Batman, 'Joker' hakkını kullanırsa...

Batman, 'Joker' hakkını kullanırsa...
Batman, 'Joker' hakkını kullanırsa...

Joker rolü, Heath Ledger?a ölümünün ardından Oscar getirebilir.

Sinema tarihinin gişedeki en iyi açılışını yapan 'Kara Şövalye'de Batman mitosu sorgulanırken Joker'in kötülükleri üzerinden anarşizme göz kırpılıyor. Filme ocak ayında vefat eden Joker rolündeki Heath Ledger damga vuruyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi



FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

SON JOKER, LEDGER'İN ARDINDAN...DİLAY YALÇIN'IN HABERİ İÇİN TIKLAYIN

'BEBEKLERİ KUCAKLAYAN BİR POLİTİKACI DEĞİLİM!' HABERİ İÇİN TIKLAYIN

BATMAN ÖRÜMCEK ADAMI YENDİ HABERİ İÇİN TIKLAYIN




Kahramanlar da gün gelir eskir mi? ‘Batman: Kara Şövalye’ bu konuda ‘çelişkili’ açıklamalar yapan bir film. Hikâye, eskiyebileceğini, çünkü bu işin doğasının böyle olduğunu anlatmak istiyor, öte yandan film, ‘Batman’ serisinin modern zamanlarındaki altıncı adımı olarak ‘eskimeyeceğini’ kendi varlığıyla ortaya koyuyor. Hatırlanacağı gibi daha önce ‘Batman’e ilk olarak Tim Burton el atmış, nihilistik iki filmle ‘çift kişilikli’ kahramanı yeniden popüler kültürle buluşturmuştu. Daha sonra Joel Schumacher’in daha şen şakrak ve yan karakterlerin yoğun olduğu iki filmi gelmişti. Nihayetinde bağımsız sinema kökenli Christopher Nolan, beşinci adımda (ki filminin ismi ‘Batman Başlıyor’du), meselenin evveliyatına gitmiş ve Bruce Wayne’in, yarasa kostümleri giyip Gotham City’de adalet sağlamadaki ısrarının ‘Freudyen altyapısı’na eğilmişti.
Yine kamera arkasında Nolan’ın olduğu ve senaryoyu da kardeşi Jonathan’la birlikte kaleme aldıkları ‘Batman: Kara Şövalye (The Dark Knight), ilginç bir seyirlik olmayı başarıyor. Lakin film, içerik ve anlatım bakımından hiç ilgisi olmasa da kötü karakteri The Joker’ın çok fazla ön plana çıkması nedeniyle Schumacher’in ‘Batman’lerini en azından kâğıt üzerinde hatırlatıyor.
‘Kara Şövalye’ aslında bir kötülük güzellemesi sayılabilir. Zaten bu filmden geride kalacak en derin iz de hem ‘Joker’ karakteri, hem de onu canlandıran ‘rahmetli’ Heath Ledger olacak herhalde.
Ama önce öykü... Gotham City’nin her derdine deva olmaktan yorulan Batman, artık kendisini geri plana atmak istemektedir. Şehir de bir anlamda onun kimliğinden rahatsızdır. Öte yandan palazlanan mafya, en tehlikeli güç olarak Gotham’ın başını ağrıtır. Yeni bölge savcısı Harvey Dent, bir nevi ‘sivil’ Batman olarak meseleleri hukuk yoluyla çözme niyetindedir. Öte yandan Dent’in asistanı, Batman’in (ve de Bruce Wayne’in bittabi) eski kız arkadaşı Rachel Dawes’tır ve ikili arasında, sonu evliliğe uzanacak yeni bir ilişki filizlenmektedir. Bu sırada mafya adına çalışmaya başlayan The Joker adlı yeni bir suçlu, ortalığı kan gölüne ve dehşete boğmaktadır. Batman, her ne kadar kendi yüzünü unutturmaya çalışsa da, Joker’la hesaplaşmak zorundadır. Nitekim hesaplaşır da...
Çizgi romanları küçükken sever ve ilk aşklar misali hayat boyu yanımızda taşırız. Onlar bize heyecan, aksiyon ve pür macera vaat eder. Biraz büyümeye ve hayatın diğer alanlarıyla da yüzgöz olmaya başladığımızda ise, onları yine severiz ama artık yeni bir ‘ricamız’ daha olur: Mümkünse biraz derinlik... Peki 1939’da yaratılan bir kahramanın, 2000’li yıllarda yaşaması mümkün mü? Christopher Nolan, bir önceki adım olan ‘Batman Başlıyor’da, işte böylesi bir hamleye soyunmuş, kahramanı ‘modernize’ ve ‘mantıkize’ etmişti. ‘Kara Şövalye’de de benzer bir tavır var. Film hem aksiyon, hem de felsefe vaat ediyor. Aksiyon, zaten her modern büyük stüdyo yapımında var; her yeni adımda ‘Nefesler nasıl daha fazla kesilir?’in versiyonları ve yeni hamleleriyle karşılaşıyoruz. Ya peki felsefe? Aslında bu da modern aksiyonların ilgi alanı. ‘Süpermen’, ‘Örümcek Adam’ ya da ‘Hulk’ gibi örnekler de, aynı zamanda ‘fikir teatisi’ne soyunuyordu. Peki ‘Kara Şövalye’nin erdemleri nerede?

 

Yaşasın kötülük!

Christopher, kardeşi Jonathan’la bu yoldaki bütün enerjisini galiba Joker karakterinde kullanmış. Batman’in kendisini geriye çekme düşüncesinden de yararlanan senaryo, ‘Gelin hep beraber kötülük üzerine düşünelim’ diyor. Joker, Batman’in eli ayağı konumundaki Alfred’in de tanımladığı gibi parada pulda gözü olan biri değil. O, dünyanın yanışını seyretmenin peşinde. Bütün derdi kurulu düzene çomak sokmak, kaos yaratmak. Kendisi de belirtiyor: “Anarşi istiyorum.” Ve filmin kilit sahnelerinin birinde, Batman eski gözdelerimizden Teks Willer gibi ‘Aman diyene’ vururken ve bütün bastırılmış duygularını Joker’e sille tokat girerek açığa çıkarırken, o oturduğu yerden çenesini konuşturuyor: “Farkında değil misin? Birbirimize ne kadar benziyoruz. İkimiz de ucubeyiz...” Joker’in planları yok, komplo teorileri yok, o spontane davranıyor, anında yaratıyor (film karakterine bunları söyletiyor ama adım başı daha önceden hazırladığı tuzakları izliyoruz; adam kaçırmalar, feribotlara bomba koymalar, mahsusçuktan içeri girmeler falan...)
Hikâyenin bir başka ilginç karakteri de kuşkusuz Harvey Dent. Bölge savcısı, ‘Ya bir kahraman gibi ölür ya da kötü adam olduğunuzu görecek kadar yaşarsınız” gibi özlü sözler eşliğinde, Batman’in kendi mitosuyla hesaplaşmasını sağlıyor (bu arada ‘Gecenin en karanlık anı sabaha en yakın olandır’ gibi Fatih Terim’in Euro 2008’deki basın toplantılarından birinde söylediği cümle de filmin bir anında ağzından çıkıveriyor). İşin kötüsü Dent, Batman’in hâlâ sevdiği kadının da yeni ilgi odağı. Bu da ayrı bir parçalanma yaratıyor: Suçlular savaşında yoldaş, aşk yolunda ise rakip anlamında... Üstelik Dent (bunu belirtmemde bir sakınca yok, çünkü tanıtım yazılarında da var) sonraki filmin ana karakterine dönüşüyor.
Filmi günümüze bağlayan yan sadece Joker’in ‘psikolojik’ metinleri değil, kenti saran mafya olgusu da bir başka ‘modernite’ göstergesi. Yani ortada süper güçler ya da bilgisayar efektleriyle yaratılmış canavarlar yok; 11 Eylül korkularını diriltecek bir Joker ve hem İtalyan kökenlilerin, hem de siyahların oluşturduğu mafya bağlantıları var. Üstelik onların uzantısı olarak Hong Kong’a kadar uzanan Uzakdoğu ayağı...

Soygun sahnesi çok güzel

Peki işin görsel boyutu? TIR devirmeler, araba takip sahneleri tabii ki güzel ama bunlar filme özel puan kazandırmıyor. Lakin gökdelenler arası bağlantı, Batman’in başta Hong Kong’daki operasyonu olmak üzere dev binalarda cirit attığı bölümler gayet iyi. Ayrıca girişteki soygun sekansı, filme Michael Mann’in ‘Heat’ine benzer bir hava ve zarafet katıyor.
Ya performanslar? Elbetteki bu oyunun tek bir galibi var, artık aramızda olmayan Heath Ledger. Joker karakteri Avustralya kökenli oyuncuya belki de ölümünden sonra Oscar kazandırabilir. Gülüşü, minikleri, etrafa yaydığı rahatsızlıkla Ledger, Joker’i sinema tarihinin unutulmazları arasına katıyor. Altı çizili oynuyor ama yine de her şeye, çirkinliğine rağmen bir ‘güzellik’ katıyor. Ama yine de benim bu konuda, Rolling Stone dergisinin saygın eleştirmeni Peter Travis’e bir itirazım var; Travis, Ledger için şu ifadeleri kullanmış: “Jack Nicholson’ın yüzeysel ve komik Joker’i gitmiş, komik olduğunda bile insanın gülmekten korktuğu bir Joker gelmiş.” Valla benim için hâlâ en korkunç ‘palyaço’, Stephen King uyarlaması ‘It’tekidir (1990 yapımı, yönetmeni Tommy Lee Wallace’dır). Çocukların masumiyetinin yanı sıra kostümünün avantajıyla işini gören ‘It’in ‘palyaço’su, bilinmezlik ve önceden tahmin edilemezlikle benzerlerinden ayrışır. Tamam, Ledger mükemmel ama birkaç aydır dönen fragmanlardan dolayı biz onun zaten bu işi kıvırdığına dair bir izlenimle çoktan yüklüydük. Filmi izlerken de korkmaktan öte ‘Nasıl oynamış?’ın detaylarında geziniyoruz. Bence en acısı, Ocak 2008’de hayata veda eden Ledger’in, Nicholson’a “Ağbi, nasıl oynamışım?” sorusunu sorma fırsatını bulamayacak olması.
Keza savcı Dent’te Aaron Eckhart çok iyi. İngiliz Empire dergisi onda Robert Redford’un izlerini ve toplumsal ahlakçılığını bulmuş. Annesini ve kızkardeşini döverek gerçek hayatta ‘hain evlat Ökkeş’liğe soyunan Christian Bale ise Batman rolünde üzerine düşeni yerine getiriyor. Hikâyede Bond’daki ‘Q’nun karşılığı olan Lucius Fox’ta Morgan Freeman ve ‘uşak’ Alfred’de Michael Caine elbette çok çok iyi. Eric Roberts ve Gary Oldman gayet iyi. Rachel’da Maggie Gyllenhaal da, ilk filmdeki Katie Holmes’tan kat kat iyi.
Eh, tabii film de iyi ama yine de bence şöyle bir handikapı var; Joker karakteri itibarıyla anarşistliğe soyunuyor, Batman karakteri itibarıyla kahramanlığı sorguluyor, iyi ve kötünün birbirinin değili olmasını, Sartre’ın varoluşçuluğu çizgisinde tartışıyor ama bütün bu ‘tabu devirme’ çabaları, yine de bağlı bulunduğu türün kaderinden kurtulamıyor. Anarşist kazanamıyor, halk yatağında rahat uyumaya (en azından şimdilik) devam ediyor, Batman gerektiğinde yine ortaya çıkmak üzere karanlıkta kayboluyor. Yani kameranın arkasında bir entelektüelin olması da bazen meselelere ‘nihai’ çözüm getiremiyor.