sağlayan ise bir yüzbaşı idi. Yedi arkadaşımızın ölümüne, 40’tan fazlasının yaralanmasına yol açan İsot’un kendisi de daha sonra öldürülecekti. Bu katliamın arkasında faşist militanı, askeri ve polisiyle “devlet” vardı. O tarihlerde “Kontrgerilla” dediğimiz, daha sonra kod adının “Ergenekon” olduğunu öğrendiğimiz, son yıllarda adına daha çok “derin devlet” denilen örgütlenme sadece 16 Mart’ı değil, onun gibi pek çok katliamı ya düzenledi, ya düzenlenmesini kolaylaştırdı, ya düzenlenmesine yol verdi: 1 Mayıs 1977, Bahçelievler, Malatya, Kahramanmaraş, Sivas, Çorum ilk akla gelenler… Bu toplu katliamlarla sadece korku salınmakla kalınmıyor, süregiden devrimci mücadele, anti-faşist direniş “anarşi ve terör” olarak sunuluyor, toplumun her kesimi bir can güvenliği endişesine ve otorite arayışına sürükleniyordu. Ve sonuçta “anarşi ve teröre” son vermek, “huzur ve güveni sağlamak için” 12 Eylül 1980’de iktidara el koydular.
Evren’den Erdoğan’a...
12 Eylül sıradan bir askeri darbe değildi: Günün Soğuk Savaş şartlarında, NATO’nun bir “cephe ülkesi” olan Türkiye ’nin, bir şok tedavisinden geçirilmesinden sonra yeni bir kalıba dökülmesini, yeni bir kimliğe sokulmasını amaçlayan büyük bir operasyondu. Başta anayasa olmak üzere, yapılan çok çeşitli hukuki, siyasi, ideolojik ve kültürel düzenlemeler sonucunda gerçekten de yeni bir Türkiye yaratıldı. Bu, artık “Türk-İslam sentezi” üzerinde yükselen bir Türkiye idi. Kenan Evren’in yıllarca meydan meydan dolaşarak, müftü çocuğu olduğunu söyleyip Kuran’dan ayetler okuyarak yarattığı kendi suretinde bir Türkiye...
Daha sonra, 90’lı yıllarda “İslamcı” Refah Partisi’nin iktidara gelmesi 12 Eylül’ün sonucu, 12 Eylül’ün ürünüdür. 90’lı yılların sonlarında kendi yarattıklarını iktidardan uzaklaştırmak adına yapılan 28 Şubat postmodern darbesi ise AKP ’nin zuhur etmesinin koşullarını yaratarak, aslında 12 Eylül’ün başka bir versiyonu, farklı bir şekilde devamıdır. Ve bugün Türkiye gayet özel, orijinal bir Türk-İslam sentezi olan AKP iktidarı altındayken, Tayyip Erdoğan da kendi suretinde bir Türkiye yaratmaya soyundu. Gelinen noktada bunun Kenan Evren’in suretindeki Türkiye’den ne kadar farklı olduğu haklı olarak tartışılıyor.
Ama tarihin ironisi şu ki, bu Türk-İslam sentezi iktidarın ebesi olan 12 Eylül, 4 Nisan’da yargılanmaya başlayacak. Hazırlanan iddianamede 16 Mart da dahil olmak üzere, o dönemin katliamları 12 Eylül’e giden yolun köşe taşları olarak değerlendiriliyor. O dönemde, o katliamlarda binlerce mensubunu kaybetmiş 78 kuşağı elbette bu yargılamayı yakından izleyecek ve yanı başlarında toprağa düşen kardeşlerinin hesabını soracaktır. Bunun için sadece iki emekli generalin yargılanmasının yetmeyeceği biliniyor tabii. Böyle bir kapının açılmış olması, bir yargılamanın başlaması bir olanaktır ama gerçek bir yargılamaya, tarihsel bir hesaplaşmaya ve toplumsal bir yüzleşmeye doğru ilerletilmesi hiç de kolay olmayacak.
Bu yıl Newroz kutlamalarına izin verilmemesiyle yapılan provokasyon, Kürt hareketine kurulan “tuzak”, bu başlangıçla yetinilemeyeceğinin son kanıtı oldu. 18 Mart için yapılan kutlama girişimini engelleyen İçişleri Bakanlığı genelgesi “her milli ve dini gün kendi gününde kutlanır” diye yeni bir icatta bulundu. Geçen yıl Pazartesi gününe gelen Newroz’un 20 Mart Pazar günü kutlandığının herhalde unutulmuş olduğunu varsayan “devlet aklı”, kadın örgütlerinin 8 Mart Kadınlar Günü için Kadıköy’de 11 Mart Pazar günü miting yaptıklarını da önemsemedi, Eyüp Belediyesi tarafından 19 Mart Pazartesi günü Nevruz kutlamasına da aldırmadı. Nasıl olsa yasağa muhatap olan Kürtlerdi; tepki gösterecekler ve “suçlu” duruma düşeceklerdi. Nitekim bu kışkırtma ve keyfiliğin sonucunda meydanlar, sokaklar yangın yerine döndü, insanlar yaralandı, öldü. 

Gerçekten mümkün mü?
Ortaya çıkan bu tablonun AKP hükümeti tarafından öngörülmediği, hesaplanmadığı düşünülemez. Bir yandan büyük, kalabalık gösterilerin yapılması engellenirken, öte yandan Kürt hareketinin kriminalize edilerek saldırıya daha açık hale geleceği düşünüldü herhalde. İstanbul, Mersin gibi yerlerde valiliklerin önce verdiği izinleri sonradan geri alması, yasaklaması 90’lı yıllardaki Çiller hükümetinin “özel savaş” politikalarını hatırlatıyor. Bu yasaklamalar KCK tutuklamaları ve Uludere’de öldürülen 34 Kürt köylüsünün failinin meçhul kalmasının devamı, uzantısı olarak kavranmalı. Bu koşullarda 12 Eylül yargılanabilir mi?
Newroz yasaklamalarıyla doruğa çıkan baskı ve gerilim ortamına nasıl gelindiği hatırlandığında son aylarda hemen akla gelen ne kadar çok şey var? Hrant Dink davasını iki tetikçinin cezalandırılmasıyla sonuçlandıran, “derin devlet”e gidecek hiçbir izi sürmeyen ve devlet görevlilerini yargılamayan bir adalet sistemi, 12 Eylül’ü yargılayabilir mi?
Hocalı katliamını bahane edip “Hepiniz piçsiniz” diye haykırılan bir ırkçı mitingte konuşarak “kan dökmekten” söz eden bir İçişleri Bakanı’nın olduğu koşullarda, 12 Eylül yargılanabilir mi?
Onca uyarıya rağmen Sivas davasında zamanaşımının önlenemediği ve kararın da “milletimize hayırlı olsun” diye karşılandığı koşullarda, 12 Eylül yargılanabilir mi?
Hrant Dink ve Sivas katliamı davalarını protesto ederken Ahmet Şık ve Nedim Şener’in bir yıl sonra tahliye edilmesine sevinenlerin bile “Ergenekon güç kazanıyor” diye suçlanabildiği koşullarda, 12 Eylül yargılanabilir mi?
Nuray Mert, Ece Temelkuran, Mehmet Altan, Banu Güven gibi “AKP muhalifi” olduğu düşünülen gazetecilerin kovulduğu, işsiz bırakıldığı koşullarda, 12 Eylül yargılanabilir mi?
4 Nisan’da başlayacak yargılama sürecine güvenilemeyeceği açıktır. Sorunun sadece “adalet sistemi” ile bağlantılı veya sınırlı olmadığı, AKP’yi yüzde 50’yi aşan bir tarzda iktidara taşıyan bir toplumsal-ideolojik dalganın, 12 Eylül’le gerçek bir hesaplaşmaya, yüzleşmeye uygun koşullar yaratmadığı ortada. Dolayısıyla 12 Eylül’le ilgili açılan davanın gerçek, adil bir yargılamaya dönüşebilmesi bir toplumsal mücadele konusu, bir siyasi yüzleşme alanı olarak ele alınmalı. Böylesi bir yüzleşme için Kenan Evren ve arkadaşları, bu memlekete lazım! Onlar için şimdilik söylenecek şey şudur: Aman, sakın asmayalım, besleyelim!