Türkiye'nin Oscar hayalini suya düşüren faktör: Komedi

Türkiye'nin Oscar hayalini suya düşüren faktör: Komedi
Türkiye'nin Oscar hayalini suya düşüren faktör: Komedi
Ülke olarak Eurovision olsun, UEFA kupası olsun güzel başarılara imza attık. Ancak içimizde bir yerlerde Grammy ödüllerinde bir Türk sanatçının ödül alması, Şampiyonlar Ligi'ni bir Türk takımının kazanması yara olarak kalmıştır. Aynı şekilde Avrupa'da ödül alan Türk filmleri olsa da o Oscar heykelciğini kaldıran bir vatandaşımız olmadıkça yüreğimiz soğumayacak gibi. Peki Türk filmleri neden Oscar alamıyor. Gülmeyi çok sevdiğimiz için olabilir mi?
Haber: Oktay Volkan Alkaya - oktay.alkaya@radikal.com.tr / Arşivi

2014 yılı Oscar ödülleri sahiplerini buldu ve en iyi yabancı film türünde yine bir Türk filmini değil ödül almak, adaylar arasında bile göremedik. 1990 yılı yapımı Umuda Yolculuk hariç. Gerçi Umuda Yolculuk, İsviçre'nin hanesine yazılan bir filmdi. Türkçe'nin yoğun olarak konuşulduğu yapımda yönetmen Xavier Koller ve Feride Çiçekoğlu senaryoyu birlikte yazmışlardı. Necmettin Çobanoğlu, Nur Sürer ve Yaman Okay'ın önemli rollerde yer aldığı filmin kazandığı ödül biraz olsun yüreğimizi rahatlatsa da tam olarak içimize sinmemişti. Çünkü Türkiye 'nin "küçük ortak" olduğu bu film bir İsviçre yapımı olarak sayılmıştı. Avrupadaki mülteci sorununa değinen yapım o dönem büyük bir başarı göstererek, Cyrano de Bergarac gibi dev bir yapımın elinden heykelciği kapmıştı.



Ya sonra? Birbirinden farklı filmlerle Oscar'a aday olmaya devam ettik. Piano Piano Bacaksız, Eşkıya, Uzak, Takva, Güneşi Gördüm, Kelebeğin Rüyası... Açıkçası doğru seçimler de yaptık ülke olarak Oscar'a uzanmak adına. Çünkü tam olarak da Akademi'nin görmek istediği türde filmleri aday gösterdik. Peki neden kazanamadık? Neden olmadı? Öncelikle bir bakalım son 10 yıl içerisinde en iyi yabancı film oscarları hangi yapımlara gitmiş?


2005: Tsotsi (Güney Afrika)

Tsotsi, Gavin Hood tarafından yönetilen 2005 Güney Afrika yapımı film. Film, Athol Fugard tarafından yazılan aynı isimli romandan uyarlanmıştır. Johannesburg’da yaşayan ve küçük suçlar işleyen Tsotsi, birgün bir soygun işinde bir adamı vurur ve kaçmak isterken arabasını almak istediği bir kadını da vurur ancak arka koltukta bir bebekle karşılaşır. Bebeği de alıp kaçan Tsotsi'nin hayatı değişecektir.

2006: Başkalarının Hayatı / Das Leben der Anderen (Almanya)



Senaryosunu Florian Henckel von Donnersmarck'ın yazdığı ve yönettiği filmin önemli rollerinde Martina Gedeck, Ulrich Mühe ve Sebastian Koch oynamışlardır. Başkalarının Hayatı yönetmenin kendi başına çektiği ilk uzun metrajlı sinema filmidir. 1984 yılının Doğu Almanya'sında geçen bu politik gerilim filminde, ülkenin güçlü gizli polis örgütü Stasi'nin yetenekli istihbarat elemanı Yüzbaşı Gerd Wiesler'in (Ulrich Mühe) rejim karşıtı olabilecekleri düşünülen bir sanatçı çifti gizlice dinleyip takip ederken yavaş yavaş yaptığı işten pişmanlık duyması anlatılmaktadır. Konusu ve mesajı açısından film 1974 tarihli Francis Ford Coppola filmi Konuşma'yı (The Conversation) andırır. Tıpkı o film gibi, "Başkalarının Hayatı" da bir politik rejim eleştirisinden daha çok, kişilerin ruh hallerini derinlemesine inceleyen, karakter tahlilleri yapan bir filmdir.

2007: Die Fälscher / Kalpazanlar (Avusturya)



Yönetmen ve senarist; Stefan Ruzowitzky. II. Dünya savaşı sırasında Nazilerin, savaşın tek galibi olabilmek için yaptıkları ahlakdışı işlerden biri de; sahte para basarak diğer ülke ekonomilerini çökertmektir. Bu iş için kurdukları gruba, el sanatları ve kalpazanlık konusunda çok iyi olan Salomon Sorowitsch da dahi ederler. Sefaletten kurtulan yaşamlarına rağmen, içinde bulundukları durum onları rahatsız eder. Ahlakdışı işler yapan insanlarla yaptıkları iş birliğinden duydukları utanç, onları vicdanlarıyla karşı karşıya getirir.

2008: Okuribito / Son Veda (Japonya)



Yojiro Takita'nın duygusal bir komedi filmi olan Son Veda filmi Gidişler olarak da anılır. Daigo, artık orkestrası dağılan ve müzisyen arkadaşlarına veda etmek zorunda kalmış bir çellisttir. Müzik dosyası kapanınca eşiyle beraber doğduğu topraklara geri döner. Başka bir işte çalışacak deneyimi olmadığı için deneyim aramayan 'Gidişler' ismindeki bir işe seyahat acentası zannederek başvurur. Aslında yapacağı işin Japon kültüründe önemli bir yere sahip 'Nokanshi', yani ölüleri öteki dünyaya yapacakları yolculukları için hazırlama işi olduğunu farkettiğinde artık çok geçtir. Uzakdoğu geleneğinin bir parçası olan bu tuhaf işin aslı, ölüleri usulüne göre tabutlara yerleştirmektir. İlk başlarda bu durumda hoşlanmasa da zamanla işine alışılan Diago’nun kendi yaşantısı, bakış açısı ve duyguları da bu işle beraber değişecektir.

2009: El Secreto de Sus Ojos / Gözlerindeki Giz (Arjantin)



Gözlerindeki Giz[1] (İspanyolca orijinal adı: El secreto de sus ojos), 2009 Arjantin-İspanya ortak yapımı dramatik gerilim filmidir. Juan José Campanella'nın yönettiği film Eduardo Sacheri'nin yazdığı La pregunta de sus ojos (Türkçe: Gözlerindeki Sorular) adlı romandan uyarlandı. 1974 Haziran ayında hükümete bağlı bir görevli olan Benjamin Esposito, Buenes Aires'teki bir tecavüz vakasını araştırmak üzere görev alır ve suç mahaline vardığında bu vahşet karşısında dona kalmıştır.Esposito katili bulacağına ve adalet karşısına çıkaracağına yemin etmiştir. Film özellikle 2 yıl hazırlık yapıldıktan 3 günde çekilen futbol stadı sahnesiyle büyük takdir toplamıştır!

2010: Hævnen / Daha iyi bir dünyada (Danimarka)



Dram türündeki filmin yönetmeni Susanne Bier. Anton, Danimarka'nın refah düzeyi yüksek şehirlerinden birinde oturan ve Afrikalı göçmenlere evsahipliği yaptığı işine trenle gidip gelen bir doktordur. Bu birbirinden son derece farklı iki dünya arasında sıkışan Anton ve ailesi, kendilerini intikamla bağışlama arasında seçimi zor bir ikilemde, anlaşmazlıklarla dolu zıt kavramlarlarla karşı karşıyayken bulurlar. İki çocuk sahibi Anton ve Marianne çifti boşanma arifesinde ayrı yaşıyorlardır. En büyük oğulları olan Elias, okuduğu okulda serseriler tarafından rahatsız ediliyordur. Babasıyla birlikte Londra'dan buraya taşınan yeni çocuk Christian Elias'ı bu durumdan koruyacaktır. Annesi kanserden ölen Christian ise halen bu acının üzüntüsünü yaşamaktadır...

2011: Jodái-e Náder az Simin / Bir Ayrılık (Iran)



Asgar Ferhadi tarafından yönetilen 2011 İran drama filmidir. Boşanmış bir orta sınıf İranlı çifti ile yaşlı babası için alt sınıf bir bakıcı tutmasını izleyen entrikaları konu edinmektedir. Yazarlarımızdan Uğur Vardan filmi şu kelimelerle tarif etmiştir: "Herkes için adalet mümkün müdür? Bir yalan nelere mal olur? Basit bir itme, nerelere kadar uzanır vs… Ashgar Farhadi, gündelik hayatın ritmi içinde kısaca ‘Suç ve ceza’ şeklinde özetlenebilecek ama biraz açmak gerekirse din, gurur, sınıf farkı, ahlakın tanımı üzerine çok şey düşündürebilecek muhteşem bir yapıta imza atmış. Film her yanıyla çok güçlü."

2012: Amour / Aşk (Avusturya)



Michael Haneke'nin yönettiği film yarı otobiyografik bir yapım. 80'lerinde emekli ve eğitimli iki müzik öğretmeni olan Georges ve Anne, ilerlemiş yaşlarına rağmen geride kalan ömürlerini huzur ve mutluluk içerisinde geçiren bir çifttir. Ayrıca kendileri gibi müzisyen olan kızları Eva Avrupa'da onlarda uzakta ailesiyle yaşamaktadır. Yaşlı çiftin sakin hayatı bir gün Anne'nin kriz geçirip, boyundan aşağısının felç olması ile altüst olur. Georges sevgili karısına elinden geldiğince iyi bakar ama onun da yapabilecekleri sınırlıdır. Üstelik Anne'nin durumu git gide kötüleşmektedir. Georges çareyi en sonunda iki ayrı hemşire tutmakta bulur. Şimdi onca yıla yayılmış olan evlilikleri, bir kez daha bağlılık sınavı verecektir.

2013: La grande bellezza / Musteşem Güzellik (İtalya)



Paolo Sorrentino'nun yazıp yönettiği film 2 saat 21 dakikalık süresiyle dikkat çekiyor. Roma'nın büyüleyici ve görkemli atmosferinde yaşayan Jep Gamberdella, 65 yaşına gelmiş ve sıkça geçip giden gençliğini özlemekte olan bir yazardır. Gençliğinde yazmış olduğu "The Human Camera" ile büyük bir başarı yakalamış ve Roma yüksek sosyetesine kabul edilerek ihtişamlı bir hayat sürmeye başlamıştır. Hayatı başarılarla geçen Jep, bu süreçte tanıdığı insanların değişimlerine ve insanlıktan çıkma noktasına geldikleri bir krize tanık olur. Hayallerinde masumiyetini koruyan tek şey ise gençlik aşkıdır. Artık yeniden yazma zamanının geldiğine karar verir.

2014: Ida (Polonya)

Pawel Pawlikowski'nin yönettiği film henüz daha ülkemizde gösterime girmedi. 1960'lı yılların Polonya'sında geçen hikaye, inanç ve din kavramlarını tutkuyla keşfeden ve kendini Tanrı'ya adayarak rahibe olmaya karar veren Anna'nın hikayesini ele alıyor. Genç kadın, yıllardır hazırlığını yaptığı rahibelik yemini etmeye çok az bir süre kala ailesiyle ilgili büyük bir sırra vakıf olur. Polonya'daki Nazı İstilası sırasında tüm ailesini kaybeden Anna, parçaları birleştirip yıllardır kurduğu hayalin sona erişine tanık olur. İnandığı ve savaştığı değerler bilmediği geçmişinin ortaya çıkmasıyla değişime uğradığında, Anna kendini büyük bir boşluğun tam ortasında bulur.

Görüldüğü üzere Akademi çok net bir şekilde "Dram" türünden vazgeçmiyor. Komedi, Aksiyon, Korku neredeyse hiç umursanmıyor bile. Peki biz ne yapıyoruz ülke sineması olarak? Misal 2014'te çekilen 61 filmin 32'si komedi türünde! Ayrıca macera, aksiyon türünde gösterilen ama aslında komedi olan filmleri de eklersek bu sayı daha da yükseliyor. Nereden baksanız 10 film de korku türünde çekilmiş 2014 yılında. Geriye kalan filmlerden sadece 16'sı dram. Yani 1 senede Oscar'ı kazanma ihtimali olan sadece 16 film yapıyoruz.

 

Ne yazık ki bu filmlerin hemen hemen yarısı, yapım bütçelerinden kaynaklanan eksikliklerden ötürü uluslararası yarışmalara gönderilemeyecek durumda. Eğriye eğri doğruya doğru konuşmak lazım. Bir sene içerisinde Oscar alma ihtimali o kadar az film üretiyoruz ki, bu hayali yaşayan bir ülke olarak kendi bacağımıza ateş ediyoruz adeta. Bu sene aday adayı olan filmimiz "Kış Uykusu" idi. Nuri Bilge Ceylan, Avrupa'da ödüller almaya alışık bir isim. Daha önce farklı filmleriyle de Oscar'a aday oldu ancak şunu görmek lazım ki, Akademi senaryosunda biraz hareket görmek istiyor. Bu anlamda Kış Uykusu, kapalı kutu bir yapım ve Oscar'ı bu yapısıyla kazanması aday olsaydı bile hayaldi.

Açıkçası Oscar'a adaylık konusunda son yıllardaki en mantıklı tercih belki de Kelebeğin Rüyası'ydı ama işte tek bir filmle olmuyor. Türk sinemasının senaryosunda biraz hareket, biraz dinamizm barındıran dram yapımlara ağırlık vermesi gerekiyor. Herşeyin olduğu gibi sinemanın da ucuzuna kaçıyoruz aslında. "Komedi yapalım, gülmek isteyen gelsin salon dolsun" anlayışıyla yapılan onlarca komedi filminin ülkemizin sinemasına kattığı malesef bir şey yok.

 

Dram türünde de "Az mekan olsun, az oyuncu olsun sıkıntıyı hissettirelim" anlayışıyla dram olsun diye dram yapmanın da bize kazandırdığı bir şey yok. Gerçekten hikaye anlattığımız ve bunu ucuza kaçmadan yaptığımız zaman Oscar'ı kazanacağız. Bunu başarabilecek potansiyelimiz var ancak ucuza ve kolaya kaçıyoruz. Avrupa sinemasından ödül almak bize yetecekse, iki üç senede bir Nuri Bilge Ceylan filmleriyle avunabiliriz. Ancak Oscar heykelciği bir Türk filmine gidecekse öncelikle şu komedi düşkünlüğümüzü törpülememiz lazım. Çektiğimiz iki filmden biri komedi olduğu sürece bu iş zor. Birbiriyle yarışan iddialı dramlar sonunda bize Oscar ödülünü getirecek, buna inanırsak olacak bir gün...