Bir ömre bir 'Sonbahar' yeter

Bir ömre bir 'Sonbahar' yeter
Bir ömre bir 'Sonbahar' yeter

Filmde Yusuf?u Onur Saylak, Elka?yı da Gürcü oyuncu Megi Kobaladze canlandırıyor.

İçeriden çıktıktan sonra köyüne, annesinin yanına giden siyasi bir tutuklunun yaşadığı hesaplaşmayı anlatan 'Sonbahar', sezonun şu ana kadar gösterime giren en iyi filmi. Özcan Alper'in filmi, 30 hükümlü ve iki erin hayatına mal olan 'Hayata Dönüş' operasyonunun yıldönümünde vizyona çıkıyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

 

FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYINIZ

GENÇ ÖMRÜN SONBAHARI...SEVİN OKYAY'IN YAZISI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN


Lütfen izledikten ve ‘hesaplaşmanızı’ yaptıktan sonra okuyunuz:10 yıl yattığı hapishanede katıldığı açlık grevleri sırasında ciğerleri iflas eden genç adam, tahliye edilince memleketinin yolunu tutar. Otobüs, kasabaya girerken Kazım Koyuncu’nun o yakıcı sesi kaplar etrafı: ‘Hey gidi Karadeniz, doldu da taşamadı...’ Oysa Yusuf için fark etmez, Karadeniz dolup taşsa da çokça uğradığı iskeleden, dalgaların üstüne üstüne gitmeyi yeğler o. Üstelik sadece dalgaların değil, ölümün de üzerinedir hamleleri... Genç yönetmen Özcan Alper’in ilk filmi ‘Sonbahar’, kahramanı Yusuf özelinde bir kuşağın hesaplaşmasına soyunuyor. Berlin’de duvar yıkılırken, Sovyetler dağılırken, sosyalizm düşü sona erip bambaşka trajediler ortaya çıkarken hâlâ bu rüyaya inanıp zoru seçen ve sonuçta, hikâyenin diğer ana karakteri Elka’nın da dillendirdiği gibi, ‘en güzel’ yıllarını hapiste geçirenlerin hesaplaşmasıdır bu.
Ama önce öykü: Yusuf, sonunu gördüğü noktada, vedasını doğduğu topraklarda yapmak üzere geri dönerken burada onu sadece yaşlı annesi bekler. Hem kızına, hem de okumaya gidip hapse giren oğluna küsen baba, çoktan hayat perdesinden çekilmiştir. Anne ise oğlunun yokluğunda derdini duvarlara anlatmış, her tarafta ağlamıştır. Çayını bile doğru dürüst içmemiştir o yokken. Köy halkının gözünde ise yitik bir siluettir Yusuf. En yakın arkadaşı Mikail’le minibüse aldıkları amcanın deyimiyle, ‘Anarşik olaylara karışan uşak’tır o. Akrabası olan kadın ise içerideki yıllarını, takdirle karışık şöyle hatırlatır Yusuf’a: “Ben bi gün bile odanın içinde duramayrum, sen 10 yıl nasil durdun o hücrede?”
Hapis hayatı bitmiştir; evet, kurtuluşu da yoktur ama aradaki zaman nasıl geçecektir? Yusuf, akrabalarının küçük oğluna matematik dersi verir, annesiyle kahvaltı eder, Mikail’le çene çalar ama kader, köyden kasabaya indiğinde benzer bir ruh durumu içindeki Elka’yla buluşturur onu. Bir kitapçıda, Rus romanı arayan kızdır onun gözünde ilk olarak. Ama bu romantik imaj, tezgâhtarın ‘teşhisi’yle hemen dağılıverir: “Bunların orospuları bile kültürlü oluyor...” Mikail’le efkâr dağıtmak için gittikleri meyhanede, Elka ve arkadaşını, mesleklerini icra ederken bulur. Mikail kızları masaya davet eder ve tanışıklık başlar. Yusuf, var olan ahlakıyla parayla seks yapacak değildir, genç kadınla insani bir ilişkiyi paylaşmayı yeğler. Eski sevgilisi Neslihan’ın evlendiği haberini alması, yeni bir ilişkiyi denemeye iter onu. Fakat buna zamanı olacak mıdır?
‘Sonbahar’ son derece özel bir film. ‘Özel’liğini de, birçok elementi doğru birleştiren kimyasından alıyor. Bizim sinemamız için çoğu kez politik filmlerin, sinematografik yanları bir handikaptır. Yani içerik, biçimden ayrıdır. Doğru sözleri ya da hikâyeleri, yanlış kadrajların içinde buluruz genellikle. Özcan Alper, her şeyden önce bu problemi bertaraf eden, daha doğrusu böyle bir problemle bizi asla ‘muhatap’ etmeyen bir film koymuş önümüze. Öte yandan bir de bu meselenin tersi vardır; çok güzel görüntülere sahip ama bir türlü sarmayan ve üstelik, binbir zorlama ve metaforla izleyicisini uğraştırmaya çalışan yapımlar da gördük şu ömrü vaktimizde. Aslında bu tür filmleri yapanların derdini eni konu anlarız ama nedense, ‘Keşke daha sarih anlatsalardı’ diye hayıflanır dururuz. ‘Sonbahar’da her şey net ve de sarih. Ne bir eksik, ne bir fazla. Bütün o tablomsu görüntülerin içi, bütün o güzelim Doğu Karadeniz çerçeveleri, bütün o doğa ‘betimlemeleri’ öyküyle koşut gidiyor ve hepsinin anlamı, bizi özel sorgulamalara itmeden kendini ifade ediyor. Zaten film boyunca yapmamız gereken sorgulamalar başka alanlarda.

İyi kötü bir sosyalizm vardı
Yusuf, 10 güzel yılını içeride feda ederken aslında dışarıda da bambaşka bir hapis hayatı yaşanır. Bunun en canlı tanığı ise Mikail’dir. Yusuf’un bu yakın arkadaşı, “Bakma burası da başka bir hapishane” diyerek durum tespitine soyunurken, birlikte çıktıkları yayla macerasında kendi hesaplaşmasına da girişir: “Doğru ya da yanlış bir sosyalizm vardi, a... koya şimdi o da kalmadi.” Biten rüyanın ardından kalanları da, “Kadınları orospuluk yapıyor, erkekleri de fabrikadan demir yağmalayıp satıyor” diye tanımlar. Mikail’in ‘teşhisleri’ bitmez, kendi hayatına ilişkin de “Asiye’ye eskiden deli gibi âşıktım, şimdi eve bile gitmek istemiyorum” özeleştirisinde bulunur.
Toparlarsak ‘Sonbahar’, adını aldığı mevsimin temel özelliği olan hüznün yanında ‘yalnızlığı’, neredeyse bütün ana karakterlerine eşit oranda dağıtıyor. Yusuf, köyünde yalnız (o kadar ki, satrancı bile kendi kendine oynuyor), anne yalnız, Mikail yalnız, Elka yalnız. Bu ortamı yırtma ve yalnızlıklarından çoğalma şansını elde eden Yusuf’la Elka’ya ise bir anlamda hayat izin vermiyor. Kim bilir, belki de ertelenmiş mutluluklarına ayrı mekânlarda ama aynı anda televizyon ekranından izledikleri ‘Vanya Dayı’nın replikleri ‘teselli’ oluyor: “Tanrı acıyacak bize...” Öte yandan filmde, hüznün seyirciye anında geçirdiği o kadar çok sahne var ki... Yusuf’un kayıtsız ve her şeye son derece olgunlukla yaklaşan (sadece arabayı durdurup çığlık attığı sahnede belki bir teslimiyeti var) yaklaşımına karşın, bizlerin perde karşısında o denli soğukkanlı olamayacağı aşikâr. Daha net söyleyeyim. ‘Babam ve Oğlum’a gözyaşlarını teslim edenler, muhtemelen bu ‘siyasi ağıt’ta da benzer bir ruh durumuyla salondan ayrılacaklar.
Oyunculuklara gelince; Yusuf’ta Onur Saylak son derece yalın, sakin ve içedönük hüznünü bizle paylaşan bir performansla karşımıza çıkıyor. Serkan Keskin, Mikail gibi gerçek bir can yoldaşında mükemmel, keza annede Gülüfer Yenigül de bir o kadar başarılı ve yürek parçalayıcı. Megi Kobaladze de Elka’da alkışı hak eden bir başka isim. Feza Çaldıran’ı da o enfes Karadeniz peyzajları ve bazen yumuşak, çoğu kez de hırçın Karadeniz görüntüleri için kutlamak gerek. Ayrıca müzik kullanımının da çok iyi olduğunu söylemeliyim.

Hem yerel, hem de evrensel ‘Sonbahar’ siyasi konumundan dolayı yerel ama yalnızlık ve ölüm temasıyla kurduğu özel ve başarılı ilişki nedeniyle de son derece evrensel. Belki abartılı bir yargı olacak ama bu nitelikleriyle de Türk sinema tarihi açısından çok kıymetli bir çalışma (bir ‘ilk film’ olduğu da düşünülürse). Üstelik konu, üslup, oyunculuk, görüntü, müzik gibi unsurların arasına, son derece hakiki diyalogları da eklendiğinde, neredeyse kusursuza yakın bir filme ulaşılıyor (Hele ki ‘devrimci’ kisvesi altında iki hafta önce ‘Muro’ adlı bir sefalet çabasının sahaya sürüldüğü ortamda)...
Kuşkusuz yönetmen Özcan Alper’e bundan böyle yöneltilecek en tehlikeli soru, “Peki ya sonrası?” olacak. Ben, elbette sinemadaki diğer adımlarının da ‘Sonbahar’ kadar derin ve çarpıcı olmasını dilerim. Ama eğer olmazsa da, “Bazen bir ömre, bir ‘Sonbahar’ yeter de artar” der, geçerim...