Batı'nın 'Yahşi' yanlarını almak lazım

Batı'nın 'Yahşi' yanlarını almak lazım
Batı'nın 'Yahşi' yanlarını almak lazım
Cem Yılmaz-Ömer Faruk Sorak işbirliğinin ürünü 'Yahşi Batı', kovboylar dünyasında yolunu arayan iki Türk'ün macerasını anlatıyor. Film, bir Cem Yılmaz projesinden beklenenleri karşılarken kostüm tasarımı ve dönem atmosferi bakımından da gayet başarılı
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

FİLMİN FOTOĞRAFLARI VE FRAGMANI İÇİN TIKLAYIN

VİZYONDAKİ DİĞER FİLMLERİ GÖRMEK İÇİN TIKLAYIN

 

'AROG’ dolayısıyla da ifade etmiştim; Cem Yılmaz’ı çok sayıda sıfatla tanımlamak mümkün: Komedyen, şovmen, ‘stand-up’çı, oyuncu, çizer, senarist vs. Bense konuyu naçizane ‘Bizi, bize en iyi anlatan adam’ olarak özetlemekten yanayım. Kaleme aldığı ve kendisinin başrolünü üstlendiği filmlerinde kahramanları zaman ve mekân olarak farklı mecralarda gezinse de, Yılmaz’ın derdi aşağı yukarı belli: Türk’ün her bişeyle imtihanı... Bu imtihan önce uzayla, sonra çok çok uzak bir geçmişte verildi, şimdi de sıra ‘Western âlemi’nde...
İşte tam bu noktada bir cevap hakkı kullanmaktan yanayım: Cem Yılmaz, bugünden itibaren vizyona giren ‘Yahşi Batı’nın yönetmeni Ömer Faruk Sorak’la birlikte, bu ayki Sinema dergisine verdiği söyleşide şu ifadeleri sarfetmiş: “Şu yapıştırma hoşuma gitmiyor: ‘Türkler uzayda, Türkler çağlar öncesinde, Türkler kovboy!’ Öyle kalıba otursun istemiyorum. Tarif etmek için kolay bir şemsiye ama oraya otursun istemiyorum.” Doğrusu böylesi bir ‘ön’ savunmayı, çok mantıklı bulmadım. Çok bilinen bir tezdir, filmler yaratıcılarından bağımsız bir serüven ve hayat çizgisi izlerler. Cem Yılmaz yola çıkarken belki bunu hedeflememiştir ama önümüze gelen ‘Yahşi Batı’ da dahil, üç iş bize bütün meselenin Türklerin bir imtihanı olduğunu düşündürüyor. Üstüne üstlük, ben meselenin böyle algılanmasında bir sorun olduğu kanısında da değilim. ‘AROG’ eleştirisinde de yazmıştım; “Arif, hepimizin bir aynası. Az ya da çok. Futbola, sinemaya, aşka, cinselliğe, teknolojiye, tarihe bakışında bu coğrafyanın izlerini taşıyor ve her olay karşısında, mutlaka ve mutlaka bir çözümü var.”

Teşkilatı Mahsusa eder
‘Yahşi Batı’ya gelince, bu kez öykünün ‘Türkleri’ zamanımızdan 150 yıl kadar öncesine uzanırken, Arif gibi kendi yolunu kendi bulmaktan ziyade, ‘okumuşlar, mürekkep yalamışlar’ olarak Batı’da boy gösteriyorlar. Üstelik Türk sayısı birken iki olmuş ve biri daha çok aklı, diğeri de daha çok duyguyu temsil eder bir hale bürünmüş.
Bu girizgâhın ardından kısaca konuyu özetleyelim: Yıl 1880. Amerika’yla ilişkilerin iyi tutulması yönünde iki Osmanlı bürokratı Lemi Bey’le (o bir monşer) Aziz Efendi (o da Teşkilatı Mahsusa’dan), Sultan’ın Başkan Garfield’a hediye edilmek üzere verdiği elmasla yola çıkıyorlar. Ne var ki, ülkeye adım attıktan hemen sonra bindikleri posta arabası, haydutlar tarafından soyuluyor ve elmas da çalınıyor. İkili elması yeniden ele geçirmek için mücadele ederken, ‘Vahşi Batı’nın örf ve âdetleri arasında yollarını bulmaya çabalıyor...
Filmin, önceki gün öğleden sonra basın için yapılan öngösteriminin ardından nasıl bulunduğuna ilişkin görüşler, dünkü gazete sayfalarına yansıdı. Bu görüşlere göz atıldığında, genel olarak filmin beğenilmediği, beklentilerin altında kaldığı, Cem Yılmaz için bir geri adım olduğu, hikâyedeki esprilerin fazla argo içerdiği ve yer yer küfre dayandığı türünden eleştiriler vardı.

Hele bi ‘Buck Barry’
Bense her Cem Yılmaz filminde olduğu gibi ‘Yahşi Batı’da da bol bol güldüm. Evet, giriş biraz soğuk ve ağırdı ve bu bölümde, ‘Eyvah, sanat yapacağım diye esprilerin hızı mı kesilmiş’ diye düşündüm ama sonrasında film açıldı, rayına oturdu ve espriler de arka arkaya geldi. Ben bu noktada bir Cem Yılmaz filminden ne beklendiği sorusunun hâlâ net bir karşılığı olmadığı kanaatindeyim. Kendi adıma Yılmaz’ın filmlerine sanatsal bir kaygıyla yollanmadım. Gülmeyi bekledim ve bu beklentim, her seferinde karşılığını buldu. Şimdi, ‘Yahşi Batı’ boyunca benzer şekilde gülüp, sonrasında “Yok olmamış” demeyi kendime yediremem. Diğer eleştirmen arkadaşların beklentileri neydi, bilemiyorum. Ya da onlar bu görüşlerinde haksız mı, bu konuda da bir şey söyleme hakkına sahip değilim.
Öte yandan şöyle bir objektif bir kritere de, vicdanen sığınmak zorundayım: Mesela bu sezon dünya sinemasından önümüze gelen ‘güldürü sineması’ örneklerinden hangileri çok iyiydi ya da çok komikti? Koca yıl boyunca en çok ‘The Hangover’da güldüm, ‘Funny People’ı da hem komik, hem hüzünlü, hem de derin buldum. Eğer önümüzdeki toplam buysa, ‘Yahşi Batı’nın bu filmlerden ‘güldürme’ kriterleri açısından hiç de geri olmadığını düşünüyorum (ki ‘Neşeli Hayat’ ve ‘Vavien’in de, benzer mantıkla çok klas filmler olduğu kanaatindeyim). Filmin maço, ‘politically correct’lik açısından problemli ve küfürlü olduğu eleştirilerine de, “Kovboylar ve Türkler başka nasıl anlatılabilir ki?” cevabını versem kabul olur mu? (Ayrıca ‘Brokeback’li Buck Barry, filmin sertliğini yeterince eritmiyor muydu?)
Oyunculuklara göz atarsak, Cem Yılmaz her zamanki standartlarında bir iş çıkarıyor. Ozan Güven’le gayet başarılı bir ikili olmuşlar. Zafer Algöz de filmin parlayan isimlerinden ama niye şerif Lloyd rolünde Vahi Öz taklidine (buradaki göndermenin Ali Şen olduğu da iddia edildi ama bence doğru adres Vahi Öz) soyunmuş, pek anlamadım. Özkan Uğur da, takımın bir parçası olarak yeterince göz doldurucu. Demet Evgar ise ‘Calamity Jane’ esintisi Suzan Van Dyke’da sırıtmıyor. Uğur Polat da Buck Barry’de kısa ama müthiş oynamış, yüz hatlarıyla da tam bir western karakteri olmuş.

Din ve devlet işleri ayrılmalı Filmin genel iskeletine göz atıldığında da esprilerin çoğu, bu kez Türk olmanın, Batı (yer yer de western) âlemindeki çelişkileri üzerine kurulmuş. Matbaanın geç gelmesinden “Bizi dört karılı biliyorlar ama kimse ‘Yedi Kocalı Hürmüz’den bahsetmiyor”a uzanan halkada, Yılmaz bütün zekâsını ve ‘ince görme’ yeteneğini konuşturmuş. Arada da mesela Şerif Lloyd’un hem kanun adamı, hem de papaz olmasından mütevellit, kişiliğine yönelik ‘Din ve devlet işlerini ayırması’ yönündeki uyarı türünden ‘hınzırlık’lar da var.

‘Şerif’lere ek yapmak lazım
Kızılderili âlemlerindeki ‘esrar partisi’ sahnesi ise mükemmeldi. Ayrıca Aziz Bey’in Suzan’a yazıldığı sahne de, ‘GORA’daki ‘Brad Pitt’i överek başlanıp ama sonuçta Rasim Öztekin yüzünden nihayete erdirilemeyen sahne kadar hem başarılı, hem de sonuç bakımından (bu kez öpüyor) daha bir ‘sonuç verici’ydi. Sonlarına doğru ise üstesinden gelinememiş bir bölüm var; o da yağlı güreş meselesi. Malum ‘AROG’daki futbol trüğü uzun tutulmuştu. Buradaki mesele ise uzunluk değil, işlevselliğin altını tam olarak dolduramamak. Gösterim sonrası sinema yazarları muhabbetinde bu mesele, Cem Yılmaz’ın ‘Türklüğündeki’ bir eksiklik(!) olarak yorumlandı. Sonuç? Yılmaz, ne yazık ki sporla pek de haşır neşir olmayan bir Türk.
Sinema yazarlarının muhabbetinde bir de şerif karakterlerinde geçmişin ‘Yeşilçam kovboyları’, Yılmaz Köksal ve Süleyman Turan’a yapılan saygının altı çizildi. Bu noktada da kelime oyunlarına başvuruldu: Murat Erşahin, “Keşke Şerif Gören de olsaydı”, Cüneyt Cebenoyan “Keşke Şerif Sezer de olsaydı”, Cumhur Canbazoğlu da “Keşke ‘genç kuşaktan’ Şerif Erol da olsaydı” diyerek, ‘şerif açılımı’nı alabildiğine genişlettiler.
Göndermeler kısmında ise en çok Tarantino filmlerinden aşina olunan, karakterlerin çapraz olarak birbirlerine silah çekmesi sahnesi (ki o da bu espriyi John Woo’dan ‘apartmıştı’) dikkat çekiciydi. Bu aşamada da, Sinema dergisindeki söyleşiye bir daha göz atmak gerekiyor. Bir yerde diyor ki Yılmaz, “Klişe ve göndermelerden ‘AROG’ta insanların çok ağzı yandı, üzerlerinde çok baskı hissettiler. Gönderme sevdalısı değilim ben. Ben bu filmleri biliyorum diye değil. Bazısı bunu böyle tercüme ediyor ve zekâsına hakaret edildiğini sanıyor.” Benim de Cem Yılmaz’a naçizane önerim, artık eni konu yolunu belirlemiş bir sanatçı olarak bu türden eleştirileri çok da ciddiye almaması ve yoluna bildiği şekilde devam etmesi. O anladı, bu anlamadı derken, mazallah ‘çıta’sı düşüverir, sonra ‘çığır’ falan da açamaz. Üstelik bu durumda bir tek oyunculuklar ‘sımsıcak’ olur...

‘Yahşi Doğu’ya buyrun...
İşin yönetmenlik kanadına gelince; Ömer Faruk Sorak, bence teknik açıdan gayet iyi bir iş çıkarmış. Kadrajlarında western’in bütün tatlarını bulmak mümkündü. Filmin kostüm tasarımı ve dönem atmosferi de son derece başarılıydı. Temennimiz Lemi Bey’le Aziz Efendi’yi Çin Seddi’nde de görmek ve Türk zekâ ve pragmatizminin ‘Kaplan ve Ejderha’ diyarındaki maharetlerine tanık olmaktır...
Not: Bakalım bu filmin de, Red Kit’in bir macerasından ‘arog’landığını iddia eden çıkacak mı?