The Hobbit: Beş Ordunun Savaşı: Koskocaman bir aksiyon sekansı

The Hobbit: Beş Ordunun Savaşı: Koskocaman bir aksiyon sekansı
The Hobbit: Beş Ordunun Savaşı: Koskocaman bir aksiyon sekansı
Bu film koskocaman bir aksiyon sekansı, başka hiçbir şey değil. Herhalde böyle bir rezalet başımıza bir on sene daha gelmez. / Yiğitcan Erdoğan

*Yazıda bol bol spoiler var, aman diyelim...*

Hani bazı filmler olur ya, arkadaşlarınızla salonu terk ettikten sonra üzerine konuştukça kıymeti artar… Muhabbette biri oradan bir sahneyi söyler, ötekisi başka bir tanesini anar; alıntılar, canlandırmalar havada uçuşur; siz konuştukça keyiflenirsiniz, keyiflendikçe daha da çok anlatasınız gelir... Hah, işte The Hobbit: The Battle of the Five Armies, ya da Türkçe adıyla The Hobbit: Beş Ordunun Savaşı öyle bir film değil. O skalanın tam zıddında duruyor.

Credits akmaya başladıktan, ev kapısının kilidine anahtarı soktuğunuz ana kadar sövecek yeni şeyler geliyor devamlı aklınıza. Biri çıkıyor "ulan düşmekte olan tuğlalara tırmanan Legolas neydi öyle ya!" diyor, ötekisi "abi bu Alfrid'i oynayan zibidinin soyadı Jackson mı neden filmin yarısında vardı" diye bağırıyor; bir başkası kendini tutamıyor "oğlum koskoca dwarf ordusu orkları deşmek için, arkadan gelen futbol takımı kalabalığındaki ekibin gazına mı muhtaçmış, neydi o?" diye yırtınıyor. Ağzınızı açtıkça daha da batırasınız geliyor filmi, ama ne yaparsanız yapın Peter Jackson'ın ortaya çıkardığı muazzam rezalete haksızlık edemiyorsunuz.

radikal

Neresi peki bu kadar kötü filmin? Gelin, oturun, anlatayım. Her şey çok güzel başlamıştı aslında. Hoş bir mekânın salonundayız, dışarıda hava güzel, arkadaş ortamı keyifli. Salonun koltukları rahat, ışık kafa yormuyor; ne bileyim, hava koşulları top oynamaya müsait derler ya hani? Burada da keyifli bir film izlemeye uygun her şey. Sonra salon kararıyor, ekran aydınlanıyor. "Aha" diyorsunuz o meşhur fontu görünce. İçinizin bir gıcıklanası geliyor, hafif duygulanmak istiyorsunuz.

radikal

Film önce sizi bir başlangıcı olmadığı gerçeğiyle vuruyor. Beş Ordunun Savaşı'na giriş olmuş ilk 10 dakikanın neden ikinci filmin sonu olamayacağıyla ilgili soruya verecek bir cevabım yok. Eğer ikinci filmi izlemediyseniz o ilk on dakikanın hiçbir kıymeti, değeri olmadığı gibi; o ilk on dakikadan sonra salonu terk etseniz gözünüz de arkada kalmaz. Hasbelkader bir makinist bize oyun etmek isteyip filmi 10. dakikada kesseydi kimse yadırgamazdı, öyle söyleyeyim ben size.

O on dakikadan sonra ne oluyor? Peter Jackson baskılı oyununu arttırıp, topu rakibin ceza sahasına mı yığıyor? Sağlı sollu ataklarla izleyicinin başını mı döndürüyor? Ortaya şık bir futbol mu koyuyor, nedir? Yok. Filmin sonra yaşanan takriben iki saat beş dakikalık süresi bir yönetmene kimse "dur hele bir tekrar düşün" demezse olacakların temsili göstergesi olarak heykel gibi dikiliyor karşımıza.

radikal

Bakın çok duyarız böyle Hollywood korku hikayelerini. Yönetmenin saf vizyonu, para çarklarına yenik düşer; güzel filmler stüdyo dokunuşlarıyla heba olur. Hep böyle korkunç korkunç anlatılır etrafta. Ama kreatif insanlara birilerinin "abi emin misin?" demesi lazımdır. Bağımsız sinemadan çıkıp, gişe canavarı (blockbuster) dünyasına geçen yönetmenlere bakın. İlk filmlerinde çoklukla ellerine yüzlerine bulaştırırlar her şeyi. Çünkü yüksek bütçelerin getirdiği kreatif özgürlük içerisinde boğulmak çok kolaydır. Finansmanınız üç yüz bin dolarsa o paranın her bir kuruşunu harcarken üç kere düşünürsünüz. İşe yeni başlıyorsanız, başka fikirleri yirmi kere tartarsınız kafanızda.

Ama eğer adınız Peter Jackson'sa, zor olanı başarıp fantastik bir filmle Oscar alan tek yönetmenseniz, bir ülkenin turizmini tek başına kalkındırdığınız söyleniyorsa, mevzubahis materyal de sizin ustalık eserinizle aynı evrende geçiyorsa ne plan program önemli olur, ne de egonuz başka bir şeyin mümkün olabileceği ihtimalini gösterir size. Kimse size dur demediğinden, son kurguda sizin üstünüze laf söylenmediğinden bütün filmleriniz Extended Edition'a döner.

radikal

Yüzüklerin Efendisi filmlerinin Extended Edition'larını izlediyseniz, bazı sahnelerin neden kesildiğini çok net görebildiğinizi de anımsarsınız muhtemelen. İşte Hobbit filmleri, o sahnelerle dolu. Beş Ordunun Savaşı'nı izlerken düşündüm, üç filmin üçünden de bir-bir buçuk saat atıp, kalanları birleştirsem ruhumuz duyar mı? Hayır'dan başka bir cevap belirmedi kafamda. Bu film koskocaman bir aksiyon sekansı, başka hiçbir şey değil. Thranduil ve Legolas'ın "anan da severdi seni" muhabbetlerini, Alfrid'in ihanet edip edip Bard tarafından affedilişi sırasında yaşanan "komiklik" sahnelerini, zati hepsi sonunda kartal ex machina ile çözülecek savaş sahnelerinin koreografik açıdan da lüzumsuz yarısını atsak ne olur? Hiçbir şey olmaz.

radikal


E madem hazır lafı açıldı, filmin en berbat yanına da değinelim o zaman. Hatta şöyle diyeyim, iyice altı çizilsin; bu film kadar hayatımda krizlerini saçma sapan çözen bir kurgusal iş daha görmedim. Peter Jackson öyle bir ‘deus ex machina’ yağdırmış ki ekrana gerçekten "Ya Rabbi şükür" dememek imkansız. Daha filmin başında olduğu için söylüyorum, Gandalf'ı son dakikada çıkıp kurtaran Galadriel'i son dakikada çıkıp kurtaran Elrond'u son dakikada (içimde bir büyülük daha yer kaldı gibilerinden kalkıp tekrar) kurtaran Galadriel ve o sırada düşmüş olan Gandalf'ı yine son dakikada çıkıp kurtaran Radagast sahnesini bir yerlerden bulabilirseniz izleyin. Filmin yekpare özeti oradadır.