Aşk dediğin...

Aşk dediğin...
Aşk dediğin...
Pixar'ın 'Wall-E', herşeyden önce iki robot arasındaki bir aşk hikâyesi. 'Hello Dolly'nin bir şarkısı onların durumunu anlatıyor sanki
Haber: SEVİN OKYAY / Arşivi

 

FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

MALUM, YALNIZLIK PAYLAŞILMAZ... UĞUR VARDAN'IN YAZISI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN

En önce karşımıza Alec çıkıyor: Uzun kulaklı, beyaz bir tavşan. ‘Wall-E’nin önü sıra, Pixar’ın yeni kısa filmi ‘Presto’yu izliyoruz. Bir sihirbaz ve tavşanı arasında bir havuç yüzünden çıkan anlaşmazlık üzerine, cana yakın bir film.Ama ‘Wall-E’ kadar cana yakın olmasın. Kahramanın kendisini kastediyorum. Wall-E, adından da anlaşılacağı üzere, (Waste Allocation Load Lifter Earth-Class/Çöp Tahsis Yük Kaldırıcı Yerküre-Sınıfı) bir çöp robotu. Paslanmış metalden, neredeyse kare şeklinde, tıknaz bir şey. Kafa denecek bir şeyi yok, ama yuvarlak objektiflerden oluşan gözleri çok anlamlı. Onların bakışıyla ve orijinalinde Ben Burtt’ün ağzından çıkan, adeta fokurdamayı andıran seslerle meramını anlatıyor. Ha, tuhaf bir tonlamayla kendi adını da söylüyor. Bir de, aniden karşısına çıkmış dünya güzeli robot (İnsanlara göre, ‘sonda’) Eve’in adını.
Wall-E, uzak bir gelecekte, bundan 700 yıl sonrasında yaşıyor. Dünyada insan kalmamış, bir o var, bir de ‘art deco’ kılıklı, şen şakrak hamamböceği arkadaşı. Wall-E bütün dünyayı kaplamış ve insanları kaçırmış olan çöp yığınlarını sıkıştırılmış, düzgün küpler haline getirip onlardan gökdelenler yapıyor. Bunlar, çokuluslu Buy N Large şirketinin ürünlerinden kalan çöpler. Bir zamanlar insanlara ait olan kimi şeyler onu çok ilgilendiriyor, onları hatıra olarak saklıyor: Bir Rubik küpü, Noel ışıkları, bir çakmak ve en önemlisi, ‘Hello Dolly’nin bir kaseti. Görüntüler parlaklığını yitirmiş, sesi de bir tuhaf olmuş ama olsun! Bunlar Wall-E’ye insanlar konusunda rehber oluyor.
Derken karşısına o çıkıyor, Eve (Havva) adlı güzel, beyaz keşif robotu. Eve, dünyada hâlâ hayat olup olmadığını öğrenmek için görevli olarak dünyaya gönderilmiş. Aksi gibi Wall-E de hemen gönül verdiği nazenine hoş görünmek için kısa süre önce bulduğu bir bitkiyi gösteriyor. Kendisine verilmiş olan talimata uyan Eve bitkiyi alıyor, içine yerleştiriyor ve yanıp sönen bir yeşil ışık haricinde, devre dışı konuma geçiyor. Sonra bir uzay gemisi onu almaya geliyor (Daha önce Eve’i dünyaya bırakan gemi olsa gerek), aptal âşık Wall-E de kızın peşine takılıyor. Yerinden kımıldayamayacak kadar şişmanlamış, her şeyi unutmuş, hareketli sandalyelerde oturup sıvı maddeleri, Buy N Large reklamlara refakatinde kamışla içerek beslenen insanların bulunduğu ana gemiye gidiyorlar. Geminin ikinci kaptanı, yüzlerce yıl öncesinde verilmiş talimatı yerine getirerek insanların dünyaya dönmesini engellemeye çalışan bir makine. Wall-E, Eve, dobiş kaptan ve birkaç kaçık robot, isyan bayrağını açıyorlar.
Pixar’ın yeni filmi ‘Wall-E’, bir bilimkurgu filmi, insanları çevre konusunda uyaran bir film, ama hepsinden önce iki robot arasındaki bir aşk hikâyesi. ‘Hello Dolly’nin bir şarkısı onların durumunu anlatıyor sanki. Çok dokunaklı bir hikâye ama Wall-E’nin, Eve ortaya çıkmadan önceki hayatının da ayrı bir cazibesi var, hüzünlü olsa da. Bütün Pixar animasyonları gibi parlak ve neşeli renkleri olan ‘Wall-E’, bu ilk bölümlerde toz sarısı, kahverengi ile kurşuni arası renklerde, her haliyle amaçsızlık ve gelecekten
yoksun olmanın bir ifadesi. Wall-E de, bütün kararlılığına ve güler yüzüne (lafın gelişi) rağmen, niye yaptığını bilmediği bir işi, kendinden başka kimsenin olmadığı bir dünyada yapan bir çöp robotçuğu. Yalnızlık başa bela!
Kahramanımız, eski Walt Disney kahramanlarının bir özelliğinden nasibini almış, fevkalade insancıl özellikleri var. İnsani duyguları da. “Eve!” deyişinden etkilenmemek için taş kalpli olmak gerek. Süper kahraman falan değil, çok şükür, sadece bir çöp robotu. ‘Finding Nemo’nun yönetmeni Andrew Stanton (ki filmin özgün hikâyesi de ona ait) bir kez daha bağrımıza basmak isteyeceğimiz bir kahraman yaratmayı başarmış. Wall-E, Nemo’nun fizik ve renk avantajından mahrum olsa da, Kung Fu Panda’dan daha sevimli. Sonuçta bir çocuk filmi olsa gerek ama ben ağzım açık filmi izlerken hiç böyle bir ayrım hissetmedim. Dublajdı, orijinaldi diye de kafanıza takmayın. Özellikle ilk yarısı, neredeyse konuşmasız. Dolayısıyla her ikisinden de rahatsız olmazsınız.