Bu hafta gösterimde 5 film var

Bu hafta gösterimde 5 film var
Bu hafta gösterimde 5 film var
Çinlilerin Kara Murat'ı: Zhao Zilong
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

 

 

FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

HAFTANIN DİĞER FİLMLERİ İÇİN TIKLAYIN

El insaf, bu kadar ‘hızlandırılmış ve de sıkıştırılmış’ programı lisede bile görmemiştik. Üstelik konu hep aynı: Çin’in anlı şanlı tarihi... Önce ‘Mumya: Ejder İmparatorunun Mezarı’nda ülkenin kurucusu Qin’in hikâyesine vâkıf olduk, daha sonra Olimpiyat Oyunları’nın açılışında Zhang Yimou imzalı koreografilerde bu Uzakdoğu devinin bütün bir tarihsel serüvenine tanıklık ettik, nihayetinde bugün gösterime giren ‘Üç Hanedan: Ejderin Dirilişi’nde (Saam Owok Dzi Gin Lung Se Gap), İmparator Qin öncesi döneme göz atıyoruz.
Tarih denince benim aklıma hep ilk öğretmenlerim gelir; yani Tarkan ve Kara Murat. Sezgin Burak’ın kahramanıyla ilkokula başlamama üç hafta kala tanışmıştım, Abdullah Turhan’ın karakteriyle de yanılmıyorsam üçüncü sınıfta. Biri Hun İmparatoru Attila’ya, diğeri de Fatih Sultan Mehmet’e hizmet ederdi. Bu iki ayrı dönem kahramanı, aslında bugünden bakıldığında zamanın ‘derin devlet’inin elemanları gibiydi. Bir yanıyla başına buyruk yaşarlar ve kimseye hesap vermezler, ama öte yandan da devletlerine son derece sadık iyi birer vatandaş olmayı başarırlardı. Gelir kaynakları neydi, nasıl bir yazışmayla devlet hizmetine alınmışlardı bilinmezdi ama yine de görevlerini takır takır yerine getirirlerdi.
Çin edebiyatının dört klasik eserinden biri sayılan ve 14. yüzyılda Guangzhong Lou tarafından yazılan ‘Üç Hanedan’ın Romansı’ adlı yapıtın uyarlaması niteliğindeki film, kahramanı itibarıyla bana Tarkan ve Kara Murat’ı anımsattı. Gerçi ‘‘Üç Hanedan: Ejderin Dirilişi’nin ana figürü, hiç bir zaman yaban elleri çıkıp deplasman başarılarına imza atmıyor ama bağlı bulunduğu hanedan için bütün bir hayatını vakfediyor.

Sadakat madakat boş iş

 Öyküyü kısaca özetlemek gerekirse; Çin’de M.S. 280’de, Han Hanedanı’nın yıkılmasıyla birlikte, bir tür Anadolu Beylikleri savaşı yaşıyor. Wei, Shu ve Wu hanedanları, iktidarı ele geçirmek için mücadeleye başlıyor. Hikâye ise, meseleye Shu hanedanı için çalışan Zhao Zilong’un cephesinden yaklaşıyor. Genç bir askerken, bölünmüş ülkeyi birleştirme ‘ülküsü’yle hareket eden Zilong, Liu Bei’nin isyancı ordusuna katılıyor. Orduda, hemşerisi Luo Ping-an’la tanışıyor (meraklısına; burada ‘Memleket nere?’ sorusununu cevabı Changshan’dır). İkili, hedefleri doğrultusunda ölümüne mücadele verirken Zilong, Liu Bei’nin oğlunu, Wei hanedanının başındaki Cao Cao’dan kurtarıyor. Bu cesur davranış, ona bütün ülkede özel bir saygınlık kazandırıyor ve Zilong, nihayetinde Shu hanedanının ‘Beş Kaplan General’inden biri oluyor. Ne var ki kader onu yaşlılığında da savaş alanlarına sürüklüyor. Bu kez karşısındaki rakip ise yıllar önce Cao Cao’nun yanında küçük bir kızken gördüğü torun Cao Ying’tir.
Film, Zilong’un yıllar önce Cao Cao’ya karşı savaştığı ve atıyla birlikte aştığı Anka Tepesi’ndeki mücadeleyle açılırken final bölümüne doğru kahramanı, ilk başladığı yerde, yani Anka Tepesi’nde yeniden buluyoruz. Bu, hikâyenin biraz ‘her şey boşmuş’ yanına seslenmek için yapılmış bir vurgu. Zaten filmin derdi, ‘sadakat madakat boş işler’ demeye getirmek. Zilong, son mücadele öncesinde aslında hayatı boyunca bir hiç uğruna mücadele ettiği gerçeğiyle hesaplaşıyor. Ama bu arada biz seyirciler de, bu ‘boşluk hikâyesinde’ bol bol estetize edilmiş savaş ve de dolayısıyla aksiyon sahneleri izliyoruz. Çoğu ağır çekim karşımıza gelen sahnelerde, yönetmen Daniel Lee, epik bir anlatımın derdine düşmüş.
Batılı eleştirmenlerin çoğu filmin en büyük handikabı olarak 102 dakikalık süreyi göstermişler ve bu kısa zaman zarfı içinde bu denli epik hikâyenin kahramanlarının derin portrelerini perdede görememekten yakınmışlar. Bana kalırsa, artık karşımıza sık sık gelen savaş estetiğini kısa kesmek en iyisi, ne yani hikâye uzayınca meselelere daha iyi mi vakıf olacağız? Buradaki amaç ne? Estetizasyonu yüksek savaş kareleri. Başta yönetmen olmak üzere teknik ekip, “Ne var yani, araları da siz doldurun” demiş. Üstelik aynı dönemin daha derin yaklaşımına John Woo el atmış, sanırım ‘Chi bi’ adlı bu yapıt, yakında salonlarımıza uğrayacak; “Bu kadar tarih dersi bana yetmiyor” diyenlere de, ‘Çok yakında’ önerisinde bulunalım. Beni ise ‘Üç Hanedan: Ejderin Dirilişi’nde karakter tahlillerinden çok, Zilong’la arkadaşı Luo Ping-an arasındaki ilişkinin boyutu rahatsız etti. Finale doğru klişe yanları iyiden iyiye yüzeye çıkan ve tam bir Hollwood mantığı kokan bu ilişki, öykünün karakterlerinin derinliğinden çok kendi derinliğine ilişkin bir handikaptı.

Vefakâr can yoldaşı

Oyunculuklara gelince; Andy Lau, Zilong’a filme damgasını vuruyor. Ama yaşlılığının daha karizmatik olduğunu söylemek gerek. Arkadaşı Luo Ping-an ise çizgi romanlarda gördüğümüz ‘şişman ve vefakâr can yoldaşları’ tiplemesinin (Zagor’da Çiko, Tom Braks’ta Tonton, Tarkan’da Kulke, Tom Miks’te Doktor Sallaso, Kaptan Swing’te Mister Blöf vs) hikâyedeki temsilcisi. Cao Ying’teki Maggie Q ise filmin güzellik merkezi (kendisini ‘Görevimiz Tehlike 3’ ve ‘Die Hard 4.0’dan hatırlıyoruz).
Sonuç? ‘Üç Hane dan: Ejderin Dirişili’nde, ‘Kaplan ve Ejderha’, ‘Kahraman’ ya da ‘Parlayan Hançerler’deki estetiği belki bulabilirsiniz ama karışık öykülere ne yazık ki rastlamayacaksınız. Bu da bize yeter diyorsanız, sorun yok.
Son olarak girişle bağlayayım; Tarkan ve Kara Murat’ın, hiç bir zaman Zilong gibi bir hesaplaşması olmadı; onlar hem mezarlarında, hem de bizim kuşağın gönül hanesinde rahat rahat uyuyorlar...