'Bir Ayrılık', bir yoksulluk, bir ölüm...

'Bir Ayrılık', bir yoksulluk, bir ölüm...
'Bir Ayrılık', bir yoksulluk, bir ölüm...

Leila Hatami, bu filmdeki performansıyla Berlin de en iyi kadın oyuncu seçilmişti.

Bu yıl Berlin Film Festivali'nde 'En iyi film', 'En iyi erkek oyuncu' ve 'En iyi kadın oyuncu' dallarında ödül kazanan 'Bir Ayrılık', bugünden itibaren vizyonda. 'Her şeyin başı vicdan' diyen film, tartışmasız sezonun en iyi yapımı
Haber: UĞUR VARDAN - ugur.vardan@radikal.com.tr / Arşivi

BİR AYRILIK
Orijinal Adı: Jodaeiye Nader az Simin
Yönetmen: Asghar Farhadi
Oyuncular: Leila Hatami, Sareh Bayat, Shahab Hosseini


Batı’nın 90’lı yıllar itibarıyla yine ‘oryantalist’ takıldığına, biraz ‘öteki’ni tanıma hissiyatı taşıdığına ama çokça da kendi kaynaklarının hafiften kuruduğuna ve başka filizler arama çabasına girdiğine delaletin ifadelerinden biri de ‘İran sineması’nın keşfiydi. Önce Çin ve Uzakdoğu taranmış, daha sonra Pers uygarlığının günümüzdeki uzantılarına gözler çevrilmişti. Şah’ı kapıya koyan ve sonrasında ‘köktenci’ bir değişime giderek kendisini ‘İslam Cumhuriyeti’ olarak tanımlayan yeni rejim, artık bambaşka bir hayatın tarifine soyunuyordu. Günümüz İran sineması da, bu rejimin gölgesi altında yeşeren hikâyeleri önümüze getiriyor.
Bizde ‘Bir Ayrılık’ adıyla gösterime girecek olan orijinal ismiyle ‘Jodaeiye Nader az Simin’, yukarıda kısa bir özetine soyunduğum sürecin belki de şahikası. Bu yılki Berlin Film Festivali’nde ‘En iyi film’e verilen ‘Altın Ayı’nın yanı sıra ‘En iyi erkek ve kadın’ ödüllerini de koltuğunun altına sıkıştıran yapım, bir vicdan ve ahlak meselesi üzerine, son derece etkileyici bir öyküyü önümüze atıyor ve her şeyin, rejimler üstü olduğunu, sorunun sadece insanda başlayıp bittiği kulağımıza fısıldayıveriyor. 

Herkes için adalet
Bir önceki filmi ‘Elly Hakkında’ televizyonlarda gösterilen, dolayısıyla ‘İranlı yönetmenler kuşağı’ içinde bizde pek de tanınmayan Asghar Farhadi’nin yazıp yönettiği yapım, Tahranlı orta sınıf mensubu bir çiftin yaşadığı ayrılıkla birlikte ortaya çıkan problemler üzerinde gelişen bir öyküye sahip. Simin, 11 yaşındaki kızları Termeh için daha iyi bir gelecek peşindedir. Bunun çözümü olarak da yurtdışına gidip yerleşmeyi öngörür. Lakin kocası Nadir, karısının bu isteğini pek sıcak karşılamaz. Çünkü kendisini Alzheimer hastası babasına bakmakla yükümlü görmektedir. Ayrılmaya karar veren Simin boşanmayı talep eder. Fakat mahkeme bu talebi reddeder. Genç kadın ailesinin yanına taşınır, bir bankada memur olan Nadir ise kızı Termeh’le babasına bakmaya devam eder. Ama gündelik işlerin üstesinden gelemez. Raziye adlı bir temizlikçi kadın tutar. Raziye hamiledir, üstelik işe dört yaşındaki kızı Somayeh’le gelmektedir ve yine üstelik çalıştığını, günâh olduğu gerekçesiyle kocasından gizlemektedir. Lakin kısa bir süre içinde ortalık karışır, işin içine hırsızlık suçlaması ve ölüm girer, suçlanan taraf da Nadir’dir…
Herkes için adalet mümkün müdür? Bir yalan nelere mal olur? Basit bir itme, nerelere kadar uzanır vs… Ashgar Farhadi, gündelik hayatın ritmi içinde kısaca ‘Suç ve ceza’ şeklinde özetlenebilecek ama biraz açmak gerekirse din, gurur, sınıf farkı, ahlakın tanımı üzerine çok şey düşündürebilecek muhteşem bir yapıta imza atmış. Film her yanıyla çok güçlü. Diyaloglar mı? Küçük bir örnek vereyim: Simin, Nadir’e “Yurtdışına gidelim” teklifinde bulunurken, kayınpederinin Alzheimer’ını kastederek, “Senin, oğlu olduğunun bile farkında değil” der. Kocasının yanıtı ise şu olur: “Ama ben onun babam olduğunu biliyorum.” Oyunculuklar mı? Berlin’deki jüri zaten verdiği kararla, Simin’de Leyla Hatami’nin, Nadir’de de Peyman Nooadi’nin performanslarını ödüllendirmiş, lakin Raziye’de Sareh Bayat ve kocası Hodjat’ta Shabab Hüseyin de çok iyiler. Öykü ve anlatım mı? Farhadi, herkesin hikâyeyi kendine göre nakletmesi sebebiyle filme hafiften Kurosawa tadı vermiş ama ‘Bir Ayrılık’, sık sık durumların yeniden tanımlanması ve her bir adımda, bizi farklı noktalara sürükleyerek olaylara ilişkin yeni bilgilerle donatması itibarıyla asıl olarak Hitchcock’vari bir atmosferle buluşturuyor. 

‘Bizde her şey dolaylıdır’
Ama ‘Bir Ayrılık’ı güçlü ve olağanüstü kılan sadece bu yanları değil elbette. Nadir ve Raziye’nin aynı zamanda farklı sınıf temsilcileri olarak karşı karşıya gelmeleri, araya giren ‘İslam hukuku’nun meseleye çözüm getirmedeki yetersizliği, yalanların gücü üzerine biz seyircide yarattığı etki, filmi sosyolojik açıdan da farklı ve çarpıcı bir yere oturtuyor. Herkesin elbette durduğu yer, inandığı ideoloji, hayata baktığı nokta, kuşkusuz bu filmin yorumlanmasında farklı okumalara yol açacaktır. Benim fikrimi sorarsanız Farhadi, her şeyin insanoğlu denen yaratığın özünde bittiğini, vicdanın tek kriter olduğunu, meseleye İran ölçeğinde bakarsak da, şeriatın kestiği parmağın da acıyabileceğini, ‘Mollalar’ın yarattığı rejimin de hayatın kendi içindeki dengelere pek bir çare olamadığını söylüyor.
Peki yönetmenin kendisi ne söylüyor? 24 Haziran tarihli Financial Times’ta Nigel Andrews imzalı ve ‘Iran, indirectly’ (İran, dolaylı) başlıklı yazıda film masaya yatırılırken, yönetmenin görüşlerine de başvurulmuş. Farhadi’nin kimi saptamaları, ‘Bir Ayrılık’ı doğru okumak açısından önemli, bu yüzden aktarıyorum. Şöyle diyor İranlı yönetmen: “Normalde herkes yalandan nefret eder, çünkü yalan söylemek ahlaksızca bir şeydir. Ama bazen empati kurarak kişinin niye yalan söylediğini anlayabiliriz. Doğrunun ve yanlışın değerlendirilmesinde, artık geleneksel ölçülerimizi kullanamayız. Çünkü, yalanın söylendiği bağlamı bilmemiz gerekir.”
Farhadi, hikâyedeki politik göndermeler ve meselesini direkt olarak ortaya koymama hali için de, şunları söylüyor: “Bu düne ya da bugüne ait bir şey değil. Eğer İran kültürünün tarihine göz atarsanız, alegorik ve metaforik bir dil kullanıldığı fark edersiniz. Bizde yazar doğrudan neler olup bittiğini söylemek yerine, başka işaret ve anlamlarla derdini anlatır.” 

İlham kaynağı İran sineması
Gelelim meseleye bir de ‘burdan’ bakmaya… Bugün Türkiye ’yi saran siyasi iklim, 2002’yi çıkış noktası olarak alırsak yaklaşık dokuz yıldır iktidarda. AK Parti ’nin ‘Üçüncü zaferi’yle birlikte bu süre daha da uzaklara taşınacak. Lakin, kendini yüzde 50’lerle ifade eden bu hareket, sanat alanında, özellikle de sinemada henüz düşünsel uzantılarını bulmuş ya da yansıtmış değil. Evet, inanç üzerinden film çekenler var ama bunların bir kısmının ortaya koydukları, sanatsal anlamda bir şey ifade etmiyor ve kötü propaganda yapıtlarından öteye gitmiyor, kimileri de daha önceki siyasal yolculuğunu karşı cephede geçirenlerden oluşuyor (her dönemin gülü olup dün Tansu Çiller’e, bugün Tayyip Erdoğan’a selam duranları zaten hesaba katmıyorum).
Dolayısıyla bu dönemin iktidardaki hâkim düşünce açısından, sanatta da kalıcı izlerin bırakılması yönünde hamlelerle dolu olması gerektiği kanaatindeyim. Madem iktidar yolculuğunda ‘acemilik’ (‘çıraklık’ da denebilir), ve ‘kalfalık’tan sonra ‘ustalık’ dönemi yaşanıyor, bu yolculuğun sanatsal izdüşümü hangi noktada, nasıl bir hesaplaşmadan geçiyor, Türkiye’deki yaşanan sosyolojik değişimlere nasıl refleks veriyor; bunu ben bir aydın olarak sinemada, en azından o ideolojiye sahip yönetmenler tarafından yapılan filmlerle görmek ve anlamak istiyorum. Üstelik bu yolda, ‘İran sineması’ gibi çok başarılı bir ‘İlham kaynağı’ yanı başımızda duruyor.