Bir 'Ben' vardır, benden içeri...

Bir 'Ben' vardır, benden içeri...
Bir 'Ben' vardır, benden içeri...
Amerikan sinemasının ruhani liderlerinden Terrence Malick 'Aşkın İzleri'nde sevme biçimlerini görselleştiriyor. Filmin öncelikli kusuru 'Argo'yla sistemin suyuna gitmesi Akademi'ce ödüllendirilen Ben Affleck'in bu uhrevi yönetmenin filminde rol alması.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

İnsan, “Bu ne şevk böyle?” demeden duramıyor tabii ki. Sen git 1978’de ikinci filmini çek (Days of Heaven), sonra 20 yıl suskun kal. 1998’de yeniden kamera arkasına geç (The Thin Red Line-İnce Kırmızı Hat), ardından yedi yıl daha bekleyip yeni bir film daha çek (The New World-Yeni Dünya ). Peşi sıra altı yıllık bir suskunluk daha ve 2011’de ‘ Hayat Ağacı’yla (Tree of Life) yeniden kendini hatırlat ve nihayetinde aradan bir yıl ancak geçmişken yepyeni bir filmle huzurlarımıza çık… 70’ine merdiven dayamış Terrence Malick sinemadaki altıncı adımı ‘Aşkın İzleri’nde (‘To the Wonder’), aslında bir önceki adımı ‘Hayat Ağacı’nı takip ediyor gibi. Bu durumda ‘yakın geçmiş’i hatırlayalım: Sinemanın Clint Eastwood’la birlikte bir başka ‘Ruhani lider’i konumundaki Malick, ‘Hayat Ağacı’nda baba baskısı altında yetişmiş bir adamın geçmişine uzanıp nasıl bu günlere geldiğini ve ‘Mutsuzluğunun ardında neler var’ı görmemizi istemişti. Ama bu kadar basit değildi: Sürekli metaforlar, sürekli arayışlar, bir ara neredeyse ‘Bing bang’in (Büyük patlama) en başına kadar uzanıp kâinatın yaradılışına göz atmak, yaratıcıyı aramak, uhrevi bir öyküde gezinmek, bir tür ‘Kıyamet günü’ne tanıklık etmek… İşte tüm bu manzara-i umumiye ‘Hayat Ağacı’nı kimileri için dayanılması zor bir yolculuğa dönüştürmüştü.
Böylesi bir maceraya bir kez daha atılmak ister misiniz bilemem ama ‘Aşkın İzleri’, benzer bir sinemasal ve fikri güzergâhta geziniyor. Korkmayın, bu kez dinozorlara kadar uzanmak yok, hikâye yerli yerinde, zamanımızda geçiyor. Ana karakterlerin isimleri ne bilmiyoruz (adları için yapım notlarına başvurmak gerek), ne işle iştigal ettiklerini de rahip hariç zor anlıyoruz ama yine de bazı verilerle yola çıkmak mümkün. Çevre mühendisi olan Neil, Paris’te tanıştığı Marina’yla tutkulu bir ilişki yaşamaya başlar. İkili çok geçmeden Neil’ın ‘memleketi’ Oklohama’ya gelir. Marina, önceki evliliğinden olan 10 yaşlarındaki Tatiana’yı da yanında sürükler. Ne var ki minik kız hem baba özlemi içindedir hem de Amerika’ya, yeni arkadaşlarına pek ısınamaz, geri döner. Kendini yalnız hisseden Marina, çözümü çevredeki Katolik Kilisesi’nin rahip Quintara’nın ruhani dünyasında arar. Neil’ın karşısına ise liseden eski arkadaşı Jane çıkmıştır (yeri gelmişken Amerikalı bir eleştirmen, bütün bu hikâyeyi ‘Bir Evlilikten Manzaralar’ şeklinde özetlemiş).

‘İnanç sineması’ örneği

Tıpkı ‘Hayat Ağacı’nda olduğu gibi hikâyenin burada da fazlaca önemi yok. Bitmek bilmeyen arayışlar, insanın kendi içine dönüşü, varoluşçu kaygılar, bütün bu süreçte Tanrı nerede devreye girer ya da girmeli meseleleri, arka planda pastoral manzaralar, etkileyici doğa çekimleri, çiçekler, ağaçlar, tablo gibi görüntüler vs’yle ‘Aşkın İzleri’, Malick’in kimi otobiyografik dokunuşlarını da içine dahil ederek yoluna devam ediyor (biraz magazin ağırlıklı olacak ama yönetmenin 1998’de hayatını kaybeden karısı Fransızmış ve onun ardından, lisedeki aşkıyla evlenmiş). Bazı şeyleri hisseder ama tarif ederken zorlanırız ya, Malick’in son iki filmi bizi bu tür tanımsız duygularla baş başa bırakıyor. Doğrusu ben ‘Aşkın İzleri’ni izlemekten, ‘Hayat Ağacı’na göre daha fazla zevk aldım. Ama içerik olarak daha fazla yorulduğumu fark ederken Malick’in kendi adına çıktığı inanç yolculuğuna bizi de zoraki davet etme isteğinden hafiften rahatsız olduğumu düşündüm. Güzellikler ne peki? Her bir karakterin, kuşkusuz kökleri itibariyle iç seslerini ana dillerinde (İngilizce, Fransızca, İspanyolca ve İtalyanca) bize yansıtmaları mesela zarif bir hamle gibi geldi bana. Müzik kullanımı enfes (Kompozitör Hanan Townsend, soundtrack’i Berlioz, Haydn, Çaykovski, Arvo Part, Henryk Gorecki, Respighi, Wagner gibi isimlerle donatmış).
Görüntü yönetmeni Emmanuel Lubetzi -ki Malick, son üç filminde de bu Meksikalı usta kameramanla çalıştı-, muhteşem kadrajlarıyla öykünün ruhani yanına özel bir görsellik katıyor.
Film bütün bu yan unsurlar başarıyla birleşince kendine özgü bir yapıya bürünüyor ve tıpkı son derece güzel dizelerden oluşan anlamına çok da vâkıf olamasanız da dinlemekten ya da okumaktan keyif aldığınız bir şiir gibi akıp geçiyor. Bu yapılarıyla da hem ‘Hayat Ağacı’, hem de ‘Aşkın İzleri’ aslında modernizm sularında boğulan günümüz insanının hislerine tercüman olması bakımından bir anlamda ‘İnanç sineması’nın örnekleri olarak da değerlendirilebilir. Klasik düzende (ya da geçmişte diyelim) daha çok Tarkovski’de kendini bulan bu sinemanın, günümüzdeki temsilcisi elbette son iki filmiyle Malick’tir sanırım. Ama Amerikalı büyük ustanın sinemasal dilinin Rus yaratıcıya göre belki daha dinamik, daha modernist, daha lirik olmasa da daha akıcı ve estetik yüklü olduğunu iddia edebiliriz (en azından ben edebilirim).

Kurguda kaybolanlar


Peki bu anlamı derinlerde seyreden ama belki de herkesi içine kabul etmeyen bir filmin oyunculukları ne âlemde? Amerikalı eleştirmenler Ben Affleck’in tekst ezberleme özürlü olduğunu, Malick’in de bu durumu oyuncuya son derece az diyalog yazıp iç seslere yüklenerek çözdüğünü belirtmişler. Bense başka bir derdin peşindeyim: “Oscar’a uzanan ‘Argo’ rezaletiyle sistemin suyuna gitmesi ödüllendirilen bir adamın bu uhrevi yönetmenin filminde ne işi var?” Biliyorum manasız bir soru ama yine de sorayım. Ya diğerleri? ‘Bir Bond kızı’ tanımlamasıyla hayatımıza giren Olga Kurylenko, filmde sanki Tanrı’nın yarattığı en güzel şey olarak karşımıza geliyor. Javier Bardem, kafası karışık rahipte etkileyici, Rachel McAdams da öyküde kısa bir güzellik estiriyor. Ve ilginç bir not: Rachel Weisz, Michael Sheen, Amanda Peet ve Barry Pepper, kurguda makası yiyen isimler olmuş.

‘Kızıl Çöl’ çağrışımı

Sonuç? Bu türden sinemayı Avrupalılar icat etti ve kullanım hakları onlara ait gibiymiş durdu hep. Terrence Malick, uhreviliğin Amerika şubesi gibi sanki (ki ‘To the Wonder’ı Türkçeye ‘Keramete Doğru’ diye çevirmek de mümkün). The Guardian’ın sinema yazarları Peter Bradshaw ve Philip French, üç gün arayla yazdıkları eleştirilerde ‘To the Wonder’da Antonioni’nin ‘Kızıl Çöl’ünden esintiler
bulmuş. Bu denli geriye ve derinlere gitmek elbette filmi zenginleştirir. Ama Malick zaten kendi çağrışımla-
rıyla yeterince zengin ve güçlü bir yönetmen. Lakin bana kalırsa ne o, ne de başkaları ‘İnce Kırmızı Hat’tın üzerine çıkmayı başarabilmiş değil. Gerçek hayatta savaş naraları atıldığı her noktada bu film gelir aklıma. Ma-
lick açısından “Bu bile büyük bir armağandır insanlığa” diye düşünürüm.