Yüzleşmeye hazır mıyız?

1916 yıllarında yaşanan Ermeni olayları konusunda 26 binden fazla yazı yazıldığı söyleniyor.
Haber: AYŞE HÜR / Arşivi

1915- 1916 yıllarında yaşanan Ermeni olayları konusunda 26 binden fazla yazı yazıldığı söyleniyor. Ancak çoğumuz hâlâ 88 yıl önce neler olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Bildiğimiz, Ermenilerin büyük bir kısmının Türkiye Cumhuriyeti ile ciddi bir sorunu olduğu, bunun nişanesi olarak da her yıl 24 Nisan 1915'te Osmanlı ülkesindeki Ermeni komitelerinin kapatılarak 2345 yöneticisinin devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklanmasının yıldönümünü, "Ermeni Soykırımı"nın yıldönümü olarak andıklarıdır.
20. yy'ın başlarında Osmanlı İmparatorluğu'nun nüfusunun 17,5 milyon olduğu tahmin ediliyor ancak bunun ne kadarının Ermeni olduğu konusunda değişik rakamlar var. Bu sayı Ermeni Patrikhanesi'nin kayıtlarına göre 2,560,000 Fransızların Sarı Kitabı'na göre 1,555,000, İngilizlerin Yıllığına göre 1,056,000 iken Osmanlı Devleti'nin 1914 Yılı Salnamesine göre 1,221,850'dir. Ancak bu nüfusun Cumhuriyet'in ilk yıllarında 300 bine (bugün ise 50 bine) kadar düştüğünü biliyoruz. Anadolu 'nun yerli halklarından olan Ermenilerin nüfusundaki bu dramatik düşüşün nedenleri nedir? Ermeni tezi esas olarak Osmanlı İmparatorluğu'nun 1915-1916 arasında Ermenileri soykırıma tabi tuttuğu, bunu takiben de büyük bir nüfusun ülke dışına gittiği iddiasına dayanır. Türkiye Cumhuriyeti ise dönemin İttihat ve Terakki hükümetinin savunuculuğuna soyunur ve Ermenilerin I. Dünya Savaşı arefesinde Ruslarla işbirliği yaparak
"Osmanlıyı arkadan hançerlemeye" kalktıklarını, devlete karşı tehlike olmaktan çıkarılmaları amacıyla tehcire tabi tutulduklarını (yani zorla göç ettirildiklerini), bu göç sırasında da açlık, soğuk, yorgunluk, salgın hastalıklar, eşkiya saldırıları gibi nedenlerle "arzu edilmeyen" can kayıplarının yaşandığını söyler.
Tehcir, dönemin Başkumandan Vekili Enver Paşa'nın Dahiliye Nazırı Talat Paşa'ya 2 Mayıs 1915'te gönderdiği bir telgrafla, 20 Nisan günü Van civarındaki Ermenilerin isyanına ve Rus orduları ile işbirliğine atıfta bulunarak, Ermenilerin ya Rus sınırına sürülmesini ya da başka yerlere dağıtılmasını önermesiyle başlar. Durumu meşrulaştırmak amacıyla 27 Mayıs 1915'te çıkarılan dört maddelik Muvakkat Kanunda "tehcir" ve "Ermeni" sözcüklerinin yer almayışı resmi tezin savunma noktalarından birini oluşturur. Ancak kanunun 1. maddesi "devlet güçlerine ve kurulu düzene karşı muhalefet, silahla tecavüz ve mukavemet görülürse şiddetle karşı konulması ve imha edilmesini", 2. maddesi ise "silahlı güçlere yönelik casusluk ve ihanetleri tespit edilen köy ve kasabaların başka mahallere sevk ve iskan edilebileceğini" söyleyerek idarenin kararlığını gösteriyor. Sonuç olarak 9 Haziran 1915 ile 8 Şubat 1916 arasındaki altı ay gibi kısa bir dönemde Erzurum, Van ve Bitlis vilâyetlerinden zorla çıkarılan Ermeniler, Musul'un güney kısmı ile Zor ve Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermeniler ise Suriye 'nin doğu kısmı ile Halep'in doğu ve güneydoğusuna nakledildiler.
Göçe kaç kişi tabi tutuldu ve göç sırasında kaç kişi öldü? Osmanlı istatistiklerine göre tehcire tabi bölgedeki toplam Ermeni nüfusu 811,085 kişidir. Nitekim Osmanlı Dahiliye Nezareti'nin 7 Aralık 1916 tarihli raporunda 702,900 kişinin nakledildiği, bu amaçla harcanan para ile birlikte bildirilir ancak ölü sayısına pek değinilmez. Savaş sırasında
İngilizlerin propaganda işlerinden sorumlu Arnold Toynbee'nin yazdığı
"Mavi Kitap"ta ve buna atıfla Encyclopaedia Britannica'nın 1918 tarihli nüshasında ölü sayısı 600 bindir. Ermeni Milli Komitesi Başkanı olarak 1920 Paris Barış Konferansı'na katılan Bogos Nubar Paşa ise, savaş öncesinde Osmanlı topraklarında 4,5 milyon Ermeninin yaşadığını, 700 bin Ermeni'nin başka ülkelere göçtüğünü; 280 bin Ermeni'nin Türkiye sınırları içinde yaşadığını ilan eder ve tehcir sırasında 1 milyon kişinin öldüğünü iddia eder. Ölü sayısını 1,5 milyon veren Ermeni kaynakları ile 35 bin veren Türk kaynakları da vardır.
Soykırım mı, insanlık suçu mu?
Günümüzün bir başka tartışması da tehcirin bir soykırım mı yoksa insanlığa karşı bir suç mu olduğudur. Aslında "insanlığa karşı suç" kavramına ilk olarak 8 Ağustos 1945 tarihli Londra Anlaşması ile kurulan ve Nazilerin yargılandığı Nürnberg Uluslararası Askeri Mahkemesi'nin tüzüğünde rastlanır. Ancak soykırım terimi burada değil, 9 Aralık 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair BM Sözleşmesi'nin 2. maddesinde tanımlandı. Buna göre soykırımla insanlığa karşı suç kavramları arasında "subjektif" ya da "zihinsel" unsur diye nitelenen önemli bir fark vardır. İnsanlığa karşı bir suçun soykırım olarak nitelenmesi için bir milleti, bir ırkı, bir etnik veya dini grubu, grup niteliğinden dolayı kısmen veya tümüyle yok etmek "kastıyla" katletmek; grubun mensuplarına ciddi bedensel ve psikolojik zarar vermek; grubun bedeni varlığının kısmen veya tamamen yok olmasına yol açacak hayat şartlarına kasten tabi tutmak, vb. gerekir. (Bu sözleşmede siyasi gruplara karşı işlenen suçlar dışarıda bırakıldığı için Kamboçya'da 2 milyon kişiyi öldüren Pol Pot rejiminin soykırımla suçlanmaması gibi gariplikler de yaşandı.) Buna karşılık insanlığa karşı suçta "kasıt unsuru" aranmadı. Konuya ilişkin boşlukların doldurulması için 17 Temmuz 1998'de çıkarılan Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Tüzüğü'nün 7. maddesinde se "tehcir", "öldürme", "katliam", "mezalim" gibi fiiller insanlığa karşı suç olarak tanımlandı.
Bu bağlamda Ermeni tarihçiler öncelikle Osmanlı yöneticilerin Ermenileri etnik bir grup olarak "kasıtlı yok etme amacı taşıdıklarını" kanıtlamaya çalışıyorlar. Onlara göre, Osmanlılar Ermenileri açıkça yok etmekten çekindikleri için tehcirden yararlanıp, Ermenilerin yok olmalarını sağlayacak yaşam şartlarını dayattılar, tehcir sırasında saldırılardan koruma, güvenli ulaşım sağlama, gıda ve ilaç tedarik etme, tedavilerini yapma, barınak ihtiyaçlarını karşılama gibi görevlerini yerine getirmeyerek
ölümleri hızlandırdılar. Hatta Teşkilat-ı Mahsusa ve hapishanelerden serbest bırakılan caniler katliamları bizzat örgütlediler. Yollarda saldıran eşkiyalar da devletin Hamidiye Alayları'nın artıklarıdır. Aslında tehcir ile ilgili olarak İttihat ve Terakki yönetiminin acımasız bir tutum içinde olduğu açık, ancak resmi teze göre soykırım olmamasının en büyük kanıtı, tehcire sadece Ruslarla işbirliği yaptığından kuşkulanılan Ortodoks Ermeniler'in konu olmasıdır. Çoğu İstanbul, Bursa, Kütahya sancaklarıyla Aydın vilayetinde yaşayan Katolik ve Protestan Ermenilerin yanı sıra, Osmanlı ordusunda subay ve sıhhiye sınıflarında hizmet gören Ermeniler ile Osmanlı Bankası şubelerinde ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermeniler "devlete sadık kaldıkları sürece" göçe tabi tutulmadılar. Öte yandan Talat Paşa'nın bölge valileri ile yazışmalarındaki bazı ifadeler de soykırım tezine karşı kanıt olarak gösterilir.
Kendimizle hesaplaşmamız şart
Ancak tehcirin insanlık dışı bir eylem olmadığını söylemek bu kadar kolay mı? Çoluk çocuk yüz binlerce insanın kış koşullarında binlerce kilometre yolu yaya olarak, aç, susuz katetmesini emretmek, sonuçları önceden kestirilemeyecek bir şey mi? Resmi tez buna yanıt olarak günün siyasi koşullarını gösterir. Bilindiği kadarıyla Osmanlı İmparatorluğu 10 Ağustos 1920'de imzalanan (ancak hiçbir zaman yürürlüğe girmeyen) Sevr Antlaşması çerçevesinde, 1907 tarihli Lahey kurallarına uymayı ve savaş suçlarıyla ilgili olarak yargılama yapmayı kabul etti. Bu bağlamda Mondros Mütarekesi'ne kadarki dönemde Ermenilere zarar vermekten dolayı 1397 kişi çeşitli cezalara çarptırıldı, yarısından çoğu da idam edildi. Anlaşılan devlet suçu tek tek bireylere yıkarak kendini temize çıkarmayı başardı. 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması ile 1 Ağustos 1914 ile 20 Kasım 1922 arasında işlenen tüm savaş suçları affa tabi tutulduğundan bu tarihten sonra tehcir suçlarından söz edilmedi.
Sonuç olarak o yıllarda nedeni ne olursa olsun Ermenileri üzen şeyler yaşandığı açık. Ölenlerin 1 milyon mu yoksa 200 bin mi olduğunun saptanması trajediyi yok etmez. "İhanet" gibi siyasi nedenleri ileri sürerek Osmanlı yönetimini haklı çıkarmaya kalkışmak ise kuruluşunu Osmanlıya başkaldırarak gerçekleştirmiş olan Türkiye Cumhuriyeti açısından kendi özünü inkar etmek demektir. Dolayısıyla bugün yapmamız gereken, geçen hafta bu sütunlarda yazan Yervant Özuzun'un çağrısına kulak vererek milliyet ve din ayrımı yapmadan, ezildiğini, sürüldüğünü, katledildiğini düşünen halklardan yana pozitif bir ayrımcılıkla tarihimizle hesaplaşmaktır. Bunu yapmaya niyetli olmamızın bile karşı tarafın yaralarını sarmaya yardımcı olması mümkün.