Berlinale görkemli başladı

Berlinale görkemli başladı
Berlinale görkemli başladı
Berlin Film Festivali dün Wong Kar-Wai'nin 'Grandmaster' filmiyle açıldı. Açılışta Jane Fonda ilgi odağıydı.
Haber: AHMET BOYACIOĞLU / Arşivi

Berlin Film Festivali Wong Kar-Wai’ın ‘Grandmaster’ adlı filmiyle açıldı. Filmin daha önce – hem de Ocak ayında - Çin, Tayvan ve Singapur’da gösterime girmiş olması Berlin’de eleştirilere yol açtı. Yarışma Bölümü’nde yer alan 24 filmden yedisinin daha önce ülkelerinde gösterime girmiş olması, yani ‘ Dünya İlk Gösterim’lerinin Berlin’de yapılmaması da eleştiriliyor. Berlin hep Cannes ile karşılaştırılıyor. En fazla ön plana çıkartılan da festivali izleyen 300 bin sinemasever. Bu rakam Cannes’da 30 bin kadarmış. Böylece Berlin dünyanın en büyük ‘İzleyici Festivali’ olarak tanıtılıyor. Festival programındaki 400 film, 20 bin sinema profesyoneli, 130 ülkeden gelen 4 bine yakın gazeteci de hep iftiharla açıklanan rakamlar. Ama konu Dünya ilk gösterimlerine gelince Cannes hemen öne geçiyor. Yine de Jane Fonda açılış töreninde kırmızı halıda boy gösterince eleştiriler geri planda kalıveriyor.

Gelelim açılış törenine. Sekiz yıldır töreni aynı kişi sunuyor. Almanya’da televizyon ve sinema dünyasının çok tanınan ismi Anke Engelke 50 dakika boyunca hiç sürçü lisan etmeksizin Almanca ve İngilizce olarak kusursuz bir sunum yaptı. Öyle ki telaffuzu son derece zor isimlerde bile hiç zorlanmadı. Bizim festivallerin açılış törenlerini düşünüyorum da, isimleri birbirine karıştıran, ‘Ayşe‘ yerine ‘Fatma’ deyip arkasından hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam eden sunucularımızın yerine ithal sunucular mı getirsek acaba? Nasıl olsa her şeyi ithal etmeye alıştık. Engelke lafını da hiç sakınmıyor. Güneş gözlüklerini hiç çıkartmayan (ve insanda ‘acaba uyurken de gözlük takıyor mu?’ duygusunu yaratan) Wong Kar-Wai için ‘O sizi göremiyor ama duyuyor’ esprisini patlatıverdi. Kar-Wai bu işe çok bozulmuş olacak ki sahneye çıktığında ‘Ben görebiliyorum’ demek ihtiyacını duydu.

Politikacıların konuşmaları her zaman olduğu gibi gereksiz uzun ve tek düzeydi. İran’dan, Panahi’den, Mali’den, 80 yıl önce iktidarı ele geçiren Nazi’lere tepki göstermeyen Almanlardan, kısacası akıllarına gelen her konudan söz ettiler. Sonra film başladı. Bir kung-fu filmi, 1935’lerde başlıyor, 1950’lere kadar gidiyor. Kısaca anlatmak gerekirse bir Yaşlı Amca var, iki tane Abi, bir de Güzel Kız. Kahramanlarımız önlerine çıkan herkesi dövüyorlar. Film zaten bir ‘Dövüş Sanatı Filmi’ olarak tanıtılıyor. Dövüşün sanatı, ya da şiddetin estetiği nasıl oluyor hiç anlayamadım şimdiye kadar. Hastanede, acil servise gelen dayak yemiş insanların durumunu iyi bildiğimden olsa gerek. ‘Grandmaster’da da camlar çerçeveler kırılıyor, duvarlar yıkılıyor, insanlar havalarda uçuyor ama nedense birkaç sahne dışında pek kan çıkmıyor ortaya.

Filmin yapımına da dünyanın parası harcanmış, belli. Bu arada bol miktarda bayrak kullanılan cenaze sahnesi de Kurosawa’nın ‘Ran’ filminden apartma gibi geldi bana. Yavaş çekimlerle, çoğu kez yağmur altında, 120 dakika boyunca süren bu ‘Dövüş Sanatı’ filminden hiç hoşlanmadım. Bir sürü insan da zaten gösterimi tek etti. Dışarıda kar yağdığı için ben sinemada kalmayı tercih ettim. Film bittiğinde de garip bir rahatlama hissettim. Ben sıramı savmıştım, bu filmi bir daha kimse bana ikinci kez izletemez, artık bu filmi izleyecek başkaları düşünsün. Sinemadan çıkarken John Houston’un sözü aklıma geldi: ‘Biz de kötü filmler yapabiliriz, ama çok paraya mal olur’


ON KİLO FINDIK ALAMADIK!Biz Berlin’e herkesten önce geliyoruz ve standımızın eksiklerini tamamlamak için Türkiye ’deki dostlardan yardım istiyoruz. Her yıl olduğu gibi Kafkas Kestane Şekerleri, Kavaklıdere Şarapları ve Kuru Kahveci Mehmet Efendi Mahdumları bize yardımcı oldular. Bu yıl Fındık Destek Grubu ‘bütçe eksikliği’ nedeniyle bize fındık vermedi. İstediğimiz de 10 kg fındık. Türk Hava Yolları uçaklarında verilen paketlenmiş fındık ve Malatya kayısısını Berlin’e götürüp dağıtsak diye düşündük. THY’den ’Jet hızı’yla cevap geldi. Tanıtım felsefelerine uymuyormuş. Lafı uzatmayayım, sonuçta 10 kg fındık, 10 kg da badem alıp geldik Berlin’e. THY sanırım dünyayı futbol ve basketbol olarak görüyor, sinemanın ne kadar önemli bir tanıtım aracı olduğunun farkında değil. Bu arada THY’ye Türk filmleri göstermesi dileğiyle yazdığım mektubun üzerinden neredeyse iki yıl geçmiş, uçaklarda hala tuhaf Amerikan filmleri gösterilmeye devam ediyor. Ancak bu başka bir yazının konusu.