Atları da savaştırırlar...

Atları da savaştırırlar...
Atları da savaştırırlar...
Steven Spielberg, son filminde Birinci Dünya Savaşı'nda cepheye gitmek zorunda kalan bir attan yola çıkarak naif anti-militarist mesajların peşine düşüyor. 'Savaş Atı' altı dalda Oscar'a aday
Haber: UĞUR VARDAN - ugur.vardan@radikal.com.tr / Arşivi

SAVAŞ ATI
Orijinal adı: War Horse
Yönetmen: Steven Spielberg
Oyuncular: Jeremy Irvine, Emily Watson, David Thewlis, Peter Mullan

Not: Bu yazı, öyküdeki gelişmelerden çok, bazı kilit sahnelerden bahsetmektedir; filmi izledikten sonra okumanız tavsiye olunur. 
Steven Spielberg’ün heybesinde gerilim ve sonsuz sevgi mutlaka vardır. Duruma göre de biri sahaya sürülür. ‘Duel’le -ki aslında bir TV filmidir- başlayan kariyerinde ‘Jaws’, üçüncü filmini çeken genç bir yönetmen için muhteşem ötesi bir iştir. Amityville kasabasının sahiline dadanan bir köpekbalığının yaşattıklarını 26 yaşının baharında ‘resmeder’ Spielberg. Lakin artık 66 yaşında olan usta yönetmen, son çalışması ‘Savaş Atı’nda (War Horse) bu kez bir attan naif bir anti-militarist sevgi-saygı filmi ortaya çıkarmış. Aslında bu tür ‘gel-gitler’, Spielberg sinemasının tipik refleksleri. ‘Üçüncü Türle Yakınlaşmalar’ (1977) ve ‘ET’ (1982) gibi ‘Uzaylıları da sevelim sayalım’ mesajına sahip yapımların ardından, 2005’te bu kez “Yok canım, uzaylıdan dost olur mu?” filmi (‘Dünyalar Savaşı’) çeken de, bizatihi kendisiydi. 

‘ET’yle ‘Er Ryan’ın karışımı
‘Savaş Atı’na gelince 146 dakikalık bu epik yapım, ilk elde ‘ET’yle ‘Er Ryan’ı Kurtarmak’ın karışımı gibi görünüyor. Elbette her zaman olduğu gibi önce özetler: Birinci Dünya Savaşı, Kıta Avrupası’nda herkesin kapısını yavaş yavaş çalmaya başlamıştır. Kuzey İngiltere’deki Devon’da, zamanında Güney Afrika’da savaşmış ama zamanla orada neden bulunduğunu sorgular duruma gelmiş yörenin çiftçilerinden Ted Narracott, genç ve gelecek vaat eden bir atı, açık arttırmada satın alır. Lakin Narracott, biraz da inat ederek atı değerinin üstünde alır. Üstelik arttırmada ‘kılıç çektiği kişi’, yörenin ‘Toprak ağası’ ve kendi çiftliğinin de sahibi Lyons’tur. Tipik bir ‘Ağa’ refleksi gösterir Lyons ve “Madem” der, “bu ata bu kadar para verdin, bana olan borcunu da bir an önce öde.” Narracott’un planı ise boş ama verimsiz olduğu düşünülen tarlasını, aldığı atla sürmek ve oraya şekerkamışı ekmektir. Lakin at başına buyruk çıkar, sabanın boyunduruğuna girmek istemez. Bu noktada Ted’in oğlu Albert devreye girer ve Joey adını verdiği atla, özel bir ilişki kurarak istenilen hedefe doğru yürür. Lakin belalar arka arkaya gelir, önce ekinleri mahveden bir yağış, ardından da patlayan savaş… Ted, Joey’i orduya satmak durumunda kalır, Albert ise o çok sevdiği yol arkadaşına gözyaşları içinde veda eder ama teslim ettiği Yüzbaşı Nicholls’tan da, Joey’i sağ salim geri getirmesini ister. Bu noktadan sonra da Joey’in, Birinci Dünya Savaşı’ndaki öyküsü başlar… 

Sadece ‘Haklı savaşlar’ı çeker
‘Er Ryan’ı Kurtarmak’ vizyona girdiği dönemde, Vanity Fair dergisinde bu filme ilişkin kaleme alınan bir yazıda, son derece önemli bir tespit de yer alıyordu. Söz konusu denemeye göre, İkinci Dünya Savaşı, Amerika’nın katıldığı ‘Son haklı savaş’tı ve bu yüzden Hollywood bu döneme sık sık dönmeye ayılıp bayılıyordu. Spielberg elbette çok çok iyi bir yönetmen, filmografisindeki birçok yapıt çoktan ‘ Sinema tarihi’nde yerini aldı bile. Lakin ‘kusursuz’ biri değil. Bunu elbette kendi durduğum yerden söylüyorum, yoksa onun sinemasal tekniğine ya da yeteneğine ilişkin bir itiraz değil benimki.
Tipik bir Cumhuriyetçi olan üstadımız, aileye ve kendisine yetiştiren kültürün değerlerine çok çok önem veriyor. Yetişme döneminde ebeveynleri ayrılmış, bu durumu filmlerine de yansıtıyor, özellikle ‘ET’de babasız bir aile profilini görmek mümkündü, ‘Dünyalar Savaşı’nda da işi yaramadığına inanan, evliliğini başaramamış bir babanın, uzaylılarla savaşırken bir yandan da kendisini oğluna kanıtlamasının öyküsünü izliyorduk. Meselenin ‘Haklı savaşlar’ bölümüne gelirsek, bakın Spielberg filmografisinde, kamerası daha önce ‘Indiana Jones’lar dışında dört kez (‘Güneş İmparatorluğu’, ‘1941’, ‘Schindler’in Listesi’ ve ‘Er Ryan’ı Kurtarmak’), İkinci Dünya Savaşı’nda gezindi. Ama aynı Spielberg, asla Vietnam’a, Afganistan’a, Irak’a uğramadı; çünkü bu coğrafyalarda ve günahlarda dolaşmak, çoğu kez Amerikan sinemasının ‘solcu’ yönetmenlerine düştü. Dünya politikası üzerine en derin sözünü ise ‘Münih’te söyledi. Dolayısıyla, ‘Savaş Atı’, onun çizgisine oturan bir öyküye sahip. Çok çok eski bir zaman diliminde, yine haklı bir savaştan, naif bir anti-militarist öykü çıkarmak yani. Tabii bütün bunları bir suçlama olarak söylemiyorum, sadece ‘durum tespiti’ diyerek meselenin bu yanına nokta koyalım.
‘Savaş Atı’ özeline dönersek, Spielberg emektar kameramanı Januzs Kaminski’yle birlikte yine muhteşem kadrajlar ve etkileyici anlar yakalamış. Filmde bence üç eşsiz (ya da unutulmaz diyelim) sahne var; İngiliz birliklerinin Almanlara yaptığı baskın sırasında, buğdaylar arasından süzülüp gelmeleri ve nihayetinde baskın sonrasında kameranın yukarıya yükselerek, manzara-i umumiye hakkında bize fikir verdiği kare -ki bu iki sahne de uzaktan uzağa iki büyük ustanın filmlerini akla getiriyor bence; biri David Lean, diğeri de Akira Kurosawa-. Ve Joey’in siperlerde koştuktan sonra tellere takılıp kurtarılma aşamasını da kapsayan o upuzun sekans… ‘Kurşun yağmuru’ içeren sahneler ise ‘Er Ryan’daki o filmin girişindeki ünlü Normandiya çıkarması bölümünün, küçük ölçekli bir tekrarı gibi olmuş.
Spielberg, bu tür çarpıcı ve aşırı hissiyat içeren sahneler çekmenin üstadıdır. Michael Morpurgo’nun çocuklar için yazdığı romandan -ki daha önce tiyatroyu da uyarlanmış- sinemaya aktardığı ‘Savaş Atı’, Joey’in kurtarılma faslındaki ‘İngiliz-Alman dostluğu’ itibariyle hem Christian Carion’un ‘Joyeux Noel’ini hatırlatıyor hem de bizim ‘93 Harbi’ olarak da bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda iki tarafın birbirine ekmek ve yoğurt ikram etmelerine benzer bir ruh durumunu filme taşıyor. Bu sahneler aynı zamanda ‘Savaş Atı’nı, naif anti-militarist mesajlarla donatıyor. 

Tom Hiddlestone Atatürk ’ü canlandırabilir
Ya oyunculuklar? İki büyük İngiliz aktör Peter Mullan ve David Thewlis, Fransız Niels Arestrup (yıllar öncesinden, Szabo’nun ‘Meeting Venus’ündeki orkestra şefi olarak hatırlıyoruz onu), Emily Watson, kadronun ‘kıdemlileri’ olarak gayet iyiler. Gençlerden de Albert’ta 1990 doğumlu Jeremy Irvine, gelecek vaat eden bir performans ortaya koyuyor. Yüzbaşı Nicholls’ta da Tom Hiddleston kısa süreli rolünde etkileyici bir iz bırakıyor (bence bu İngiliz oyuncuyu, fiziği itibariyle Atatürk’ü canlandıracak ‘potansiyel’ isimler listesine katabiliriz).
Akademi bu türden epik anlatıma sahip ‘masum’ öyküleri sever. Zaten ‘Savaş Atı’ da başta ‘En iyi film’ olmak üzere altı dalda Oscar’a aday. Ama ben doğrusu Spielberg’ün bu kez ‘En iyi film’ dalında Akademi tarafından onore edileceğini düşünmüyorum (filmin en güçlü adaylığı bana kalırsa ‘En iyi görüntü yönetmeni’ dalında).
Sonuç? ‘Savaş Atı’, zaman zaman klişelerle ilerleyen, etkileyici yanlar barındıran, klasik ‘Spielberg stili’ bir yapım olmuş. Uzun, epik anlatımı vurgulanması gereken ilk özelliği. Ama bence yönetmeninin filmografisi içinde, tıpkı yakın zaman önce izlediğimiz ‘Tenten’i gibi ‘Vasatlar’ arasında yer alıyor. Bir de öyküde İngilizler, Fransızlar ve Almanlar var ama konuşulan tek dil İngilizce olmuş. Tamam, Amerikan seyircisi altyazı okumayı sevmiyor ama tuhaf kaçmış, onu da söylemeden geçemeyeceğim…