Bu hafta 6 yeni film geldi

Bu hafta 6 yeni film geldi
Bu hafta 6 yeni film geldi

Charlize Theron az görünüyor ama öz oynuyor. Düşmüş ama tekrar ayağa kalkmaya hazır kadın rollerinin oyuncusu, bir kez daha benzer bir karakteri, ?Biz bunu daha önceden izlemiştik? hissini vermeden başarıyla ete kemiğe büründürüyor.

Kız kardeşi tarafından terk edilen yeğeniyle baba-kız rolünü oynarken, kendi baba figürüyle de hesaplayan genç bir adamın hikâyesini anlatan 'Uyurgezer', başarılı bir bağımsız sinema örneği. Filmin başrollerinde Nick Stahl, Dennis Hopper ve Anna-Sophia Robb'un yanı sıra projeye para da yatıran Charlize Theron var

 

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

HAFTANIN DİĞER FİLMLERİ İÇİN TIKLAYIN

 

Malum, sözcükler çağrıştırdıkları imajlarla anlam kazanıyor. Mesela bir meseleye ‘derin’lemesine bakmanın bile farklı çağrışımları var. Bugünlerde en çok nefret ettiğimiz ve bir an önce hesaplaşmak isteğimiz şey ‘Derin devlet.’ Oysa benim üniversite yıllarımda, hâlâ meslek büyüğüm olan sinema yazarları ‘Derin Amerika’ dediklerinde klasik formlarından farklı ve özellikle özgürlüğü çağrıştıran bir Amerika’yı kastederlerdi. Bu aslında o zamanlar için bir anlamda ‘bağımsız sinema’nın tanımıydı. Bugün vizyona giren ‘Uyurgezer’ de (Sleepwalking), bizi 25-30 yıl öncesinin tanımlamasıyla ‘Derin Amerika’yla buluşturmaya çalışan filmlerden.
Ama tabii ki önce hikâye: Erkek arkadaşının bahçeye ektiği marijuanalar polis tarafından fark edilen Joleen, evi terk etmek durumundadır. 11 yaşındaki kızı Tara’yla gidecek yer arayan genç kadın, çareyi kardeşi James’in mütevazı evine yerleşmekte bulur. Ne var ki içindeki delişmen ruh, onu yeni bir maceraya sürükleyecek, tanıştığı bir TIR şoförünün peşinden gidecektir. Bu durumda ertesi sabah kalktığında annesini bulamayan Tara için yeni bir hayat başlayacaktır. Keza dayısı James için de... İkili, Joleen’i aramak adına konumlarını kaybedince (James işinden olur, Tara da okula gitmediği için polis tarafından çocuk esirgeme kurumuna verilir) yeni bir plana soyunur. Dayı, yeğenini ziyaret eder ve ardından Joleen’in onlara bıraktığı yıkık dökük ama hâlâ işe yarayan arabayla yollara düşerler. Bu arada olası bir polis baskınına önlem almak adına isim ve rol değişikliğine giderler. James baba olur, Tara da kızı Nicole. Lakin ellerinde kalan 315 dolar yavaş yavaş tükenmeye başlamıştır...

Elin temiz kalır mı?
Hikâyesini, ‘The Chumscrubber’la tanınan Zac Stanford’un yazdığı filmi, senaristin arkadaşı William Maher çekmiş. ‘Mars Attacks’, ‘Komplo Teorisi’, ‘Batman ve Robin’, ‘X-Men’ gibi filmlerin görsel efektçisi olan Maher adına ‘Uyurgezer’, ilk uzun metrajlı çalışma. Hikâye, üç ana ve bir de ara karakter üzerine kurulu ve temel olarak aile içi sevgisizliği dert ediniyor. Zaten Stanford’un öyküsüyle sorgulamak istediği tema, “Aileler neden çocuklarına bakmıyor?”muş. Bu sorunun cevabını film kendince veriyor; ataerkil aile düzeni... İç karartıcılığına paralel bir şekilde gri tonların hâkim olduğu film, aslında yazının girişinde altını çizmeye çalıştığım ‘Derin ve özgür Amerika’ fikrine sığınarak, varolan durumlardan nasıl kurtulunabileceğinin ipuçlarını vermeye çalışıyor. Peki bu uğurda eliniz temiz kalır mı; hikâye ‘Çok zor’ diyor. Evet, altınızda araba olduktan sonra, hele ki günbatımlarında sonsuz güzellikler sunan otoyol kadrajlarında ruhunuzu temizlersiniz ama nereye kadar? Çünkü her gittiğiniz yere ne yazık ki kendinizi de götürmek zorundasınız.
Bu gerçeğin elbette ki farkında olan James, Tara’nın “Adım Nicole olsun” teklifiyle belki de aradığı fırsatı buluyor (bu arada “Filmlerdeki gibi Meksika’ya gidelim” teklifi de hikâyenin belki de en humor yüklü yanıydı). İşyerinde ezilen, arkadaş çevresinde itilip kakılan, hayatında hâlâ bir kadın bile olmayan genç adam, durduk yere ‘baba’ unvanıyla buluşuyor ve sorumluluk almaya soyunuyor. Öte yandan onun bu figürün içini doldurabilmesi için, geçmişiyle hesaplaşması gerekiyor. Dolayısıyla izler James’i, Utah’taki baba evine götürüyor. Yıllar önce hiç sevmediği Joleen’in, kapıldığı sevdaya daha da öfkelenen baba, hem kızının, hem de oğlunun kendisini terk etmesine bozulmuştur ama yine de önemli olan kendi saltanatıdır. Oğlu James ve ‘torunu’ Nicole’le buluştuğunda, her şeye kaldığı yerden devam eder ve zülmünü sürdürür. Ama her çocuk, rüştünü ispatlamak adına eninde sonunda başkaldırmak zorundadır. James de işte bunu dener ve filme de ismini veren ‘uyurgezerlik’ halinden sıyrılır...

Macy’nin gençliği sanki
Afişteki Charlize Theron ismi sizi yanıltmasın, bu aslında James’in hikâyesi. ‘Full Metal Jacket’ın en nihayetinde çavuşunu temizleyen eri Pyle’ı gibi, ne zaman ayağa kalkacağı merakla beklenen genç adamı, Nick Stahl son derece başarılı ve inandırıcı bir şekilde canlandırıyor (Stahl bana nedense William H. Macy’nin genç haliymiş gibi geldi). Theron az görünüyor ama öz oynuyor. Düşmüş ama tekrar ayağa kalkmaya hazır kadın rollerinin oyuncusu, bir kez daha benzer bir karakteri, ‘Biz bunu daha önceden izlemiştik’ hissini vermeden başarıyla ete kemiğe büründürüyor. Ama Theron’un bu filmdeki asıl rolü, projeye para yatırması ve Stanford’un öyküsünün peliküle yansımasına fırsat tanıması. Minik Tara da ise AnnaSophia Robb, Natalie Portman’la Winona Ryder karışımı bir görüntü sunuyor ve geleceğin yıldızları arasında yer alabileceğini gösteriyor. Vahşi babada Dennis Hooper ve serseri arkadaşta Woody Harrelson da her zamanki standartlarını sunan isimler.
Nefretin ve sevgisizliğin (ki Joleen’in TIR şoförüyle çıktığı ilk akşam, “Bana, yalandan da olsa ‘Seni seviyorum’ der misin?” sözü, öykünün amaçları açısından en işlevsel ve en dokunaklı cümlelerden biriydi) sınırlarında dolaşan ‘Uyurgezer’, bence derdini süslemelere kaçmadan sade ve doyurucu bir şekilde yansıtıyor. Bu tür filmler tercihinizse, gerçekçiliğiyle sizi de etkileyecektir sanırım...