Kaybetmeye doyamayacağınız oyun: This War of Mine

Kaybetmeye doyamayacağınız oyun: This War of Mine
Kaybetmeye doyamayacağınız oyun: This War of Mine
Yaklaşık bir ay kadar önce çıktı This War of Mine. 11-bit Studios adlı bir ekip yapmış oyunu. Kendileri Polonya bazlı bir firma. Daha önceki en önemli işleri de 2011'den beri çıkarttıkları Anomaly serisi. O seriyi bilmem. 11-bit Studios'u da tanımıyorum. This War of Mine'ı da öyle büyük şaşaalarla, dev puntolarla tanıtıldığı bir dergide görmedim. Ama daha önce hiç nir oyunda kaybetmeyi böylesine istememiştim...

Thiw War of Mine, fikrine güvendiğim bir insanın, feed’ime düşen alakasız Facebook yorumunda bahsi geçiyordu. Bir deneme kararı aldım. Bu kadar. Ne önceden yediğim bir hype vardı, ne de oyun hakkında bana fikir verebilecek oynamış bir arkadaşım.

Çok basit bir oyun This War of Mine. en azından oynanış olarak öyle. Sık sık bombalı saldırılara maruz kalan bir şehri konu alıyor. Şehir ölmüş artık. Ne bombalayanın kim olduğuna dair bir ipucu görüyorsunuz başlangıçta, ne de umurunuzda oluyor. Tek bilmeniz gereken şey, ekranda gördüğünüz şey zaten. Siz bombalardan kaçabilmiş birkaç arkadaşsınız, güç bela bir eve sığındınız ve hayatta kalmak için kaynak bulmanız; bunları yemeğe, silaha ve araç-gerece dönüştürmeniz gerekiyor.



Gündüzleri sizi olduğunuz yerde avlayan sniper’ların varlığı yüzünden evi terk edemiyorsunuz. Geceleri ise dışarı çıkıp etraftaki yerleri yağmalamanız gerekiyor. Oyun bu noktalarda tam anlamıyla 2D bir gizlilik oyununa dönüşüyor. Çıkarttığınız sesten, düşmanların görüş açısına kadar gizlilik oyunlarında demirbaş olmuş çoğu özellik var. Eğer yağmalayacağınız hedefiniz boşsa -ki nadiren oluyor- kafanıza göre istediğinizi alıp mekanı terk edebilirsiniz. Ama eğer değilse, iki seçeneğiniz var. Ya hırsızlık yapacaksınız, ya da takas. Peki ya ikinci opsiyona yanaşmayanlar olursa? Ne yapacaksınız? Evde bıraktığınız karakteriniz kan kaybından ölmek üzereyken içinde kan kaybından ölmekte olan yirmi kişinin olduğu bir hastaneden bandaj çalmayabilir misiniz? Bu iradeye sahip misiniz?



This War of Mine, bu senenin başında çıkan The Banner Saga’ya çok benziyor. Oynanış olarak alakaları bile yok, ama temel fikirleri aynı. Sorumlu olduğunuz bir kafile, bir grup var. Bu insanların doyması, yaralarının sarılması, morallerinin yüksek tutulması gerekiyor. Bu kritik anlarda doğru kararları vermek de size düşüyor. Soygun yapmak için girdiğiniz bir evi yağmalayıp çıkabilirsiniz. Peki bunun soygunu yaptırttığınız karakterin psikolojisi üzerindeki etkisini hesaba kattınız mı? Hangisi daha iyi, hayattan ümidini kesme pahasına yaşamak mı; yoksa onurla ölmek mi? Bu tercihi soğukkanlılıkla yapabilir misiniz?

This War of Mine, karakterlerinin moral değerlerini istatistik olarak tutup, size etkili bir biçimde sunduğu için; evinizdeki karakterlerin psikolojisini üzerinize yük olarak fırlatıyor. Devamlı “o yaşlı çiftten nasıl her şeylerini alabildim?” diyen insanlar geziyor evde. “Çok kan kaybettim, sanırım sabahı göremeyeceğim” diyorlar. Morallerini düzeltmek için yapabileceğiniz şeyler var. Uyuyabilecekleri bir yatak inşa edebilirsiniz eldeki malzemelerden. Bir sandalye koyabilirsiniz içinde durdukları yer biraz daha eve benzesin diye. Ellerine bir kitap verebilirsiniz. Gitar inşa edebilirsiniz.

Peki önceliğiniz hayatta kalmaksa, malzemeleriniz de kısıtlıysa, önce silah mı yaparsınız, yoksa gitar mı?

Peki bir saat gitar tıngırdatmak, birini iki parça et, bir parça ilaç için öldürmüş olmanın yükünü alır mı omuzlarınızdan?



This War of Mine’daki oyun seansım, tamamen bir hatalar serisi oldu benim için. Ne yapacağımı bilemedim. Doğru kararları veremedim. Girdiğim bir ev dolu çıkınca, panikle karşıma ilk çıkan kişi çektim; sırtından bıçakladım. Karısı geldi hemen. Ben gizlenmiştim. Rahat on dakika kocasının cesedi başında ağladı. “Kim, neden yapsın böyle bir şeyi?” diye sordu devamlı. “Bizim hiçbir şeyimiz yok ki, neden başımıza geldi bu?” dedi. Gitmedi. Kocasını öldüreni bulmaya bile niyetlenmedi. Ben de gizlenmiş vaziyette durdum orada. Oyunlarda gördüğüm ve ben olmayan kişileri öldürmeye o kadar alışmıştım ki, yapabileceğim en kötü şeyi yaptım. Karanlıklardan çıkıp, kadına saldırdım. Kadın savaşmadı. Geri kaçtı. Kovaladım. Bir darbe daha vurdum. Kadın yere indi.

Binada başkaları da vardı. Evsizlerin mesken tuttuğu bir yerdi burası. Panik oldum, geri kaçmak istedim. Giderken, kadının ceplerine baktım. Kocasının da öyle.

Hiçbir şeyleri yoktu.

Başımı öne eğip, en son hızla kaçtım binadan. Eve döndüm. Karakterimin boynu eğikti. Pişmandı. Ne sıcak bir yemek, ne de hayatla ölüm arasındaki farkı belirleyebilecek olan yeni bir bıçak fayda etmedi. En azından yatak görsün dedim, yine olmadı. O depresyon terk etmedi uzunca bir süre karakteri.



Bir başka karakter, bir keşif gezisinde ters bir adama çattı. Adamın silahı vardı, onunsa bir bıçağı. Birkaç darbe vurmasını söyledim, ama bir etki etmedi. Adam iki kurşunla alaşağı etti karakteri. Ona da son hız kaçmasını söyledim. Böğrünü tuta tuta uzaklaştı binadan. Çok kan kaybediyordu. Ölecek gibi gözüküyordu. Bandaja ihtiyaç vardı ama bandaj yoktu. Olan şeylerle müdahale ettim. Bir daha kalkamadı o karakter. Bir daha keşif gezisine yollayamadım. Şimdi sadece beslemek zorunda olduğum bir boğazdı. Hayatta kalmaya hiç yardımcı olmuyordu, sadece ölmekle ölmemek arasında yatıyordu evde. Dokunamadım. Soğuk bir karar veremedim. Dürüst olmak gerekirse, aklıma bile gelmedi.

Bir üçüncüsüyle yaşlı bir çiftin evini soydum. Çift karşı bile koymadı. “Az biraz bir şeyimiz var” dediler. “Onları alma, lütfen” dediler. Bıçağımı çıkarınca en üst kata kaçtılar ve inmediler bir daha. Bütün evi süpürdüm. Neleri var, neleri yoksa aldım. Öldüler mi, kaldılar mı; bakmadım bir daha. O karakterse geri geldiğinde bundan başka hiçbir şey düşünmüyordu. Evde yüzü gülen tek bir kişi bile yoktu.

Post-apokaliptik bir senaryo değildir bu. Yanlış anlamayın. Post-apokaliptik senaryolarda yeni başlangıçların vaadi vardır. Kıyamet olmuş bitmiş, yıkıntıların üzerine bir şeyler kurabilir bir hâle gelmiştir insanlık. Bu daha farklı bir şey. Bir bitiş anı bu. Umutsuzluğun tavan yaptığı, ölümün giderek daha da huzurlu gelmeye başladığı, insanın doğasının git gide yozlaştığı bir durum. Kıyamet sonrası dünyalarda bu kadar kendi dibinize batarken bulmazsınız kendinizi. Bir şeyler eksiktir, bir şeyler yoktur belki ama en azından güneş doğuyordur her gün. Bu öyle bir şey değil.

Bu savaş. Savaşta güneşler doğmaz. Savaş sırasında, eğer ki asker değilseniz ve kaçamıyorsanız, bir noktadan sonra sadece ölmek istersiniz.



Ben de ölmek istedim This War of Mine’da. Birilerinin gırtlağına dayadığım bıçaklarla doymaktan, birilerinin ölümüyle yaralarımı sarmaktan sıkılmıştım artık. Böyle yaşamak istemiyordum. Böyle hayatta kalmanın bir anlamı yoktu. This War of Mine’da hayatı ve oyunu kaybetmek istedim. Sanırım bilinçsiz bir şekilde, oyunun bana en tehlikeli olduğunu söylediği yere gittim keşif gezimde. Gerçekten de kalaşnikoflu askerler bekliyordu kapıda. Birkaçını atlattım. Biri beni gördü.

Yalandan bıçağımı salladım. Direndim biraz. Ama en sonunda adam bana ölümcül darbeyi vurunca, rahatladığımı hissettim.

Artık kötülük yapmak zorunda değildim.

Helal olsun sana 11-bit Studios. Her kimseniz, neredeyseniz helal olsun. Tüküreyim Call of Duty’lere, Battlefield’lara. Dünyanın tek gerçek savaş oyununu siz yapmışsınız. Bütün ödüller, bütün övgüler size helal-i hoş olsun…