Amerika 'Baba'sını arıyor!..

Amerika 'Baba'sını arıyor!..
Amerika 'Baba'sını arıyor!..
12 dalda Oscar adayı 'Lincoln', yarından itibaren gösterimde. Spielberg, 'epik' anlatımını terk ederek politikacıların dünyasına odaklanmış.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Büyümeyi reddeder, çocukluğun o eşsiz günlerini alabildiğine uzatmak istersin. Ama hayat bu, sanki görünmez bir el arkadan itiverir seni. Yetişkinler dünyasında bir şekilde yer alman gerektiğini hatırlatır. Çevren, fiziğin, ruhun, ilişkilerin… Steven Spielberg, aslında bu işin bir yolunu bulmuştu. Filmleriyle uzatıyordu çocukluk dönemini. Ama çektikleri beyazperdede yer bulup ‘box-office’ listelerinde ön sıraları işgal edince, hatta sinema tarihinin en çok kazandıran yapıtları olarak hafızalara kazınmaya başladıkça, yakın arkadaşı George Lucas’la birlikte “Sinemanın yaşını küçültüyorlar” suçlamalarına maruz kaldı. Sonrasında ‘ikilinin’ yolları belki hayatta değil ama beyazperdeye taşıdıkları hikâyeler itibariyle ayrılır gibi oldu; ‘Jaws’a, ‘ET’ye, ‘The Color of Purple’a, ‘Güneş İmparatorluğu’na rağmen Akademi tarafından ‘ciddiye’ alınmayan Spielberg, nihayetinde ‘Schindler’in Listesi’yle ‘Oscarcılar hanedanı’nın listesine girmeyi başardı.
Altı milyona yakın insanın bir şekilde soykırıma uğradığı bir cinnet ortamında ancak birkaç yüz kişiyi kurtarmayı başarabilen bir adamı anlatan Spielberg, ‘En iyi film’ ve ‘En iyi yönetmen’ dallarında heykeli koltuğunun altına sıkıştırıverdi. ABD’nin katıldığı son haklı savaş konumundaki 2. Dünya Savaşı’ndan yine bir başka ‘kurtarılma’ öyküsü, ‘Er Ryan’ı Kurtarmak’la bu kez 1998’de Akademi yine kendisini ‘ciddiye’ aldı ve ‘En iyi yönetmen’ dalında onurlandırdı.

‘Ecdat yadigârı’
Serüveni üzerine, ‘Çıkan kısmın özeti’ne giriştiğimiz Spielberg, son filmi ‘Lincoln’le bir kez daha karşımızda. Tabii film, ele aldığı kişilik ve gezindiği tarihsel dönem itibariyle, bu coğrafyadan bakıldığında akla başka şeyler getiriyor. Malum Türkiye, bir süredir ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisi dolayısıyla ‘Ecdat tartışmaları’ yaşıyor. ABD’de de bazı filmler benzer şekilde ecdatları hakkında “Böyle mi anlatıyor, evet böyle de anlatılabilir” türünden tartışmalara kapı aralıyor. Çok değil, geçen yaz gösterime giren ‘Lincoln: Vampir Avcısı’, siyahlarla aynı haklara sahip olunması konusunda büyük çaba sarf etmiş ABD’nin 16. Başkanı Abraham Lincoln’ü bir fantezinin kahramanına dönüştürüyordu. Güneyliler ‘Vampir’di ve Lincoln de başta iç savaş olmak üzere tüm hayatı boyunca aslında Güneyli niyetine vampirlerle mücadele etmişti. Sonrasında, geçen haftaki Tarantino imzalı ‘Zincirsiz’ geldi; bu kez de iç savaştan iki yıl önce geçen hikâyede dönemine göre yine bir fantezi vardı sinemaseverin karşısında. Bu kez bir siyah, ‘Kahraman bir kovboy’a dönüşüyor, bu film de özellikle yönetmen Spike Lee’nin başını çektiği bir grupça “Ecdadımız böyle mi anlatılır?” eleştirilerine muhatap oluyordu. ‘Lincoln’ ise sanırım bu tartışmalara en azından kâğıt üzerinde nokta koyuyor; “Evet, tarihsel açıdan böyle anlatılır” dedirtiyor. Ama bu kez de filme şöyle ‘şerh’ koymak mümkün; “Eksik ve tek taraflı anlatmışsın.”
Neyse, kısaca özet diyelim: 1865’in son ayları. ABD, iç savaşın dördüncü yılını yaşamakta. Başkan Lincoln, ABD’nin bu kanlı sayfasını kapamak için Temsilciler Meclisi’nden ‘onay’ alınması konusunda yeni bir hamleye girişiyor. Tarihe ‘13. Yasa Değişikliği’ olarak geçecek bu oylama öncesinde Lincoln bir Cumhuriyetçi olarak kendi partisindeki farklı eğilimlerle hesaplaşırken öte yandan da bazı Demokratların ‘rıza’sını almak için lobi faaliyetlerine başlıyor. Arka planda devam eden savaşta ise büyük oğlu Robert’ın cepheye gitmesini engellemeye çabalıyor. Daha önce iki oğlunu kaybedince bu travmatik gelişmelerin sonucu ruhsal açıdan gelgitler yaşayan eşi Mary Todd da Robert’ın askere gitmesi halinde başkanı affetmeyeceğini söylüyor. Tüm bu açmazlar içinde Abraham Lincoln, büyük bir lider olarak hem kendi yolunu buluyor hem de tüm bir ulusun geleceğine yön veriyor…

Sağcılarla solcular değişince
Spielberg, Fransızların deyişiyle ‘Grandeur’ bir yönetmen portresi çizdi hep. İhtişamlı, görkemli, heybetli filmlerle seyirci karşısına çıktı. Epik bir dilin peşine düştü, hangi konuya el attıysa derdini ‘Destansı’ filmlerle aktarmayı yeğledi. ‘Lincoln’ bu açıdan ilginç bir deneyim. Öyküsü gezindiği tarihsel kesit bakımından kölelik ya da savaş gibi görünüyor ama asıl odaklandığı mesele politikacılar ve böylesi bir ortamda aranılan en önemli şey olan üstün bir liderlik gösterisi… Aslında film Lincoln’ün savaş alanlarını ziyaret edip iki siyah askerle yarenlik etmesiyle başlıyor. Bu görüntüler insana, “Yine mi ‘Er Ryan’ı Kurtarmak’ın o meşhur ilk yarım saatlik adrenalin dozajı yüksek savaş sahnelerini dalıyoruz?” hissi veriyor. Heyhat, bu kez Spielberg kısa bir hasbihalin ardından cepheyi terk ediyor ve “Abraham Lincoln’ün asıl savaş alanı evi ve meclisti” diyerek bizi kendi sineması içinde hem son derece olgun hem de son derece minör bir öykünün peşine takıyor. Spielberg’ün malum takıntılarından biri de dağılan aile motifi. Kendisi de bir parçalanmış aile çocuğu olmasından ve annesinin yanında yetişmesinden ötürü, ‘Sorunlu baba figürleri’ ilgi alanı dahilinde. ‘Modern zamanlar’daki Rus filmlerinde tüm baba figürlerinin Stalin’in gölgesinde yeşermesi gibi aslında Lincoln’de de Spielberg’ün ‘İdeal Amerikan babası’ tarifine soyunduğunu da rahatlıkla iddia edebiliriz. Öte yandan filmin, meclisteki tartışma sahnelerinde ya da kulis faaliyetlerinde kamerasını gezindirirken bize hatırlattığı bir başka önemli yan da siyaset denen oyunun kirli aktörlerle var olduğunun altını çizmesi. Bugünden bakıldığında tarihin temiz ya da başarılı diye yazdığı tüm kimliklerin altında, biraz da ‘pragmatizm’ adına kirletilen bir oyun var ortada. Lincoln ve çevresinin de tüm bu gerçeklerken uzakta kendini var etmesi mümkün değildi demeye getiriyor film. ‘Lincoln’ün hatırlattığı bir başka gerçek de, aradan geçen yaklaşık 150 yılda Amerikan sağcılarıyla solcuları yer değiştirmiş olması.
Peki bu sade anlatılmış Spielberg filminin eksikleri neler? Mücadelenin asıl kahramanlarına yeterince hayat hakkı tanımamış diye eleştiriliyor film. Spielberg bize siyahlar adına mücadeleyi yine beyazların yaptığını düşündürtüyor. Oysa filmde de kendilerine ara roller bulan bazı siyah karakterler bu mücadelenin öncüleriydi. Bazı eleştirmenler ise işi daha ileriye götürüp “Filmdeki birçok sahne propaganda kokuyor. Filmdeki siyahlar, ‘Ürün yerleştirme’ gibi. Kurnazca her sahneye yerleştirilmişler.” diyor. Senarist Tony Kushner’le filme kaynaklık eden ‘Team of Rivals: The Political Genius of Lincoln’ (‘Rekabetçiler Takımı: Lincoln’ün Politik Dehası) kitabının yazarı Doris Kearns Goodwin’den yola çıkarak eleştirilerini şöyle devam ettiriyorlar: “Beyaz bir yönetmen, beyaz bir senaristin beyaz bir tarihçinin kitabından uyarladığı metinle film yapıyor. İşte bu pazarlanabilir bir liberalizm. Film usta bir öğretmenin dersi gibi, gayet bilgilendirici ama ne büyüleyici ne de esin veriyor.”

Muhteşem ötesi Day-Lewis

Sonuçta film hakkında yargılar farklı farklı. Çok beğenip ‘başyapıt’ ilan edenler de var, yukarıda görüşlerini aktardığım (bence) saygın eleştirmen Tony Macklin gibi yaklaşanlar da. Bense Spielberg’ün yaklaşımını beğendim, politikacılara tıpkı birkaç gün önce DVD’den izlediğim Taviani Kardeşler’in ‘Sezar Ölmeli’sindekine benzer bakışını önemsedim. Ama filmi genel çizgileri itibariyle yeterince heyecan verici bulmadım. Mesela oylama sahnelerindeki gelgitlerin dizi olarak çekilen ‘John Adams’ta (Yönetmen Tom Hooper’dı) daha derin, sinematografik ve insani olarak yansıtıldığını düşünüyorum. Spielberg açısından da filmi şöyle bir yere oturtabilirim: Üstat “Niye büyümek istemediğimi anladınız mı? Büyüklerin alanı olan politika eninde sonunda kirli bir iş, bu filmle de bunu göstermek istedim” demiş olabilir…
Gelelim filmin asıl pırıltısına. Zihinlerimize kazınan oyuncular karşımızda geldiğinde, canlandırdıkları karakterleri önemser ve o rollere kendilerini kaptırmalarından heyecan duyarız ama asıl olarak izlediğimiz kişinin oyuncu olduğunu hep aklımızın bir köşesinde tutarız. Daniel Day-Lewis ise ‘Lincoln’de bize bu ezberimizi unutturuyor. Karşımızdakinin bir oyuncu olduğu gerçeğini bir kenara koyup, karakterin peşinde kayboluyoruz. Ezcümle muhteşem oynuyor ve sanırım bu performansı ne Akademi, ne de dünyanın başka jürise asla es geçemez. Kendisinin üçüncü ‘En iyi erkek oyuncu’ dalındaki Oscar’ını şimdiden kutlarım. Öykünün en hınzır karakteri Thaddeus Stevens’ta da Tommy Lee Jones ‘En iyi yardımcı erkek’i alırsa şaşırmam…

5 adımda Lincoln


1809 Kentucky doğumlu... 17’nci yüzyılda İngiltere’den Massachusetts’e
göç eden Samuel Lincoln’ün soyundan geliyor. Annesini dokuz yaşındayken kaybetti.
Mary Todd’la 1842’de evlendi. Düğün gününde evden ayrılırken nereye gittiği
sorulduğunda “Sanırım
cehenneme” diye cevap verdi.
Politik hayatına 23 yaşında adım attı. İlk seçim konuşmasında taraftarlarından birine saldıran bir izleyiciyi pantolonundan ve ensesinden tutarak dışarıya atmıştı.
Beyaz Saray’da sakal bırakan ilk başkan Lincoln’ün bu kararına 11 yaşındaki Grace Bedell’in şu mektubunun neden olduğu söylenir: “Yüzünüz çok ince olduğu için uzun favoriler size çok yakışır. Hanımların hepsi de favorilere bayıldığından kocalarını size oy vermeye ikna ederler.”
Meşhur aktör John Wilkes Booth, Güneyli tutsaklar karşılığında Lincoln’ü kaçırıp fidye isteme planları yapar. Ne var ki Lincoln’ün siyahlara oy hakkı vermesi sonrası suikastı kafasına koyan Booth, ‘Our American Cousin’ oyununu izleyen Lincoln’ü kafasından vurur.