Bir varmış, bir yokmuş...

Bir varmış, bir yokmuş...
Bir varmış, bir yokmuş...
İstanbul Film Festivali'nin yıldız filmlerinden Wes Anderson imzalı 'Büyük Budapeşte Oteli', sinemanın aynı zamanda bir masal anlatma sanatı olduğunu bir kez daha hatırlatıyor bizlere.
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

Biz burada oturmuş ‘Düğün Dernek’in, ‘Recep İvedik 4’ün 7 milyonluk gişe rakamına nasıl koştuğunu anlamaya çalışıyoruz. Çoğumuzun ortak kanaati: “Günlük hayat hem sıradan işleyişi bakımından hem de siyaseten o kadar sert geçiyor ki, insanlar sinemada ‘derdi’ olan filmler izlemek istemiyor, kafa dağıtmak istiyorlar” şeklinde. Bu, doğru tespitlerden birisi.
Bir de gündelik karmaşadan kaçmaya çalışan ama yukarıda andığım filmlere de sığınmak istemeyen; sinemada masal dinlemek, rüya görmek, hayal kurmak isteyenler var. Peki, onlar ne yapsın? Wes Anderson’un devam eden İstanbul Film Festivali’nin yıldızlarından birisi olan son filmi ‘Büyük Budapeşte Oteli’ bunun için biçilmiş kaftan. Üstelik yalnızca bir masal değil, alttan alta ince ince siyasi göndermeleri de olan bir hayal.
Sinemada aynı estetik bakışı, hikâye biçimini, karakter formatını sürdürmek büyük risk. Bir noktada tekrara düşme, önceki filmlerinizi tekrar etmeye başlama ihtimali çok yüksek. Bunun için Tim Burton iyi bir örnek olarak gösterilebilir. Son on yılda ürettiklerinin çoğu, ilk dönem filmlerinin kötü türevlerinden başka bir şey değil ne yazık ki. Aynı ‘risk’ Wes Anderson için de geçerli. Özellikle 2001 tarihli ‘Tenenbaum Ailesi’nden ‘Suda Yaşam’a oradan da ‘Moonrise Kingdom’a uzanan çizgide birbiriyle tutarlı bir estetik form, hikâye örgüsü ve karakterler üretti. ‘Büyük Budapeşte Oteli’ ise bütün bu bileşenlerin tek bir formun içinde en başarılı şekilde buluştuğu, Anderson’un bütün alametifarikalarını gösterme şansı bulduğu yapım olmuş. Belki de bu yüzden ta en başından bu yana birlikte çalıştığı bazı ‘kadim’ oyuncularını bir araya getiriyor: Saoirse Ronan, Bill Murray, Edward Norton, Owen Wilson…
‘Büyük Budapeşte Oteli’, ‘tarih içinde tarih, onun da içinde tarih’ şeklinde özetlenebilecek bir hikâyeye sahip. 80’li yıllarda açılan öykü genç bir kadının filmin adını taşıyan kitabı okuyuşuyla başlıyor. Sonra kitabın yazarının anlattıklarını dinliyoruz. Bu anlatı bizi önce 60’lı yıllara ardından da 30’lu yıllara götürüyor. Doğu Avrupa ’da olma ihtimali yüksek hayali bir ülke olan Zubrowka’da geçen hikâyemizin iki ana kahramanı hayatını ‘Büyük Budapeşte Oteli’ne adayan Gustave ile otelde bellboy olarak çalışmaya başlayan Zero. Gustave, otelin müşterisi olan ‘olgun’ kadınları kendisine âşık etmekte hünerli, işinde son derece titiz bir adam. Günün birinde Gustave’nin yaşlı sevgilisi Madame D. esrarengiz bir şekilde hayatını kaybediyor. Sevgilisine veda etmek için Zero ile birlikte yola çıkan Gustave, kendisine olarak paha biçilmez bir tablonun miras kaldığını öğreniyor. Ancak, Madane D.’nin oğlu Dimitri bu durumdan çok da hoşnut kalmıyor. Bundan sonrası Gustave ve Zero’nun birbirinden farklı maceraların içine daldığı ve otelin zaman içerisinde nasıl bir serüven yaşadığına tanıklık ettiğimiz eğlenceli bir serüven.
Wes Anderson, bir yandan filmin geçtiği her dönem için titiz bir çalışma yaparak görsel olarak masalsı bir atmosfer yaratmayı başarırken, öte yandan karakterlerini attığı maceralarla da seyir zevkini diri tutmayı başarıyor. Anderson’un renk ve sanat yönetimi tercihleri 30’lar, 60’lar ve 80’lerde değişerek döneminin ruhunu yakalarken, tek bir sahne için bile olsa yarattığı karakterler filmin en önemli artısı olarak dikkat çekiyor. Zaten bu kadar önemli ismin bir araya gelmesinin tek başına bir anlamı yok. Asıl eğlenceli olan Wes Anderson’un onları hangi kılığa soktuğu. Yaşlı bir kadın olarak Tilda Swinton; polis dedektifi olarak Edward Norton, ince bıyığı ve havalı saçlarıyla Adrien Brody, otel görevlisi Bill Murray, hizmetçi Léa Seydoux vb. oyuncu olarak var ettikleri personalarıyla değil, Wes Anderson’un onları göstermek istediği biçimde, birer masal kahramanı olarak karşımıza çıkıyorlar. Ve tabii ki filmi sürükleyen ikili, Gustave’da Ralph Fiennes ve Zero’da Tony Revolori’ye de şapka çıkartalım.
‘Büyük Budapeşte Oteli’, 30’lu yıllarda yükselen Nazi tehdidine, hayatın ve insanın değişen hallerine ilişkin de alttan alta bir şeyler fısıldamayı ihmal etmiyor ama asıl olarak sinemanın aynı zamanda bir masal anlatma sanatı olduğunu bir kez daha hatırlatıyor bize.
Nihayetinde masal da aslında uykuya dalmak için değil; huzur içinde dinlenmek, güzel rüyalar görmek için dinlenmez mi!