Bir Martin Scorsese belgeseli

Bir Martin Scorsese belgeseli
Bir Martin Scorsese belgeseli
The Rolling Stones'u en önden izleyin!

 

 

FOTOĞRAFLAR İÇİN TIKLAYINIZ

 

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

 

 

MERT EMCAN

 

The Rolling Stones’u sadece bir rock grubu olarak tanımlamak mümkün değil. Kimilerine göre Rolling Stones her turnesi en az 100 milyon dolar ciro yapan, ürünleriyle popüler kültürün her alanına sızmış, Mick Jagger’ın CEO’luğunun altında engellenemez bir güç haline gelen dev bir marka, çokuluslu bir şirket. Kimilerine göreyse de rock ‘n roll’un sözlük tanımı, özlemle anılan 60’lardan yadigâr yegâne özgürlük simgesi ve elbette hâlâ ve inatla “dünyanın en büyük rock grubu”. Haliyle The Stones hakkında atıp tutmak hem çok zor hem de çok kolay. Haklarında yazılmış tonlarca makale, kitap, röportaj ve bir o kadar da çekilmiş görüntü, kayıt var elimizin altında. Ancak şu soru ne yaparsak yapalım cevapsız kalıyor: The Rolling Stones: Şeytan mı kurtarıcı mı? Usta yönetmen Martin Scorsese dünyanın en görkemli grubuyla ilgili bir film yapmaya karar verdiğinde derdinin bu soruya cevap aramak olmadığı açık. Ne de olsa grubun ciddi bir hayranı, birçok filmde (Mean Streets/Arka Sokaklar, Casino, The Departed/Köstebek, Good Fellas/Sıkı Dostlar) şarkılarını kullanmış bir yönetmenden bahsediyoruz (Mick Jagger filmle ilgili “Gimme Shelter’ın yer almadığı ilk Scorsese filmi” yorumunda bulunuyor). Kaldı ki daha önce çekmiş olduğu ve konser belgeseli janrının en iyi örneklerinden olan The Band’ın son konserini resmeden The Last Waltz’dan da biliyoruz ki Scorsese sadece “o an”la ilgilenen bir yönetmen. Bu hafta gösterime giren Shine A Light haliyle The Stones’un hikâyesini değil, o andaki kareyi sunuyor sadece. Bir rock belgeselinden daha fazlasını bekleyebilir insan ama öte yandan bir Stones konserini en önden izleme fırsatı kaç defa yakalanır ki? Hele hele normalde Stones konserlerinde mekân olarak alışık olduğumuz devasa stadyumlar yerine, sadece 2,800 kişi kapasiteli New York’un Beacon Tiyatrosu’nda verilen bir konseri. Zaten Mick Jagger, Scorsese ile ilk temasa geçtiğinde aklındaki mekân Rio de Janeiro’ymuş. Doğal olarak Stones ihtişamına uygun bir yer olduğunu düşünmüş.

Ama Scorsese’nin yapmak istediği, Stones’u olabilecek en doğal ve samimi bir ortamda belgeleyebilmek. Bunun için de tarihi Beacon Tiyatrosu bu iş için daha iyi bir alternatif olmuş. Öte yandan Scorsese sahnedeki efsanelerden biraz çekinmiş olacak ki kamera arkasına kendisi bir efsane ekip oluşturup oturtmuş. Oscar ödüllü görüntü yönetmenleri Robert Richardson (JFK, Aviator), Andrew Lesnie (Yüzüklerin Efendisi), John Toll (Cesur Yürek, İnce Kırmızı Hat), Stuart Dryburgh (Piyano) kamera arkasındaki isimlerden sadece birkaçı. Peki The Rolling Stones’u anlamak için bu iki saatlik filmi görmek illa gerekli mi? Hayranları ve sadece iyi bir şov seyretmek isteyenler için şüphesiz. Nihayetinde karşımıza çıkan dünyanın en iyi canlı performans grubu. Kaldı ki filmde sürpriz konuklar da var. White Stripes’dan Jack White, Keith Richards’la aşık atarken, Christina Aguilera, Jagger’la birlikte ortaya cinsellik dolu bir performans koyuyor. Öte yandan blues efsanesi 70 yaşındaki Buddy Guy ile Stones, köklerine bir gönderme yapıyor. Ancak Rolling Stones kurumunu filmin iki buçuk dakikalık tanıtım klibi dahi yeterince anlatıyor. Nasıl mı? Sahne 1: Scorsese telefondan Jagger’ın mızmızlanmasını dinliyor. Kamera bolluğunun, grubu ve seyirciyi rahatsız edeceğini buyuruyor. Meali: Bu grubun tek patronu Jagger’dır, her şey onun kontrolü altındadır. Sahne 2: Scorsese panik halinde, hâlâ grubun çalacağı şarkı listesinin elinde olmadığından şikâyetçi. Meali: Biz Stones’uz! Sen kendi işine bak, biz kendi işimize bakalım. Bunu yaparken de biraz sürpriz, biraz muziplik gerekli. Sahne 3: Stones sahneye ‘Jumpin’ Jack Flash’le dalıyor. Meali: Mick Jagger Tanrı’dır! Filmin çekildiği 2006 tarihi itibarıyla 63 yaşındaki Jagger 26 numara bedeniyle hâlâ sahnede en iyi kıvırtan erkek, hâlâ dünyanın sayılı şovmenlerinden biri. Keith Richards ise iflah olmaz bir Çingene, ağzında sigarayla gitarından ve grubundan hâlâ keyif alan ve sadece müziğiyle ilgilenen bir gönül adamı. Ronnie Wood hâlâ bir Stones üyesi olduğuna inanamayan coşkulu bir velet, Charlie Watts ise olgun, mütevazı ve Stones üyesi olduğunun gayet farkında olan grubun belkemiği. Sahne 4: Jagger’ın yıllar önce vermiş olduğu bir röportajdan alıntı; “Bu işi iki sene bile götürebileceğimizi düşünmüyordum”. Meali: Aslında Stones’a olan saygımız da, kinimiz de buradan kaynaklanıyor. Hâlâ devam edebiliyor olmalarından. Kimimiz ayakta alkışlıyoruz bütün engebelere rağmen ayakta dimdik durabiliyor olmalarını, kimimiz illallah diyoruz hâlâ aynı mimiklere, aynı görüntülere yıllarca katlanıyor olmaktan. Sahne 5: Jack White, Jagger yanında mahçup ve şaşkın bir halde çalıp söylemeye çalışıyor. Meali: İstisnasız hepimizin hayatında Stones oldu. Hayatımızın koparılamayacak bir parçası, hafızamızın silinemeyecek bir köşesi Stones. Rock ‘n roll’un yaşayan tarihi, tanımı oldular. Bu yok sayılamaz bir gerçek. Sahne 6: Buddy Guy, Jagger ve Richards’a bir iki numara gösteriyor, Richards uçmuş durumda. Meali: Hayatta kalmak için bağlarını koparmamak lazım. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük grubu olabilirsin ama senden öncesi de vardı, senden sonrası da olacak. Müziğe, köklerine ve kendine saygı, karakter sahibi olmak için olmazsa olmazlardan. Klipin son sahnesi: Sympathy For The Devil eşliğinde cozutan dört delikanlı. Meali: The Rolling Stones şeytan mı, kurtarıcı mı sorusu abes bir soru aslında. Bu sadece rock ‘n roll. Ve yapabildiğin sürece kimin ne demeye hakkı var ki?

mert@studyoimge.com