Bazen olmaz: Sonunda aşıkların kavuşamadığı 8 romantik film

Bazen olmaz: Sonunda aşıkların kavuşamadığı 8 romantik film
Bazen olmaz: Sonunda aşıkların kavuşamadığı 8 romantik film
Hollywood romantik filmlerinde bazen biri formülü bozmaya çıkar. Aşıklar kavuşamaz. Mutlu sonla bitmez film. Biz bugün bu filmleri onore edelim dedik. / Yiğitcan Erdoğan

Romantik filmler çok belirli bir formül üzerinden ilerlerler. Bu barizdir, şekli şemali nettir. Oğlan kızla tanışır, kız oğlanı ya da oğlan kızı ilk görüşte sevmez / ilk görüşte sever ama kavuşmaları mümkün gözükmez / hep seviyordur ama biri diğerinin farkında değildir; sonra koşullar olgunlaşır, engeller aşılır ve film kızla oğlanın -tercihen yağmur altında- birbirlerinin kollarına sıçramalarıyla sonlanır. Film başladığında bunu biliyor olursunuz. Ama yine de severek izlersiniz işte. Çünkü bazen mutlu olduğunu bildiğin sonlara o malumatla ilerlemek de keyiflidir.

Ama bazen biri çıkar ve bu formüle çomak sokar. Aşıklar kavuşamaz. Mutlu sonla bitmez film. Biz bugün bu filmleri onore edelim dedik. Söylemeye gerek yok; ciddi spoiler’larla dolu bir liste ile çıkıyoruz karşınıza. Hazır olun, kendinizi sıkı tutun. Sonra günahı bizim boynumuzda patlamasın. Bir de söyleyelim, trajik bir nedenden dolayı aşıkların kavuşamadığı Titanic, Romeo + Juliet gibi filmleri kaale almıyoruz. Bizim aradığımız, daha insani bir kavuşamamak, yoksa birinin vaktinden önce ölmesiyle kavuşamamak başka bir listenin konusu. Tamam mıyız? Buyurun o hâlde!

 

500 Days of Summer

Marc Webb’in ilk uzun metraj filmi baya sükse yapmıştı ilk vizyona girdiğinde. Şüphesiz bunda iki başrolü Joseph Gordon-Levitt ve Zoey Deschanel’in payları büyüktü; ama bana soracak olursanız insanlar o filmde çok gerçekçi bir ilişki portresi gördüler. Filmi izleyip bir veya öteki şekilde kendi geçmiş ilişkilerine benzetmeyen bir insan evladı dahi görmedim. İşin ilginci, bu iki taraf için de geçerliydi. Summer uzaktı, git gelliydi, yer yer dengesizdi; ama Tom da dinlemiyordu, kendi kafasındaki sanrılarını ısrarla gerçeğe tercih ediyordu. Gerçekçi bir hikayeydi yani, e finali de öyleydi.

 

Annie Hall

 

Arka arkaya gelmeleri alfabenin marifeti, ama biz sorumluluk bizdeymiş gibi poz keselim. 500 Days of Summer Woody Allen’ın Oscar’lı filmİ Annie Hall’ın ruhani 21. yüzyıl takipçisiydi. Az çok benzer bir hikaye anlatılıyordu Annie Hall’da. Woody Allen’ın alametifarikası nevrotik aşklar ilk defa burada kült statüsüne yükselmişlerdi. Allen gerçek hayatta ne gördüyse, ekrana onu taşıyordu; şekere bulamak ya da şirinleştirmek niyetinde değildi. Bazen bazı aşkları insanlar sabote ediyordu işte.

 

Blue Valentine

 

Blue Valentine kendi payıma izlediğim en iyi anti-aşk hikayelerinden biriydi. Bu öykünün nefret ya da aşksızlık üzerine olduğu anlamına gelmiyor. Onun anti olduğu kısım, aşk hikayelerinin strüktürüydü. Her klişe kendi ekseninde 180 derece döndürülmüştü Blue Valentine’da. İlişkinin başlangıcı daha güçlü, finali incecik, zapzayıftı. Koşullar onları finale kadar ayrı tutup finalde kavuşmalarını sağlamamış; filmin başında mecburen beraber olmalarına, sonunda da ayrılmalarına sebep olmuştu. Kuvvetli bir filmdi Blue Valentine, kuvvetli de izleri vardı.

 

Brokeback Mountain

 

Brokeback Mountain aslında biraz kriterlerimizi esnetiyor adeta. Evet, sonunda iki kahramanımız Ennis ve Jack’in aşk hikayesinin finalinde bir ölüm var; trajik, üzücü, dokunaklı bir ölüm. Ama zaten o ölümü trajik, üzücü ve dokunaklı kılan şey karakterlerin öncesinde kavuşamamış olmaları. Brokeback Mountain’ın kıymetinin ortaya çıktığı nokta da orasıydı zaten. Homoseksüel olmanın halihazırda getirdiği yalnızlığın üzerine dokuyordu aşk ilişkisini. Kimliklerini kendilerine bile itiraf etmekte zorlanan iki adamın aşkı, yalnızlıkla sonlanıyordu haliyle.

 

Casablanca

 

Kavuşamayan aşıkların babasıdır. Gone With The Wind de iki ana karakterin ayrılmasıyla sonlanır, ama o film zaten hikaye boyunca oraya doğru sürükler sizi. Rhett ve Scarlett’ın sonunda kopacağı bellidir. Casablanca ise finaline kadar çok sıradan bir aşk hikayesiymiş gibi ilerler. Eski aşıklar, bir savaşın gölgesinde egzotik bir yerde kavuşurlar, kız sevgisini hatırlar, oğlan umursayan tarafını. Tam beraber uçağa binip gidecekler dersiniz, işte o an Bogart hırıltılı sesiyle git der Bergman’a. Bergman gider, Ne de olsa onlar her zaman Paris’e sahip olacaklardır.

  

Chasing Amy

 

Kevin Smith’in üçüncü filmi, belki de hâlâ yaptığı işler arasında en iyisi Chasing Amy, akışını tahmin edemeyeceğiniz nadir romantik komedilerdendir. Smith sonradan daha sıradan romantik komedi filmleri de çekmiştir zaten (misal: Zack and Miri) ama Chasing Amy’de formüle tamamen zıt gider. Önce Alyssa’nın lezbiyen olduğu ortaya çıkar, sonra film tam rayına girdi ve Holden’la Alyssa kavuştu dersiniz; bu sefer de çok insani bir problem atar ortaya Smith; Holden Alyssa’nın tecrübesinden korkmakta, kendini yetersiz hissetmektedir. Film Holden’ın muazzam (!) fikrinin reddedilmesiyle biter. Kavuşmalarıyla değil, tam zıddıyla.

 

Roman Holiday

 

Şu koşullara bakar mısınız bir? Ortada bir prenses var. Audrey Hepburn. Kendisi prensesliğin daraltıcı koşullarından sıkılıp, Roma’yı özgürce keşfetmek için tedbil-i kıyafet bir vaziyette saraydan kaçıyor. Bir gazeteci var. Gregory Peck. Sıradan bir insan. Ne aristokrat, ne asil, ne de zengin. Karşılaşıyorlar, birblerini tanımıyorlar ve bir ilişki kurmaya başlıyorlar. Tam diyorsunuz ki evet, şu an fakir oğlan zengin kızı kapacak… Olmuyor. Filmin sonunda ikisi de kendi dünyalarına dağılır, arkalarında da Roma’nın anısını bırakırlar sadece.

 

The Terminal

 

Gelmiş geçmiş en sevdiğim filmlerden biridir The Terminal. Spielberg’in en şaşasız filmlerinden biri olmasına rağmen; hatta belki de bu yüzden çok severim kendisini. Filmde her şey sizi mutlu bir sona doğru iteler. Spielberg’in imzasıdır ya hani salonu yüzünüzde kocaman bir gülümsemeyle terk ettiğiniz filmler? Oraya gitmektedir film. Engeller bir bir aşılır, her yan karakter finalde istediğini alır… Tek bir istisnayla Viktor Navorski sevdiği kıza kavuşamaz filmin sonunda. Kız, doğru olan tercihi yapmaz, kendisi için yanlış olanı, yanlış olduğunu bildiği hâlde yapar. Spielberg’in en karakter dışı finallerinden biridir ve bu yüzden Terminal’in kalitesini sonsuz derecede yüceltir.