Zalimleştirilen bir millet

Zalimleştirilen bir millet
Zalimleştirilen bir millet

Uludere de öldürülen 35 kişinin cenazesinde acı vardı. Fotoğraf: SERKAN OCAK

35 kişinin öldürüldüğü Uludere'de esas kayıp, vicdan, insaf, merhamet gibi insanı insan yapan değerlerdi
Haber: YASİN CEYLAN / Arşivi

1970’lerin son yıllarıydı. Edinburgh Üniversitesi’nde öğrenciydim. Memleketten kötü haberler geliyordu. Sağ-sol kavgası her gün yeni canlar alıyordu. Bir gün bölümde, Türk tarihini, Türkçenin çeşitli lehçelerini çok iyi bilen ve Türkiye ’den gelen öğrencileri seven ve koruyan Amerikan asıllı hocam ile memleketin durumunu konuştuk. Hoca şöyle bir yorumda bulundu: “Siz Türkler savaşçı bir milletsiniz. Uzun zamandır bir savaşa girmediniz. Ortalıkta savaşacağınız harici bir düşman bulamayınca, birbirinize düştünüz. Düşmanınızı kendinizden seçtiniz.” Bu sözler beni hem çok düşündürdü hem de derinden yaraladı. Hele bir düşmanın varlığına ihtiyaç duymuş olmak, böyle bir kültürün sahibi olmak düşüncesi, beni kahretti. İyi niyetinden ve bizi sevdiğinden şüphe etmediğim için itirazda bulunmadım. Hoca, bana yeni bir ders vermişti. Bana düşen, bunu anlamak ve üstünde düşünmekti. 

Sanki...
Uludere’de masum 35 gencin katledilmesi olayı, bana, hocamın bu sözlerini yeniden hatırlattı. Bu vahşet karşısında askerin, hükümetin ve medyanın tavrı, vicdan ve insaf sahibi her insanı hayrete düşürdü. Sanki ölenler bizden olan insanlar değildi. Kederlenmeye, yas tutmaya gerek yoktu. Bir de devletin en yüksek mevkiinden bu vahşeti icra edenlere “hassasiyetlerinden” dolayı teşekkür edilmesi, beni ölenler üzerinde düşünmekten alıkoydu. Çünkü daha vahim bir olay vardı: 35 masum insanın ölümünü gören kimselerin insanlık dereceleri. Kayıp çok büyüktü. Asıl kayıp buradaydı. Bu kayıp, vicdan, insaf, merhamet gibi insanı insan yapan değerlerin çöküşüydü. Yoksa böyle bir facia, kaza eseri de olmuş olabilirdi. Hadiseye farklı biçimde yaklaşılabilirdi. O zaman asıl mesele, bu yara nasıl sarılabilir şeklinde olurdu. 

Hepsi aynı
Kemalist gelenekten gelen gazetelere, dindarların yayınlarına, hükümet taraftarı gazetelere baktım, olaya nasıl bakıyorlar diye. Sanki anlaşmışlardı. Vicdanı, merhameti, insafı bir tarafa atmışlardı. Olayı basitleştiriyor, bu büyük cinayetin vahametine şüphe ekiyorlardı. Hele şu dinden, imandan, haktan hukuktan, İslam’dan, Peygamber’den, ayetten, hadisten bahseden sözde mütedeyyinlerin tavırları; haber veriş tarzları ve köşe yazıları beni fevkalade ürkütmüştür. Daha düne kadar zulüm gören, eziyet edilen bu kimseler, nasıl olur da, zalimin mevkiini ele geçirdikten sonra zalimleşmişlerdi! Bu zevata Kur’an’ın şu ayetini okumalarını tavsiye ederim: “Kim bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş olur.” Maide:32.
Bu olay, laik ve dindar kesimlerin, bazı vasıflarda birleştiklerini bize açıkça gösterdi. Bunun sebebi ise, aynı kültürden beslenmiş olmaları. Cumhuriyet, kültür devrimiyle bu toprakların insanını birçok değerden mahrum bıraktı. Bir ideoloji uğruna Osmanlı’nın insani değerleri, yeni nesillere aktarılmadı. 

Ruhlar cılızlaştı
Tahrif edilmiş bir tarih bilgisi, ırkçı ve fütuhata dayalı idealler, diğer insanlara karşı saygı ve sevgiyi, bir nevi yasakladı. Ulus-devletin eğitim sistemi, zihinlere doğmalar biçiminde yerleşti, değişimi ve farklılaşmayı imkânsız hale getirdi. Birinci Dünya Harbi ve Kurtuluş Savaşı atmosferi bağlamında oluşan ulusal kültürümüz çatışma, kan, galibiyet-mağlubiyet, dost-düşman gibi savaş kültürünün temel kavramlarını ön plana çıkardı. Barış zamanlarında, böyle bir kültürün eğitimde verilmesi, zihinleri verimsiz bıraktı, ruhları cılızlaştırdı. Vicdan, insaf, merhamet, adalet, sevgi ve elseverlik gibi insancıl değerler, ikinci plana bırakıldı. Bu ülkede yaşayanların bütünlük ve beraberliğini sağlamamız için mevcut kültürel değerlerimizi gözden geçirmemiz şart. Mevcut kültürün prensiplerini koyanlar, Osmanlı’nın çöküşünü görmüş, savaşları yaşamış, binlerce insanın ölümüne tanık olmuşlardır. Bu acı tecrübeler onların dengeli düşünmelerini engelledi, vatanın değerini insan değerinin üstüne çıkardı. İnsanın kıymeti ucuzladı, şapkayı giymediği için idam edildi, isyana kalkıştılar diye binlerce masum insan katledildi (Dersim katliamı). Bu kültürün kodlarını koyanlar, işte bu ölüm emirlerini verenlerdir. Bu kadar zaman geçtikten sonra, hâlâ onların peşinden gitmemiz gerekmez. Bu dünya görüşünün bizi bir arada tutmadığını, aramızda husumet ve düşmanlık yarattığını artık görmeliyiz.
Hem daha önce, eğitim gören insanlarımız az olduğu için devleti idare edenler, aynı zamanda öğretmenlerimizdi. Aydın ve bilge kişi diye onlara bakardık. Ama bugün, artık onların öğretmenliğine gerek kalmadı. Devlet ricalinden daha eğitimli, daha donanımlı çok sayıda insanımız var. Hatta devleti yönetenlerin, onların bilgi ve irfanına ihtiyaçları vardır. Aslında devletin eğitimden tamamıyla el çekmesi gerekir. Tabii bundan kastım, bir ideolojiyi ve belirgin bir dünya görüşünü dayatmaktan vazgeçmesidir. Yoksa halktan aldığı vergilerle okul, bina, öğretmen tayini gibi ihtiyaçları, zaten görmesi gerekir.
Böyle bir dünya görüşü ve kültürel değişimin kısa zamanda olamayacağı aşikâr. Ancak halihazırdaki gençlerimizin, ulusal kültürün girdabından kurtulması ve içerdiği kötülüklerden arınmaları için, diğer medeniyetlerdeki düşünürlerin eserlerini okumalarını, zihinsel donanımlarını zenginleştirmelerini tavsiye ederim. Mümkünse yabancı dil öğrenmelerini ve o dilin dünyasına girmelerini öneririm.
İnsanlık harp ederek, yakıp yıkarak yücelmedi. Hiçbir kıyımın meşru bir gerekçesi olamaz. İnsanlığı yüceltenler, büyük ordularla, düşman diye belledikleri insanları yok eden kahramanlar değil, iyiliği ve yaşatmayı hedef edinen ve insan hayatını en kutsal değer sayan erdemli insanlardır. 

YASİN CEYLAN: Prof. Dr., ODTÜ, Felsefe