Ada'lardan bir ısırık gelir bizlere...

Ada'lardan bir ısırık gelir bizlere...
Ada'lardan bir ısırık gelir bizlere...
Sinema yazarlığından yönetmenliğe geçen, bir başka deyişle tribünden sahaya inen Talip Ertürk ve Murat Emir Eren'in ortak imzalarını taşıyan 'Ada: Zombilerin Düğünü', bir korku komedisi. Film dolayısıyla, sinemamızda zombiler de ilk kez perdede boy göstermiş oluyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

FİLMİN FOTOĞRAFLARI VE FRAGMANI İÇİN TIKLAYIN

 

VİZYONDAKİ DİĞER FİLMLERİ GÖRMEK İÇİN TIKLAYIN

 

Sinema tarihi içinde müstesna bir yere sahip Fransız ‘Yeni Dalga’ serüvenini yaşatan ve ete kemiğe büründüren bazı yönetmenler, ‘stajlarını’ sinema yazarı (eleştirmen ya da kritik de demek mümkün) kimliğiyle yapmıştı. Yedinci sanatın tarihinde elbette bu türden çıkışlar ve örnekler var ama hiçbiri ‘Yeni Dalga’ benzeri bir genel bir harekete ve ortak tavra yön vermedi. Bizim sinema serüvenimiz içinde de, bu tür ‘tribünden sahaya geçiş’ olarak da tarif edilecek hamlelere rastlandı elbette. Ki bu tür örneklerin en eskisi ‘rahmetli’ Halit Refiğ idi, keza Ertem Göreç de bir dönem sinema yazarlığıyla iştigal edip sonradan yoluna kamera arkasında devam eden ‘nadir’ isimlerdendi. Yakınlarda kaybettiğimiz bir başka yönetmen Ersin Pertan da, evveliyatında sinema yazarlığıyla haşır neşir olmuştu. Ayrıca Engin Ayça’yı da bu toplamın içine katabiliriz. Bizim kuşak ise, en taze örnek olarak Durul Taylan’ı gördü, bu tür ‘başkalaşım’ serüveni içinde. Durul, bir zamanlar (1991-92 yılları) yarım metre ötemdeki bilgisayarda dirsek çürüten bir yazı emekçisiydi, ama kararını çabuk verdi, “Ben film çekeceğim” dedi ve ağabeyi Yağmur’la birlikte, yazmayı değil çekmeyi tercih edenler kervanına katıldı. Üçüncü uzun metraj serüvenleri ‘Vavien’le birlikte de, kendi adlarına yönetmenlik yolunda çok önemli mesafeler katettikleri malum. Öte yandan bir zamanlar yine Antrakt sinema dergisi döneminde birlikte yola çıktığımız Turgut Yasalar da (patronum ve sonuçta önümü açan isimdi diyebilirim), benzer şekilde sinema yazarlığı sonrası yönetmenliğe kayan isimlerdendi ama Yasalar’ın doğrusu eleştirmenlik kanadında çok da iddiası ve sürekliliği yoktu.

‘Isırılan bu tarafa’
Şimdilerde ise böylesi bir ‘dönüşüm’ deneyimini iki genç arkadaşımız, Talip Ertürk ve Murat Emir Eren yaşıyor. ‘İkili’, yıllarca sinema yazarlığı ‘kisvesi’ altında, bizlerle aynı havayı soluduktan sonra kamera arkasını denemeye karar verdi ve birlikte ortaya çıkardıkları ‘Ada: Zombilerin Düğünü’ adlı ilk çalışmaları, bugünden itibaren vizyonda.
Film, Büyükada’daki bir düğüne katılmak için yola çıkan bir grup gencin yaşadığı serüveni anlatıyor. Birlikte olan ama o gün için ilişkileri limonileşen bir çift, eski kız arkadaşıyla düğünde tekrar bir araya gelme ihtimaliyle sıkıntıya giren bir genç, ortamdan yararlanıp ağına düşürebileceği herhangi bir kızı arayan bir başka genç ve bütün bu faaliyeti, kameraya çeken ve öykünün bir yerinde, amacını “Youtube’da izler, güleriz” şeklinde deklare eden bir ‘yönetmen adayı’, grubun ana bileşenleri. Ekip, düğün ortamına varıp önce soluklanıyorlar, ardından hep birlikte halay çekilirken ortalık karışıyor. Nereden çıktığı belli olmayan zombiler, “Isırılan bu tarafa ” mantığıyla önüne geleni dişliyor ve öykü, bu mücadele üzerinde yoluna devam ediyor. Kazanan mı? Bu tür maçların sonuçları, malum hep bellidir.
Gelelim ‘eleştirmenlerin’ çektiği filmin eleştirilme safhasına... ‘Zombiler’in beyazperdeye gölgesini düşürme tarihi, bilindiği üzre artık uzak geçmişe ait bir veridir. Batı sineması, bu türle ve yaratıklarla hesaplaşmasını çoktan kapamış ve iş, dalga geçme aşamasına gelmiştir. İngiliz yönetmen Edgar Wright imzalı ‘Shaun of the Dead’le başlayan çizgide son olarak birkaç hafta önce Ruben Fleischer’ın ‘Zombieland’ini izlemiştik.

Türklerin zombilerle imtihanı
‘Ertürk-Eren ikilisi’nin ‘Ada: Zombilerin Düğünü’ ise, rotasını bu yolda belirlemiş bir yapım. Daha da açmak gerekirse, sinemamızdaki ilk zombi filmi unvanıyla buluşan çalışma, aslında Cem Yılmaz yapımlarıyla aynı kategoriye sokulabilir. Yılmaz, ‘GORA’; ‘AROG’ ve ‘Yahşi Batı’da nasıl ki, bir Türk’ün bambaşka alemlerdeki serüvenlerini anlatırken ortaya çıkan çelişkilerden yararlanıyorsa, ‘Ada: Zombilerin Düğünü’ndeki kahramanlar da, Müslüman mahallesine pazar kuran zombilerle uğraşırken Türklüklerinden yararlanıyor.
‘İkilimiz’, ilk uzun metrajlı çalışmalarında öyküyü seyirciye ‘Blair Witch’, ‘Cloverfield’ ya da ‘Rec’ türü filmlerdeki gibi bir el kamerasının yardımıyla aktarmaya çalışmışlar. Kişesel olarak bu tür yapımlara mesafeliyimdir, lakin ‘eleştirmen ahlakı’ açısından önümüze konan yemeği en azından bu aşamada reddetme lüksüne sahip olmadığımızı düşünüyorum. ‘Ada: Zombilerin Düğünü’nün ilk 20-25 dakikasına, grubun Kabataş iskelesinden Büyükada vapuruna binmeleri esnasında dönen geyikler hâkim. Burada, hafiften karakter analizlerine de girişiyoruz. Doğrusu, tıpkı Serdar Akar’ın ‘Barda’sındaki gençler gibi bu grup elemanlarının da, hayattaki dertlerinin son derece havadan sudan ve tam da dönemin apolitik ruhuna denk düştüğüne şahit oluyoruz. Dolayısıyla, ben bu tür donamına sahip bir kuşağın, başta zombiler tarafından olmak üzere herkesce ısırılmasına her zaman sempatiyle bakmışımdır, ‘Ada: Zombilerin Düğünü’ndekiler için de, ‘Yazık oldu Süleyman efendiye’ türünden bir hissiyat yaşamadım (Kamera arkasındaki ikili, Talip’le Murat Emir’in de yaşadıklarını sanmıyorum). Halay esnasında zombilerin ortaya çıkması ve yeteneklerini icra etmeleri safhası ise, fazla karanlık ve doğrusu tam da halledilememiş sahneler eşliğinde gelişiyor. Burada da, ‘ilk film’in acemiliğine sığınalım derim. Sonlara doğru ise, öykü ve film, daha bir yerli yerine oturuyor, özellikle sığınılan evdeki ortam, arka arkaya gelen espriler ve bilhassa Taner Birsel’in oyunculuğu meseleyi toparlıyor.

‘Güiza’ya benden selam söyle’
Gelelim sadede... Talip Ertürk ve Mehmet Emir Eren, meslektaşımız olmanın, çoğu kez aynı salonun çatısı altında ön gösterim filmlerine takılmanın, muhabbet etmenin yanı sıra, bizim klasikleşen pazartesi halı saha maçlarının da daimi elemanlarındandır. Camiada bilinen ismiyle ‘Memir’, sahada yeteneklerinden çok ‘görev adamı’ kimliğiyle öne çıkar. Talip ise bana kalırsa harcanmış bir yetenektir. Kendi çapında bir İbrahimoviç’tir. Ama futbolun kahrını çekmektense önce gazeteciliği, şimdi de sinema emekçiliğini tercih etmiş durumda. Bu yeni rotalarındaki ilk deneyim olan ‘Ada: Zombilerin Düğünü’, gidip gelen bir çalışma olmuş. Tabii oturduğumuz yerden ahkâm kesmek kolay (malum, yakın bir zamana kadar onlar da bu psikolojideydi), ama söylemek de boynumuzun borcu; filmin özellikle kimi iyi esprileri teknik aksaklıkların kurbanı olmuş. Mesela, son bölüme neredeyse tek başına damgasını vuran Taner Birsel’in, ‘Okçu’ işareti yapıp, “Güiza’ya benden selam söyle” şeklindeki ‘veda’sı, ses probleminden dolayı güme gitmiş; bu arada bana kalırsa filmin en iyi esprisi de (midyeci) yine Birsel’den geliyordu... Cansel Elçin’in şöhreti üzerinde espri üretmek de zekice olmuş. Sırrı Süreyya ve Nihat İleri de, yerli yerinde ve işlevsel kullanılmış. Bu arada başka bir espri kaynağı ise kameranın sahibi ve bize her şeyi nakleden konumundaki Zafer adlı karakter. Zafer’in, kim olduğunu ise öykünün bir yerinde anlıyoruz, lakin bu seyirciyi ilgilendirir ve gördüklerinde gülerler mi bilemem? (Zıptıkçılık yapıp söyleyelim, kendileri Murat Emir Eren oluyor).
Bir ‘Vavien’ de sizden bekleriz
Sonuç? Umarım ikili adına, ‘Ada: Zombilerin Düğünü’ bir tür eskiz çalışması olur ve onları, mesela üçüncü adımlarında tıpkı Taylan biraderlerin ‘Vavien’i gibi son derece sağlam, son derece etkileyici bir yapımla karşımızda buluruz. Benim genç arkadaşlarımdan hem mesleki, hem de bir sinemasever olarak beklentim budur. Önümüzdeki bobinlere bakalım derim...