Ancak bir benzerim ısırabilir beni

Ancak bir benzerim ısırabilir beni
Ancak bir benzerim ısırabilir beni
Filmde başrolleri Emily Blunt ve Benicio Del Toro paylaşıyor. Sir Anthony Hopkins de önce karısını, sonra da oğlunu yaratığa kurban veren yaşlı aristokratı canlandırıyor.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

FİLMİN FOTOĞRAFLARI VE FRAGMANI İÇİN TIKLAYIN

 

VİZYONDAKİ DİĞER FİLMLERİ GÖRMEK İÇİN TIKLAYIN

 

Stephenie Meyer imzalı ‘Twilight’ serisinden uyarlanan filmler dolayısıyla vampirler burjuvalaşmaya çalışadursun, bu ‘ısırılma meselesi’nin özünde burjuvazinin olduğunu zaten en başından beri iddia eden bir yapım, yeniden kendisini hatırlatıyor. Evet, bugünden itibaren salonlarımıza uğrayan ‘Kurt Adam’ (The Wolfman), tarihsel gelişim itibarıyla ‘vampir neşriyatı’ içinde daha az sahne alan bir figürü, bir kez daha önümüze atıyor. ‘The Rocketeer’, ‘Jumanji’, ‘Jurassic Park III’ gibi özel efektlerle dolu yapımlarıyla tanıdığımız Joe Johnston’ın imzasını taşıyan (ki ekibe sonradan dahil olmuş, filmin ilk yönetmeni Mark Romanek’miş ve işi bir aşamadan sonra bırakınca, Johnson devreye girmiş) yapım, Curt Siodmak’ın yazdığı ve George Waggner’in yönettiği 1941 tarihli, aynı adlı bir klasiğin yeniden çevrimi. Andrew Kevin Walker ve David Self ikilisi, senaryoda kimi rötuşlara gitmiş ama asıl olarak ilk filmin ruhunu korumayı hedeflemişler (ya da iddiaları bu yönde).
Önce öyküden bahsedelim: Victoria dönemi İngilteresi, 1891... Blackmoor adlı bir taşra kasabasında yaşayan Sir John Talbot’ın oğlu Ben, esrarengiz bir yaratığın saldırısı sonucu öldürülmüştür. Küçükken annesinin ölümünü gören ve peşi sıra, yaşadığı travmayı atlatması için babası tarafından yaşadıkları malikâneden uzaklaştırılarak Amerika’ya giden ve burada bir aktör olan Lawrence, kardeşinin ölümü üzerine yeniden ‘baba ocağı’na dönmüştür. Aslında kendisini, Ben’in nişanlısı Gwen çağırmıştır. Lawrence bu geri dönüş sırasında hem katili bulmak, hem de babasıyla geçmişteki o soğuk ve yarım kalmış ilişkiyi yeniden gözden geçirmek ister. Civar halkı ise olayın sorumluluğunu Çingenelerin üzerine atmaktan yanadır. Lawrence, meseleyi derinleştirmek üzere araştırmaya koyulurken Maleva adlı yaşlı bir Çingene kadından, 23 yıl önce de civarda benzer cinayetlerin işlendiğini ve bir lânetin etrafı sardığını öğrenir. Öte yandan Scotland Yard da, olayın açığa çıkarılması için, geçmişte Londra’da ‘Karındeşen Jack’ cinayetlerini de araştıran müfettiş Frederick George Aberline’ı görevlendirmiştir bile...

Ambalajı gayet ‘şık’
‘Kurt Adam’ı, en basitiyle bugüne kadar bu konuda okuduğunuz ya da izlediğiniz her şeyin son derece iyi bir ambalajla sunulmuş hali olarak özetlemek mümkün. Film, ‘vampir’ ya da ‘zombi’ meselelerindeki, ‘Isırılan bu tarafa geçer’ mantığı üzerinden ilerlerken bu türün en çok hayat bulduğu ‘Victoria dönemi’nin gotik atmosferini son derece başarılı bir şekilde inşa ediyor. Aslına bakarsanız filmin üstesinden geldiği en iyi yan da bu. Küçük kasaba atmosferi, tutucu yerli halk, taşradaki dengeler derken öykü merkeze, Londra’ya sıçrıyor. Burada da, ‘Kurt adam’ımız bilimsel bir deney için ulemanın huzuruna çıkıyor. Bu yakada da, zamanın pozitivist yaklaşımının doğaüstüne karşı gösterdiği yaklaşımın izlerini görüyoruz (ve her zaman olduğu gibi, o koskoca profesörler gözlerine inanamıyorlar).

Açık kalp ameliyatı gibi
Yönetmen Johnston, karanlık atmosferi yaratmakta, dönemin ruhunu yakalamakta başarılı. Her görüntü, her ton, her ince ayrıntı bizi o ‘karanlık çağ’a götürüyor. Ne var ki, öykünün eskimişliği ve bildik yanları, ilgimizin ayakta durmasını örneğin atmosfer kadar sağlamakta zorluk çekiyor. Yaratık olmanın yalnızlığı, trajedisi, sevdiğini bile öldürme ihtimali ya da bizim bu ihtimali sevebilme ihtimalimiz, sinemasever tecrübelerimiz açısından yenilikler içermiyor. Biz ne yazık ki zamanında Kont Dracula’ya da, Frankenstein’ın yaratığına da, ‘Sleepy Hollow’un hayaletine de, yeterince yakın durduk ve bu dertleri, onlar sayesinde öğrendik (ve de atlattık).
Peki filmin yaratıcılarının, bu durumun farkında olmamaları mümkün mü? Değil elbet, nitekim onlar da Lawrence’la yengesi olma noktasından teğet geçen Gwen arasında bir ilişki doğmasından ve öykünün romantizme kaymasından destek almaya çalışmışlar ama nafile, bu cephede de bizi karşılayan tek bir şey var; inandırıcılıktan uzak bir ilişki. Öte yandan, filmin başarılı olduğu bir cepheden bahsedelim; özel efektler. Geçmişte John Landis’in ‘Kurt Adam Londra’da’sında da çalışan ve Hollywood’un en yaratıcı makyaj ve özel efekt uzmanlarından biri olarak kabul edilen Rick Baker, burada da maharetlerini gösteriyor. Üstad, özellikle ‘mutasyon’ sahnelerinde filme damgasını vuruyor. Londra’da, bilim kurullarının önündeki dönüşüm sekansı, görsel açıdan adeta bir ‘açık kalp ameliyatı’.

Che idi, ‘Kurt Adam’ oldu
Oyunculuklara gelince; filmin yapımcı kadrosunda da yer alan Benicio Del Toro, ‘önder adam’lıktan (‘Che’) ‘Kurt adam’lığa dönüşte pek zorlanmamış, rolünün altından kolayca kalkıyor. ‘Isırma koparma’ filmlerine aşina bir isim olan Sir Anthony Hopkins (‘Kuzuların Sessizliği’, ‘Bram Stoker’s Dracula’), boğuk sesi ve sarsıcı karizmasından bir şey yitirmemiş ama yine de ‘Kurt Adam’da, geçmişteki türden bir etki yaratamıyor. ‘Matrix’te Neo’nun gölgesinden ayrılmayan ‘Ajan Smith’ olarak tanıdığımız Hugo Weaving, bu kez Scotland Yard müfettişi Aberline olarak benzer türden bir koşuşturmaca içinde yer alıyor ve sırıtmıyor. Son dönemin güzellerinden Emily Blunt da Gwen’de, kostümleri ve saç stiliyle o dönemin klasik kadın portrelerine yakın duruyor. Öykü, anlatmak istediği aşk konusunda yeterince inandırıcı olamıyor ama filmde, bu aşka en çok inanmış gibi görünen bir şey varsa, bu da Blunt’ın oyunculuğu olmuş.

Orijinaller nerede?
Sonuç? Benzer kulvarlarda boy gösteren Francis F. Coppola’nın ‘Bram Stoker’s Dracula’sı ya da Kenneth Branagh’ın ‘Mary Shelley’s Frankenstein’ının yanında Joe Johnston’ın ‘The Wolfman’i zayıf kalmış. Ama öte yandan film ‘Kurt adam’ meselesinin derli toplu ve şık sunulmuş halini izlemek isteyenler için, son derece uygun bir seçenek. Bu arada bir sorum da DVD dağıtım şirketlerine; hazır yeni çevrimleri salonları doldururken orijinallerinin de vitrinleri süsleme zamanı değil midir?