'Altay'lardan bir yiğit gelir bizlere

'Altay'lardan bir yiğit gelir bizlere
'Altay'lardan bir yiğit gelir bizlere
Bir zamanlar 'Dağlara taşlara' Karaoğlan yazılan bu ülkede bugünden itibaren 'Bilboard'lara 'Karaoğlan' yazılacak. Suat Yalaz'ın ünlü çizgi roman karakteri, bir kez daha beyazperdede. Film teknik, aksiyon ve serüven ruhu açısından aksamıyor.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Batı medeniyeti bu aralar -gerçek dünyanın somut verileriyle pek bir sonuç alınamayacağı inancıyla belki de- hayatın gidişatını çizgi romanlar üzerinden okumaya pek bir merak saldı. İyilik ve kötülük yeniden tanımlanırken dergi sayfalarından peliküle taşınan kahramanlardan adeta yardım isteniyor. Özellikle Christopher Nolan’ın ‘Batman’i restore eden serisi, bu tavrın açık ifadesine dönüştü. Lakin gelip tıkanılan bir yer var; o da eninde sonunda kötü ne kadar haklı gerekçelere (!) sahip olursa olsun, iyinin kazanması gerektiği gerçeği… Bu açıdan Nolan’ın umut vaat eden ‘Kara Şövalye’ hamlesi, heveskâr bir adımın ötesine gidemedi, serinin son filmi gerçek anlamıyla bir hayal kırıklığına dönüştü (Çünkü İngiliz yönetmen bütün barutunu neredeyse Heath Ledger’lı ‘The Dark Knight’ta tüketmişti).
Bizde ise çizgi romanların serüveni meşakkatli bir yol izlemek zorunda kaldı hep. Malum, okuma eylemiyle her daim bir derdimiz vardı ve televizyonun keşfiyle bu dert de ortadan kalktı. Okumaktan çok izlemek (hele ki ‘Boş boş’ olanı daha bir revaçtaydı) milli reflekslerimizden biri haline dönüştü. Oysa çizgi romanlar, bir tür ‘izleme idmanı’ sunuyordu (Nitekim çizgi romanın mantığı, mesela serüven sinemasının kalıplarıyla neredeyse tıpatıp aynıydı). 60’ların ortasından 80’lere kadar ‘Altın çağ’ını yaşadı sektör. Western’lerden bilimkurgulara, Teksas-Tommiks’lerden Superman’lere, hatta Conan’lara uzanan geniş bir yelpazede bir-iki kuşak hevesini aldı; sevdaları, yaşam sevinçleri arasına çizgi romanı da kattı. İşin yerli ayağında ise Suat Yalaz’ın yarattığı Karaoğlan vardı. Sonraları takıma Sezgin Burak’ın ‘Tarkan’ı, Ayhan Başoğlu’nun ‘Malkoçoğlu’su, Rahmi Turan-Abdullah Turhan ikilisinin ‘Kara Murat’ı eklendi. ‘Karaoğlan’, sinemada da “Birinç” dedi, Yalaz kahramanını beyazperdeye taşıdı ve ana karakteri canlandıran Kartal Tibet’le birlikte kendi çapında bir ‘Kült’e dönüştürdü (Nitekim Tibet, daha sonraları ‘Tarkan’ı da canlandıran isim oldu). Suat Yalaz’ın tiplemesi 2000’lerin başında bir TV dizisi olarak da kendini hatırlattı ama ‘Reyting’ savaşlarına kılıcının gücü yetmedi, dizi beş bölüm sonra yayından kaldırıldı. 

Bizim kuşak çok şey bekler! 

Nam-ı diğer ‘Altay’dan Gelen Yiğit’, şimdi de bir ‘Modern zamanlar’ (Post-modern’ mi demek lazım yoksa) tiplemesi olarak yeniden karşımızda. Kendisi de bir çizgi roman fanatiği olan Kudret Sabancı’nın yönettiği ve senaryosunu Melek Öztürk ve Rana Mamatlıoğlu’yla birlikte kaleme aldığı film, sinemamız adına hoş bir rüzgâr estireceğe benziyor. Artık tıpkı Kevin Costner’lı ‘Robin Hood’ gibi okun peşinde giden kameralara, ‘Gladyatör’ türü savaş sahnelerini çekme kabiliyetine sahip olduğumuzu da gösteren bu yapım, Suat Yalaz evreninde yer alan ana tiplemeleri içine alan bir öyküyle huzurlarımıza çıkıyor: Karaoğlan, babası Baybora, yakın çevresinden Çalık ve Balaban, uzatmalı sevdalısı Bayırgülü ve ezeli rakibi Camoka, Kudret Sabancı imzalı yapıtın öne çıkan karakterleri. Her zaman olduğu gibi kısaca öykü diyelim: Moğol istilasına karşı durmak için Türk boyları, kendi içlerinde birlik oluşturmak için harekete geçerler. Bu yoldaki asıl adım Çise Hatun adlı prensesin, Altın Orda Devleti’ne gelin giderek Prens Çağanbay’la evlenmesidir. Moğol cephesi ise bu ‘izdivacı’ engellemek için Camoka’yı görevlendirir. İşte bu noktada da devreye Karaoğlan girer, önce rehin alınan Çise Hatun’u kurtarır, sonra da Prenses’in koruması olarak bir grup asker ve hizmetlilerden oluşan toplulukla Malatya’dan Altın Orda Devleti’ne doğru yolculuğa çıkar. Camoka’nın planı ise kervan Moğol topraklarına girdiğinde saldırmaktır. Karaoğlan ve mahiyetindekiler ise saldırı karşısında Gürcülere ait Gori Kalesi’ne sığınıp sorunu buradan çözmeye çalışırlar…
‘Karaoğlan’, teknik, aksiyon ve serüven ruhu açısından hiç de fena bir iş olmamış. Savaş sahneleri eli yüzü düzgün, günümüz standartları açısından sırıtmayacak düzeyde. Mekânlar ve atmosferde de sorun yok. Orijinal çizgi romandan alınan Suat Yalaz kareleriyle giriş de gayet estetik ve zarif olmuş. Filmin tek bir problemi var; öykü yeterince güçlü değil. Hoş, Kudret Sabancı kendisiyle çekimler sırasında yaptığım söyleşide belli bir yaş grubunu hedeflediklerini belirterek daha girift öyküler için haklarını, ilk filmin tutması halinde çekilen devam yapımlarında kullanacağının altını çizmişti. Ama gönül istiyor ki, ilk adımda da daha güçlü bir hikâyenin peşine düşseydik. Kuşkusuz bu isteğin altında Karaoğlan’ın asıl müşterisinin 40 ve üstü olan bizim kuşağımız olması yatıyor. Evet, Suat Yalaz’ın yarattığı efsaneye çocukluk günlerimizde sevdalandık ama aradan kaç yıl geçti, biz de o günlerdeki ‘masumiyetimizden, saflığımızdan’ uzaklaştık, onca çizgi roman uyarlaması izledik, beklentilerimizi yükselttik, dolayısıyla öykü bazında da belki orijinal ‘Karaoğlan’da bile olmayan daha derin dokunuşlar vurulmasından yanayız. Öte yandan Kudret Sabancı’nın böylesi bir projenin altından kalkabileceğinden de ben kendi adıma eminim. Çünkü sırf ‘Laleli'de Bir Azize’ gibi geçmiş bir adım bile, Sabancı’ya olan inancımızı yüksek tutuyor. 

Ayrıca Karaoğlan, günümüz Türkiye

si’nden bakıldığında daha liberal, daha özgürlükçü bir dünyanın eseriydi ve bü-tün çağdaşları gibi erotik olmaktan ka-çınmazdı. ‘Kökü dışarıda’ karakterlerdeki‘aseksüellik’ (Tommiks-Suzy ya da Kaptan Swing-Betty ilişkilerinde gördüğümüz türden), iş ‘Yerli cephe’ye gelince değişir ve kimi kuşaklar adeta ilk cinsellik derslerini bu çizgi romanlardan alırdı. Sabancı imzalı ‘Karaoğlan’da cinsellik de törpülenmiş. Sözün özü galiba bizim aradığımız biraz John Milius imzalı ‘Conan’ ya da günümüzden bakıldığında ‘Games of Thrones’ türü, karanlık dünyalarla da flört eden -eskilerin deyimiyle- ‘Tarihsel kurdele’ler. 

Müge Boz en iyisi 

Peki ya performanslar? Öncelikle Bayırgülü’ndeki Müge Boz’un hakkını vermem lazım. Genç oyuncu orijinal tiplemedeki hınzır, flörtöz, hafif seksi, delişmen ve harbi kızı son derece başarılı bir şekilde canlandırarak bence ekibin en iyisi olarak ön plana çıkıyor. Karaoğlan’da da Volkan Keskin, Kar-
tal Tibet’e göre çok genç duruyor ama sırıtmıyor. Üstelik karakterin hafif gır-
gırımsı yapısını da başarıyla yansıtıyor.
Ayrıca tip olarak 2011 versiyonunda
‘Kimmeryalı’yı canlandıran Jason Mo-
moa’dan daha iyi bir ‘Conan’ profiline sa-
hip olduğu kanısındayım. Baybora’da Ha-
kan Karahan da orijinal tiplemeye göre biraz daha genç durmasına karşın gayet iyi. Keza Camoka’da da Hasan Yalnızoğlu, Danyal Topatan kadar kötülük saçmasa da başarılı bir tipleme ortaya koyuyor. ‘Darth Vader’ türü, kötülüğünü genizden
gelen ‘mekanik’ ses tonlamasıyla besle-
mesi de ilginç olmuş. Çise Hatun’da Özlem Yıldız, Çalık’ta Gaffur Uzuner, Balaban’da Tuncay Gençkalan, Tokucar Noyan’da Turgay Tanülkü de gayet iyiler.
Sonuç? Akıcı aksiyon sahnelerinin yanı sıra özellikle iki kadın karakter, Bayırgülü ve Çise Hatun arasındaki çekişmeyi de başarıyla yansıtan bu ilk adımın bir öncü olması ve de daha güçlü karakterler ve yan öykülerle dolu diğer adımların da bu adımı takip etmesi umuduyla diyelim. Son bir temenni: Umarım kimse film vesilesiyle ortaya çıkıp, “Muhteşem Yüzyıl’da bir türlü anlatılamayan ecdadımız böyle de anlatılmaz” diyerek gereksiz gündem işgaline soyunmaz. 

BUNLAR DA VAR


Entrika 
Nicholas Jarecki’nin yönettiği ve Richard Gere, Susan Sarandon, Tim Roth ile Brit Marling’in oynadığı Entrika (Arbitrage), haftanın dikkat çekici yapımlarından. Birçok sinema otoritesine göre Richard Gere’in kariyerinin en iyi performansını ortaya koyduğu film, ABD ’nin ‘ekonomik işleyişinin’ röntgenini çekiyor adeta. Miller, mutlu bir aile yaşamı olan ve görünüşte başarılı bir işadamıdır. Yıllardır büyüttüğü şirketini satarak emekli hayatı yaşamak niyetinde gibi görünür. Her şey yolunda giderken, beklenmedik bir olay hayatını altüst eder ve Amerikan şirketlerinin gerçek yüzüyle seyirciyi de tanıştırır.

Düşler Diyarı Bu yılın en fazla konuşulan filmlerinden birisi olan ‘Düşler Diyarı’ (Beasts of the Southern Wild), distopik evrende geçen umut dolu bir hikâye. Benh Zeitlin’in yönettiği ve Quvenzhane Wallis, Dwight Henry, Levy Easterly ile Lowell Landes’ın oynadığı filmin kahramanı Cimcime (Hushpuppy), altı yaşında küçük bir kızdır, babası Wink ile birlikte yaşamaktadır. Babası bir gün hastalandığında doğa çığırından çıkar. Hava ısınır ve tarih- öncesi yabandomuzlarından oluşan bir ordu donmuş mezarlarından kalkar. Şimdi Cimcime’nin hasta babasını, sular altında batmakta olan evlerini kurtarması ve evreni tamir etmesi gerekmektedir.

Efsane Beşli Peter Ramsey’in yönettiği ve Chris Pine, Alec Baldwin, Hugh Hackman ile Isla Fisher’ın seslendirdiği animasyon film Efsane Beşli (Rise Of The Guardians), bu yılın Altın Küre adaylarından ‘Efsane Beşli’, sıra dışı becerilere sahip bir grup kahramandan oluşuyor. ‘Kara’ olarak bilinen kötü ruh, inançlarımızı yok etmek için işe koyulduğunda Efsane Beşli umutlarımızı korumak için ilk defa kaba kuvvete başvurmak zorunda kalır.