Bell'Antonio

Bell'Antonio
Bell'Antonio
Doğrusu, bu haftaki portremiz hiç de önceden hesaplanarak seçilmiş bir portre sayılmaz.
Haber: SEVİN OKYAY - vinny@turk.net / Arşivi

 

FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

HAFTANIN DİĞER FİLMLERİ İÇİN TIKLAYIN

Doğrusu, bu haftaki portremiz hiç de önceden hesaplanarak seçilmiş bir portre sayılmaz. Gerçi Antonio Banderas, elbette bir portre hak edecek kadar meşhurdur ama, normalde bir Banderas portresini daha uygun bir şeye denk getirerek sunardık. Öte yandan, çoğu hafta
size film yerine portre sunduk. Neden bu hafta olmasın?
Kaldı ki, kendisi bu haftanın filmlerinden ‘My Mother’s New Boy Friend / Annemin Yeni Sevgilisi’nde oynuyor.
Belki önce filme şöyle bir göz atmak gerek ki, hakkı da o kadar zaten. Meg Ryan önce şişmanken tanınmayacak kadar zayıflamış ve erkek düşkünü olup çıkmış bir anne. Oğlu (‘Roswell’in Alex’i Colin Hanks) işi nedeniyle üç yıl evden uzak kalmış, geri gelince annesini tanıyamayan bir federal ajan. Yanında aynı zamanda meslektaşı olan nişanlısıyla (Selma Blair) dönmüş. Annenin beynini yemiş bir şef sevgilisi var, (‘Just Shoot Me’nin fotoğrafçı Elliot’ı Enrico Colantoni) aşçı kılığıyla geceleri kapıya dayanıyor. Bir de oğlundan küçük, zıpır bir sevgili. Sonra da Antonio Banderas’ı, yani değerli sanat eserleri hırsızı Tommy’yi gözüne kestiriyor.

 

12 yıldır Griffith’le evli


Oysa biz filmin başından beri onun soyguncu olduğunu biliyoruz. Oğlu Henry ile nişanlısı Emily de bir brifingde öğreniyorlar. Buyurun, burdan yakın! Aksiyon sahneleri fena sayılmaz ama hepsi o kadar. Bu arada Meg Ryan yüzüne bir şey yaptırmış ama ne olduğunu anlayamadım. Aslında umut veren bir yönetmen olan (Filmin senaryosunu da yazmış, ah!) George Gallo’nun niye böyle bir şey yaptığını bilmiyoruz.
Bu durumda, en iyisi güzel Antonio’ya dönmek. Jose Antonio Dominguez Banderas, Malaga doğumlu, Hollywood’da ayakta durmasını bilmiş bir İspanyol aktör. Hatta o kadar iyi uyum sağladı ki, şehrin kızlarından biriyle, Melanie Griffith’le de evlendi. 1987’de evlendiği Ana Leza’dan ayrıldığı yıl, yani 1996’da kendisinden üç yaş büyük Griffith’le, bir yıl bile özgürlüğün tadını çıkarmadan rahip karşısına çıktı. Griffith de o yıl, ikinci kez evlenmiş olduğu Don Johnson’dan ayrılmıştı. Stella diye bir kızları var. Annesi, şımarmasın diye disiplinci davranıyormuş ama babası, ne isterse yapıyormuş. Griffith’in biri Johnson’dan, biri ikinci kocası aktör Steven Bauer’dan iki çocuğu daha var. Sonuç olarak, 12 yıldır, Hollywood’un hayhuyu içinde, insanları baştan çıkarabilecek onca etken arasında, evliliklerini başarıyla sürdürüyorlar.
Banderas’ın sinemadaki mevcudiyetini, 14 yaşında futbol oynarken ayağını kırmasına borçluyuz. Oysa en büyük hayali, profesyonel olarak futbol oynamakmış. Bugün gözü kara bir Real Madrid taraftarı olan Banderas, ayağı kırıldıktan sonra, tiyatroya tutkuyla bağlandı. ‘Hair’ müzikalini sahnede izlemenin onu etkilediğini söylüyor. Oyunculuk eğitimi görmeye başladı, küçük bir tiyatroda sahneye çıktı. Franco döneminde bir Bertolt Brecht oyununda oynadığı için birkaç kez tutuklandı.

 

Varsa yoksa o kedi! 

1981’de, 19 yaşındayken Madrid’e gitti. Garsonluk, modellik yaptı. Ama bir yandan da, İspanya Ulusal Tiyatrosu’nun en genç üyesi olmayı başardı. Oyunculuğuyla (diyorlar) Pedro Almodovar’ın dikkatini çekti. O da genç aktörü, ilk filmi ‘Laberinto de pasiones / Tutku Labirenti’nde (1982) oynattı. Ondan sonra 80’ler boyunca hayli cüretkâr filmler yaptılar. Ama Banderas’ın manşete çıkması, Almodovar’ın filmi ‘La Ley del deseo / Tutku Kanunu’nda (1987) bir eşcinseli oynayıp beyazperdede ilk kez bir erkekle öpüşmesiyle gerçekleşti. Birlikte çalıştıkları Oscar adayı ‘Mujeres al borde de un ataque de nervios / Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar’ (1988) ise Banderas’ın uluslararası sulara yelken açmasını sağladı.
İlk Hollywood filmi, 1992 yapımı ‘The Mambo Kings’ oldu. O sıralar İngilizce bilmiyordu, diyaloglarını fonetik olarak öğrenmişti. ‘Philadelphia’da, Tom Hanks’in AIDS’li avukatının sevgilisini oynadığında, bir anda uluslararası şöhrete kavuştu.
1998’de ilahlar ona ‘Zorro’yu yolladı. ‘Mask of Zorro’nun arkası da geldi. İspanya’nın Olimpik milli eskrim takımıyla çalışan aktör, pek inandırıcı ve yakışıklıydı. Ama kendisine bakılırsa, esas şöhret ‘Shrek’ filmlerindeki Çizmeli Kedi ile gelmiş. Gerçi iki filmi olan bir yönetmen, bir sürü İspanyol ödülü, üç Altın Küre adaylığı var ama herkes için varsa yoksa kedi. “Bu kediden nefret ediyorum” diyor, “O ortaya çıktığından beri, benden önemli oldu. Şimdi kadınlar hep, ‘Ayy, o kediye bayılıyorum, pek şirin” diyor. Oysa daha önce, ‘Zorro’da size bayıldım’ derlerdi. Kediyi seviyorlar, benden nefret ediyorlar.”
Yok canım, o kadar da değil!