Zehir mi, hayat iksiri mi?

Zehir mi, hayat iksiri mi?
Zehir mi, hayat iksiri mi?
Kürt halkına karşı her türlü negatif tavrı geliştiren ve bunu eğitimde, yönetimde, sistematik bir şekilde uygulayan, devletin kendisidir. Bunu kaldıracak olan da aynı devlettir
Haber: YASİN CEYLAN* / Arşivi

Başbakanın Kürt sorununu çözmek uğruna baldıran zehrini içmeyi göze alması, büyük bir azim ve adanmışlığı ifade ettiği kadar, diğer bazı anlamları da içeriyor. İlk akla gelen soru, Kürt meselesini çözmenin neden bu kadar risk taşıdığı. Sürüncemede kalan bu sorunun, yıllardan beri, ne tür acı ve kayıplara mal olduğu ortada. Binlerce genç baldıran zehrini içti, öldü. Aileleri de aynı zehirden içti. Eğer bu felakete son vermek, yine zehir içmek kadar ölümcül bir şey ise, burada garip bir durum var demektir. Bu, zahiren bir çelişkidir. Ancak bir başbakan böyle bariz bir çelişkiye düşmemeli. Zaten düşmüş de değil.
Bu muğlak görünen söz, şu şekilde açıklanabilir: Kürt sorunu şimdiki haliyle bir felakettir. Bu sorunu çözmek, başbakanın deyimiyle, baldıran zehri içmek kadar riskli. Dolayısıyla, çözümün de felakete benzer yönü vardır. Ancak bu iki felaket arasında fark var: Birinci felaket herkesin malumu. İkinci felaket, zihinlerde saklı olan, vehim olarak nefislere yerleşmiş bir felaket. Bu felaket henüz yaşanmadı. Sağlıklı bir akla göre, emareleri de mevcut değil. Bu felaket, Kürtlere eşit vatandaşlık hakkının verilmesi. Bu felaket, Kürt kimliğinin tanınması, dillerini konuşabilmesi, kültürlerini yaşayabilmesi. Bu felaket, resmi dili bilmeyen Kürt kadınlarının, bu günahlarına rağmen aşağılanmamaları. Bu felaket, bakan mevkiine gelmiş bir Kürt’ün, siyasi bir partinin başkanlığını yapan bir Kürt’ün, çekinmeden sıkılmadan, “ben Kürt’üm” diyebilmesidir.

Bereket ve sevinç

İşte çözülmesi gereken asıl felaket, budur. Birinci felaket, bu ikincinin ürünüdür. Çözümü daha zor olan bu ikinci felakettir. Başbakan “baldıran zehrini içmek”ten bunu kastetmiş olmalı. Hâlbuki Kürt sorununu çözmek demek, şer olanı durdurmak, ölümlere son vermek, mağdur, hakları gasp edilmiş milyonlara, haklarını iade etmek demektir. Bundan daha büyük bir mutluluk olabilir mi? Bunu hak ve adalet adına başaran (başka amaçlara araç etmeyen) devlet adamı ise, hem Tanrı hem de beşer katında, en büyük şerefe hak kazanmış olan kişidir. Bu mesele çözülürse, bu ülkenin topraklarına bereket, insanlarına sevinç ve mutluluk gelecektir. Bundan şüphe etmek ancak nakıs bir aklın işidir. Hak ve beşeriyetin yüce değerleri adına, bu meseleyi çözmeye azmetmiş bir başbakan, baldıran zehri değil, altın kadehten “ hayat iksiri” içecektir. Halkına da aynı iksirden içirecektir.

Türk hassassiyetleri

Başbakanın baldıran zehri içmesinden kastı, yaklaşık bir asırdan beri Kürt halkına karşı, Türkler nezdinde kazandırılan hassasiyetlerle (ikinci tür felaket) cebelleşmektir. Sahte kutsallar mertebesine yükselmiş bu vehimleri yıkmaktır. Çünkü Kürt’ün varlığı Türk’ü rahatsız etmiş, huzur bulmak adına, Kürt yoktur demiştir. Kürt, dilini konuşunca rahatsız olmuş, Kürtçeyi yasaklamıştır. Kürt hak talep etmiş, Türk bunu itaatsizlik ve nankörlük saymış, çeşitli cezalara çarptırmıştır. İşte bu şekilde, yerlerde sürünen bir insanın, ayağa kalkıp efendisiyle eşit kılınması, ortak statüye getirilmesi meselesidir Kürt’ün meselesi.

Bünyeden kaynaklanır

Bilindiği gibi “hassasiyet” Arapça bir kelimedir. Aynı zamanda bir tıp terimidir. Bağışıklığı mükemmel olmayan bedenlerin bazı dış nesneler karşısında zaafa düşüp etkilenmesidir. Akıl ile ilgili bir kavram değildir. Ya beden ya da insanın irrasyonel doğasıyla ilgilidir. Gerek bedensel ve gerekse psikolojik hassasiyetler tedavi gerektirir. Dış etkenlerin bertaraf edilmesinden ziyade, bünyenin kendisinden kaynaklandığı için, bünyenin güçlendirilmesi esastır.
Bazı iyi niyetli aydınlar, Türklerdeki hassasiyetlerin izalesi için Kürtlere vazife verirler. Türk halkını ikna et, sana haklarını versinler derler. Bu, Kürtlere yapılan başka bir haksızlıktır. Çünkü bu patolojik ruhsal durumların müsebbibi Kürtler değil ki, izalesinden de onlar sorumlu olsun. Kürt halkına karşı her türlü negatif tavırlar geliştiren ve bunu eğitimde, yönetimde, sistematik bir şekilde uygulayan, devletin kendisidir. Bunu kaldıracak olan de aynı devlettir. Devlet, Cumhuriyetin kuruluşundan beri Kürtlere uyguladığı zulüm ve itibarsızlaştırma politikasından vazgeçtiğini resmen açıklamalı, bu mazlum halk konusunda yeni bir söylem geliştirerek, kitlelere empoze ettiği hassasiyet denilen marazi tutum ve tavırları onarmalıdır.
Bir de siyaset ve devlet adamlarımızın, Kürt sorunu veya azınlık hakları gibi konularda, özgürlükler söz konusu olunca, ortaya koydukları görüş ve tavırlar beni düşündürmüştür. Özgürlükten hep korkmuşlardır. Bu konuda biraz da mazurdurlar. Özgür bir ortamda yetişmemişlerdir. Çoğu zaman özgürlüğün başat gittiği diğer bir kültürü de öğrenme fırsatı bulmamışlardır. Bu sebeple özgürlük taleplerine tepki gösterirler. Özgür olmayan zihinler, kavga ve kaosa daha yatkın zihinlerdir. Barıştan uzaktırlar, çünkü barış yaratıcılıktır, cesaret gerektiren bir teşebbüstür. Başbakanın bazı ifadelerinde, çözüm ve risk kavramlarını birlikte zikretmesi, bu hususu teyit etmektedir.

Dünyada benzeri var mı?

Yöneticilerimizin, hatta birçok köşe yazarı ve akademisyenin özgürlüklere ürkek ve isteksiz bakışlarına şu örnekleri verebiliriz: Serbest bırakılan Kürtçe müzik kasetlerinin, fazla revaç bulmaması, onları çok sevindirmiş, bu hakkın yeterince kullanılmaması onları mutlu etmiştir. Kürtçe özel kurs ve seçmeli derse rağbetin olmaması da onları ziyadesiyle mesrur etmiştir. Çünkü bu özgürlükler kerhen verilmiştir. Kullanılmaması için de her türlü tedbir alınmıştır. Hâlbuki bu çok vahim bir durumdur. Özgürlüğe inanan, hak ve adalete ram olmuş bir zihin, özgürlüğü seve seve verir, kullanılmamasına değil, kullanılmasına sevinir. Bir taraftan özgür bırakıp, diğer taraftan tutsak kalmasını istemek, samimiyete sığar mı? Kürt halkına karşı işlenen diğer bir günah ise şudur: Demokrasinin en kutsal hakkı sayılan oy kullanma hakkı, okuma yazma bilmeyen Kürt kadınlar için, istedikleri partiye şaşırıp oy vermesinler diye çeşitli hileler ihdas edilmedi mi? Okumuş insanın okumamışa, devletin kendi vatandaşına gösterdiği bu örnek yardım ve merhamete ne dersiniz? Dünyada bir benzeri var mı acaba?
Eşitlik ve adaletin olmadığı yerde dostluk ve birliktelik olmaz. Birlikte yaşamayı ve bölünmezliği baskı ve zulüm üzerine inşa etmeye çalışıp, bu keyfi yönteme “hak ve adalet” adını veren egemenler gurubuna, hak mücadelesi veren mazlumun bir çift sözü var: Ne yaparsan yap da, ama lütfen “hak”, “adalet”, “eşitlik” gibi kavramları ağzına alma! Hiç olmazsa bazı kelimelerin ilahi anlamları kirletilmesin. İnsanlık denilen şey neyse, umut bağlayacağı bir-iki şey korunmuş olsun.
* Prof. Dr., ODTÜ, Felsefe