Tek sezonda bitireydi iyiydi dedirten 5 yabancı dizi

Tek sezonda bitireydi iyiydi dedirten 5 yabancı dizi
Tek sezonda bitireydi iyiydi dedirten 5 yabancı dizi
Bazı diziler 1. sezondan sonra öyle saçmalıyor ki, orada bıraksalar daha iyi olurmuş diye düşünüyoruz./ Aras Bayram

Dizi tüketicileri olarak bir diziye başlarken aynı yollarda geçiyoruz. Fragmanı izliyoruz, beğenirsek dizi başlayınca doğaçlama dalıyoruz, bazen çok seviyoruz; bağlanıyoruz. Tüketim toplumunda azaldığı için en önemli değeri olan şeyimizi; dikkatimizi veriyoruz, kendimizce fedakarlıklar yapıyoruz, küçük yönleri irdeleyip daha da içine giriyoruz. Kötüleşmeye başlarsa da bazen yapmamız gerekeni yapmayıp çıkamıyoruz işin içinden. Konumuz da bu: 1. Sezonunun sonunda bitmiş olması gereken ama devam eden diziler.

İşte ilk sezonda bitse daha iyi olacaktı dedirten 5 dizi…

1. Prison Break

radikal

Neredeyse kusursuz bir senaryo. Haksız yere hapse atılan abisini kurtarmak için vücuduna hapishanenin planının krokisini dövme yaptırıp hapse girecek kadar takıntılı bir kurtarıcı, flashback’lerden yararlanan ve karakterlerini derinleştirmeyi beceren bir anlatım tarzı, başarılı casting, Wentworth Miller’ın yakışıklılığı, neredeyse her bölümün sonuna yerleştirilmiş daha fazlasını istettiren bir cliffhanger ve temposunu her daim koruyan harika bir ilk sezon.

Bu dizilerin neredeyse hepsinde göreceğimiz çöküş sonra: Tek sezonu kurgulanmış bir televizyon yaratığının devam edememesi, arkasını getirememesi. Dizinin adı Hapishane’den Kaçış, e hapishaneden de kaçmışsın; soluk soluğa izletmişsin millete. Biri de çıkıp “Tamam rating’in ekmeğini yemeyelim zirvede bırakalım,” dememiş mi? Görünen o ki dememiş. İkinci sezondan itibaren başlayan curcuna, olayların hiçbir yere bağlanmaması; en bayat korku filminde görülmeyecek tesadüfler, Lost’tan daha çok geri dönen ölüler, üç sezonluk bir felaket. Halbuki ilk sezon hakikaten bombaydı.

2. Homeland

radikal

Amerikan Rüyası’nı tersine çeviren, yıllardır Hollywood’un yutturmaya çalıştığı kusursuz Amerikan Kahramanı imgesini yerle bir eden, islamofobiyle yüzleşmeyi zorunlu kılan, koca bir ülkeye karşı taraftan bakmaya zorlayan bir ilk sezon. Brody gibi çelişkileriyle yaşayan bir savaş sonrası sendromlusu, her daim kusursuz CIA’in kusurlu yüzü, ABD’nin çürümüş iç politikası, Saul Berenson şahaneliği, eşsiz çatışmalar ve hepsinin ortasında nevrotizminden beslenen ultra yetenekli ve güçlü bir kadın karakter. Bütün bunlara bir de idealize edilen aile hayatının çöküşü, garip bir aşk dörtgeni ve Brody ile Carrie’nin sorunlarıyla giriftleşen ve inandırıcılığını ekrana yansıtabilen bir ilişkiyi ekleyen gerçek bir fenomen. Peki sonra?

Herkesin anlaştığı nokta şu: İlk sezonun sonunda Brody ölmeliydi, intihar saldırısını tamamlayıp bütün ufak noktaların birleşmesi sağlanmalı, dizi ya bir başka benzer hikâyeyle True Detective tarzı bir antolojiye dönmeli ya da son dakika golü atmış topçunun maç sonu tribün selamlaması gibi ekrana veda etmeliydi. Onun yerine müthiş rating’leri uzatmak adına tadında deli Carrie çıldırtıldı, Brody saçmalamaya karar verdi, her daim güvenilir Mandy Patinkin bile aksamaya başladı. Üstüne üstlük seyirciyi illet ettiren Dana’nın bitmek bilmeyen sahneleri de cabası. Devam ediyorlar bir de hala, neler oluyor ki o dizide?

3. True Blood

radikal

Herkesin kafasının kaldırabileceği bir dizi olarak başlamadı True Blood. Adıyla müsemma biraz fazla kan, klasik izleyiciyi uzaklaştıracak derecede çok vampir, vampir barları, vampir içecekleri ve daha bir sürü vampir şeysi. Kurt adamlar da cabası, daha doğrusu köpek adamlar. Yine de kendine haiz enteresan bir çekiciliği vardı ilk sezonun. Küçük bir kasabanın dedikodu ağı, yozlaşmış ilişkileri, medyaya ve politikacılara ince dokundurmalar. Özgün karakterleri de cabası: Vampirik şartların torbacısı Lafayatte’i izlemekten keyif almamak mümkün değildi örneğin, Eric Northman’ın karizmasına kapılmamak da. Sam’in sahici aşkı, Sookie’nin bayağılığını ve Tara’nın iticiliğini bile gölgeliyordu örneğin. Hepsinin ötesinde diziyle ilgili azınlık alegorisi okuması yapılmasının mümkün olması, günümüzle ilgili kurulabilen paralellikler özgün bir işin çıkmasına sebep oluyordu. 1. Sezonun sürprizli sonunda katilin yakalanmasıyla güllük gülistanlıktı her şey.

Ne olduysa 2. Sezon başlarken oldu. Karakterler karikatürizeliklerinin kurbanı olmaya başladı. karakterler derinleşmedikçe hikaye sarpa sardı, hikaye sarpa sardıkça daha çok vampir, yetmeyince garip periler, kurt adamlar ismini hafızamda tutmanın mümkün olmadığı daha acayip yaratıklar türemeye başladı. Sookie’nin bir başkarakter olarak yetersizliği, üstelik arkadaşı Tara’nın bitmek bilmeyen sahneleri iyice dibe çekti diziyi. Kimse bu durumun farkına varmamış olacak ki tam 7 sezon sürdü dizi. Neyse, en azından güzel kadından çok güzel adamın olduğu dizilerin de yürüyebileceğini öğrenmiş olduk.

4. Heroes

radikal

David Bowie Heroes şarkısını yazarken aklında Game of Thrones’tan çok aynı isimli Heroes varmış sanki. Boşuna “Bir günlüğüne kahraman olabiliriz,” dememiş. Televizyon ekranında bir güne tekabül edecek bir kahramanlığı vardı dizinin çünkü. Lost’un popülerliğinin biraz düşmeye başladığı dönemde Lost’un tahtını kapacak yegane dizi olarak gösteriliyordu Heroes. Fragmanları da mükemmeldi. Özellikle “save the cheerleader”ın cheerleader’ı Claire’ın kendini atıp sonra iyileştiği dökümentaryen video tarzı çekilmiş fragman. Dizi o gazla da gayet iyi başladı nitekim. Süper yeteneklere sahip bir grup insan, üstelik süper yeteneklerini keşfederken. Kimsenin ne olduğunu anlamadığı ancak kabuklarını kırıp kendilerini aşmaya başladığı bir büyüme hikayesi, dolayısıyla da devasa bir soru işareti. Unutmayın, Arrow’dan, Flash’ten önce Heroes vardı; hem de çizgi roman çizgi dışılığına çok da bulaşmadan, işin fantastik kısmını dizginin ucunda tutabilen bir diziydi.

Zachary Quinto ve Hayden Panettiere’i hayatımıza kazandıran ilk sezon, süper kahraman-seri katil Sylar’la geri kalan kahramanlarımız arasında epik bir savaşa hazırlanırken oldu ne olduysa. Birince sezonun finaline kadar seyircisini en yüksek dağın tepesine tırmandıran dizi, finalde manzarayı izlettirmektense herkesi dağdan aşağı atmaya karar verdi. Sonraki sezonlar ise açılan yarayı iyice deşmekten başka bir işe yaramadı. Diziye giren herkesin garip bir süper yetenek edinmesi, süper yeteneği olmayan yan karakterlerin hikâyeden kopmasına, cast’ın genişlemesine neden oldu. Karakterler birbirinden uzak ve bağlantısız kaldıkça dizi toplanacağı yerde sakız gibi uzadı, inceldiği yerden de koptu. Neyse, darısı yeni Heroes serisinin başına.

5. Twin Peaks

radikal

İlk sezon kuralını biraz esnettiğimi itiraf edeyim; Laura Palmer’ın katili ortaya çıktıktan sonra desem daha doğru. Modern zamanların en rahatsız dahi yönetmenlerinden David Lynch’in acayip hayal dünyasına, yeteneğine ve görsel becerisine bizi davet ettiği; diziciliğe fantastiği, aşırı okumayı, sahne didiklemeyi katan Twin Peaks; tartışmasız ekran tarihinin en önemli fenomenlerinden olan dizinin aşırı gariplikle eleştirilebiliyor olması başlı başına garip. Televizyonun en özgün karakterleri, tempolu diyaloglar, Badalementi’nin şahane müzikleri, Fargo soğukluğunu Fargo’dan önce yakalayan atmosfer, küçük kasaba sıkıntıları ve hepsinin merkezinde bir cinayet soruşturması. Twin Peaks’in ilk sezonu kusursuzluğun öyle bir sunumu ki; ikinci sezonun öyle ya da böyle bir hayal kırıklığı olmaması neredeyse imkânsızdı zaten.

Hiçbir katil adayı izleyiciyi tatmin etmeyecek, hiçbir karakter daha ilgi çekici olmayacak, hiçbir yeni hikaye çizgisi beklenen etkiyi yaratmayacaksa en güzeli hakikaten hak ettiği anlamıyla zirvede bırakmak olacaktı belki de Twin Peaks için. Yanlış anlaşılmasın, Kütüklü Teyze’nin dünyanın en güçlü cheerleader’ına dönüşmesinin bile çekiciliği bambaşkaydı elbette ama Lynch-Frost ikilisi bile Lynch-Frost ikilisinin muazzamlığını yakalayamadı. Tabii ki bunlar Twin Peaks reboot’una heyecanlanmak için engel değil.