Çapkın nedime, geline âşık olursa

Çapkın nedime, geline âşık olursa
Çapkın nedime, geline âşık olursa
Çapkın ve başarılı Tom, en yakın arkadaşı Hannah'a âşık olduğunu fark etmiştir. Ancak, aşka ve evliliğe bütün kalbiyle inanan Hannah, zengin ve yakışıklı bir İskoç ile evlenmek üzeredir. Tom bir şekilde düğünü durdurmalıdır. Neyse ki düğüne baş nedime olarak davetlidir

 

 





Tom (Patrick Dempsey) iyi bir hayat yaşamaktadır: Seksidir, başarılıdır, ayrıca hayatının ayrılmaz bir parçası ve en iyi arkadaşı olan tatlı Hannah’ya (Michelle Monaghan) her zaman güvenebileceğini bilmektedir. Hannah bir iş gezisi için altı haftalığına İskoçya’ya gidinceye kadar her şey mükemmeldir. Ancak hayallerinin kadınının aslında hep yanı başındaki en yakın arkadaşı Hannah olduğunu sonunda fark eder. O anda, Tom, onsuz hayatının ne kadar boş olduğunu anlayarak şaşkınlığa düşer. Döndüğünde Hannah’ya evlenme teklif etmeye karar verir. Ama Hannah’nın yakışıklı ve zengin bir İskoç ile nişanlandığını ve oraya yerleşmeyi planladığını öğrenince donup kalır. Hannah, kendisinden “baş nedimesi” olmasını isteyince, Tom isteksizce bu rolü üstlenmeyi kabul eder; ama esas amacı Hannah’ya aşkını açıklamak ve çok geç olmadan düğünü durdurmaktır. Hannah, Tom’un da aslında evlenmek için uygun kişi olduğunu nihayet fark ettiğinde, en iyi arkadaşı ile kendisine evlilik teklifini ilk yapan nişanlısı arasında bir karar vermek zorunda kalacaktır.




FİLM HAKKINDA


“Hannah’nınki kolay bir seçim değil” diyor yapımcı Neal H. Moritz ve ekliyor: Tom da, Colin de iyi adamlar; ikisinin de erdemleri var”.

Yönetmen Paul Weiland ise şunları söylüyor: “‘Made of Honor/Gelin Benim Olacak’ın özünde tarih kadar eski olan ‘burnunun dibindeki aşkı görmezsin’ düşüncesi var. Tom kadınları kolayca elde eden ama uzun süreli ilişkilere girmeyen, çok yakışıklı bir erkek. Hannah bir başkasıyla tanıştığında, Tom en iyi arkadaşını kaybetmekte olduğunu anlamanın yanı sıra ona âşık olduğunu da fark ediyor. Tüm bu zaman boyunca, pastası önündeydi ve istese yiyebildi ama birden bire biri pastasını önünden alıyor”.

Tom’u canlandıran Dempsey de, “Tom ne yazık ki gerçek aşkının Hannah olduğunu çok geç fark ediyor. Hannah gerçek aşka ve evliliğe inanıyor ama Tom o güne dek evliliğe karşı olan çapkın bir adam portresi çiziyor. Tom’un elinde pek çok fırsat ve kaçırılmış anlar var, ama Hannah her zaman yanı başında. Şimdi ise biri onu Tom’dan çekip alıyor. Bu durumda tek şansı, nedime olarak İskoçya’ya gidip Hannah’yı kazanmaya çalışmak” diyor.

Hannah’yı canlandıran Monaghan ise film için şunları söylüyor: “Bu projenin bir parçası olmayı gerçekten istedim çünkü hikâyeye ve projede yer alan herkese bayıldım. Tuhaf bir tesadüftür ki bu benim daha önce yaşadığım bir durumdu: Evlenirken, baş nedimem bir erkekti ki kendisi hâlâ en iyi arkadaşımdır”.

Daha en başından, Moritz bu filmi Patrick Dempsey’yle yapmak istedi. Bu konuda, “Bu senaryo bize geldiğinde, konsepti çok hoşumuza gitti. Bir romantik komedi için harika bir fikir olduğunu düşündük” diyor ve ekliyor: “‘Can’t Buy Me Love’dan beri Patrick Dempsey’nin hayranıyım. Ayrıca, bunun sonrasında benim bir filmim olan “Sweet Home Alabama”da rol aldı. O zamandan bu yana, bir şeyin temsilcisi oldu; herhangi biri Dr. McDreamy’yi oynayamazdı. Patrick romantik de olabiliyor, serseri ruhlu da; ama her şekilde onu kendinize yakın hissediyorsunuz. Doğal olarak, Tom rolü için ilk onunla konuştuk”.

Weiland’ın yorumu ise şöyle: “Patrick bu rol için kesinlikle mükemmeldi. Çok farklı işler yapabilme becerisine her zaman hayran olmuşumdur. O ve Michelle heyecan verici bir çift oluşturuyorlar. Michelle’in hayat dolu oluşu ve mizah anlayışı Patrick’inkine denk”.

Dempsey kendisini role çeken şeyin çapkın bir karakterin dize getirilişini gösterme fırsatı olduğunu belirtiyor ve bu konuda şunları söylüyor: “Tom her şeye sahip, ta ki Hannah nişanlanana kadar. Sonra fark ediyor ki görünüşte mükemmel olan hayatı, içinde Hannah olmadan hiçbir anlam taşımıyor. Hannah’yı kaybedebileceğini anladığı noktada, gerçekten sarsılıyor ve onu hayatında tutabilmek için tüm yaşamını değiştirmeye hazır hâle geliyor. Bence bu tatminkâr bir hikâye… Biliyorum ki pek çok erkek ellerinden kaçırdıkları kadını tutabilecek kadar zeki ve cesur davranabilmiş olmayı diliyorlar” diyor.

Yönetmen aranıyor

 

Dempsey’nin ekibe katılmasının ardından, Moritz film için mükemmel yönetmen arayışına geçti. Bir meslektaşı, “Sixty Six” adlı bir filmi izlemesini tavsiye etti. Moritz, Paul Weiland’ın yönettiği bu filme bayıldı, Weiland’la tanıştı ve yönetmeni projeye dahil etti.

“Paul’ün komedi anlayışı çok ince; ayrıca, ilişkilerin ve romantizmin püf noktalarını biliyor” diyor Moritz ve ekliyor: “Hikâyeye gerçekçilik getirmeyi hakikaten başardı”.

Bunun üzerine Weiland şu itirafta bulunuyor: “Bende özümde biraz romantik bir insanım. Dolayısıyla, bir romantik komedi yönetmeyi hep istemiştim”. Yönetmen sözlerini şöyle sürdürüyor: “Tom hikâyenin başında duygusal açıdan engelli biri ama sonunda gerçek aşkını itiraf edebiliyor. Hikâyenin erkek bakış açısından olması hoşuma gitti çünkü çoğu filmde kızların kalbi kırılıyor. Bunun bu kez karşı cinse olduğunu görmek güzel!”.

Dempsey yönetmen için şunları söylüyor: “Bu projeyi böylesine memnun edici kılan şeylerden biri Paul’la çalışmaktı. Zaman zaman bir şeyler son dakikada ortaya çıktığı için biraz doğaçlama katabildim. O süreci yaşamak, mizahın nerede olduğunu keşfetmek hem zorlayıcı hem de eğlenceliydi. Öte yandan, Paul mizahı hep gerçekçi bir çizgide tuttu”.

Bunun mükemmel bir örneğini Tom’un en iyi “baş nedime” edasıyla Hannah’nın tabak ve çatal bıçak takımını seçmesine yardım ettiği sahnede görmek mümkün. Weiland o günü şöyle hatırlıyor: “Bir yerlerde Patrick’in jonglörlük yapmayı bildiğini okumuştum. Koca porselen tabaklarla bunu yapmasını önerdim. Birkaç prova sırasında inanılmaz başarılıydı. Ama talih bu ki, ilk kayıtta tüm tabakları düşürdü. Neyse ki diğerlerinde mükemmeldi”.

“Bu fikir o sahneyi çekeceğimiz günün sabahında ortaya atıldı” diyen Dempsey, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Paul bana jonglörlük bilip bilmediğimi sordu. Ben de bildiğimi söyledim. O zaman, ‘neden tabaklarla bunu denemiyoruz?’ diye sordu. Bir süredir pratik yapmadığımı söyledim ama sahneyi bu düşüncenin etrafında kurmaya karar verdik. Böylece tüm sahnenin dinamiği değişti”.

Tom’un birden bire sadece en iyi arkadaşı değil, hayatının aşkı da olduğunu keşfettiği Hannah karakterini Michelle Monaghan canlandırdı. “Hannah, Tom’u pek de ciddiye almıyor” diyen aktris, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Hannah’nın belli bir mizah anlayışı var ve Tom’un maceralarıyla ilgili her hikâyeyi biliyor. Gerçek şu ki Tom için aslında bir şeyler hissediyor ama bunu asla belli etmiyor. Onda uzun süreli bir ilişki potansiyeli görmüyor çünkü Tom evliliğe inanmıyor. Oysa Hannah buna tüm kalbiyle inanıyor. İki insanın hayatlarından çıkmadan diğerinin kıymetini anlamadığı asırlık bir hikâye bu”.

Dempsey, Monaghan’la karşılıklı oynamayı çok keyifli bulduğunu şöyle ifade ediyor: “Çok güldük. Onu bu kadar komik yapan şey çok cesur bir aktris olması. Her şeye var”.

Oyuncuların kimyası tuttu

 

Yönetici yapımcı Callum Greene’e göre, filmin iki oyuncusunu da izlemenin gerçekten keyifli ve çok tatlı, zorlayıcı bir hikâye: “Bence kilit nokta bu. Hem Patrick hem de Michelle son derece yetenekli oyuncular ve aralarında çok sağlam bir bağ kuruldu. Sizi güldürüyor ve tamamen onlara odaklanmanızı sağlıyorlar”.

Monaghan, Paul Weiland’ın filme tam kıvamında bir mizah ve duygusallık, güldürü ve incelik getirdiğini belirtiyor ve koca bir gülümsemeyle, “Paul’e kesinlikle bayılıyorum. İstisnasız her gün beni güldürdü. Onun yakınında olmak ve onun tarafından yönetilmekten büyük keyif aldım. Tipik romantik komedi yönetmenlerinde görmediğiniz, harika bir hassasiyete sahip. Filme eşsiz bir şey, Avrupai bir vizyon ve hava kattı”.

HBO dizisi “Rome”un başrolünü canlandırmakta olan Kevin McKidd, “Made of Honor/Gelin Benim Olacak”ta romantik üçgeni tamamlayan İskoç Colin olarak karşımıza çıkıyor. Colin, Hannah’ya âşık olur ve rüzgar gibi geçen altı haftanın sonunda ona evlenme teklif eder. Yönetmen Weiland, Colin rolü için şunları söylüyor: “Colin rolü için çok belirgin olmayan birini arıyordum. Ciddi, güçlü ve tutkulu birini istedim. İzleyicilerin görür görmez nefret edeceği biri olmamalıydı çünkü Colin, Tom’a denk bir rakip olmalıydı. Colin de zengin ama daha düzgün, daha samimi biri. Hannah’nın beklediği türde bir adam gibi görünüyor: Güçlü ve her ne olursa olsun, hep yanında”.

McKidd ise canlandırdığı karakteri şöyle tanımlıyor: “İlk izlenimde, Colin mükemmel bir adam. Muhteşem bir şatoya sahip. İskoçya’da çok güzel bir arazinin sahibi. Çok seçkin bir ailesi var ve nesillerdir ünlü bir İskoç viskisi üretiyorlar. Colin neredeyse bir asilzade. Çok kibar ve görgülü bir aileye mensup”.

Aktör bu rolün genelde oynadığı tipte rollerden farklı olduğunu itiraf ediyor: “Başlangıçta biraz gergindim çünkü daha önce hep ciddi ve yoğun filmlerde rol almıştım. ‘Made of Honor/Gelin Benim Olacak’ta pek çok komedi ve romantik filmde yer almış olan Patrick’le karşılıklı oynayacaktım. Kendisi anında bir şeyler bulma ve komik olabilme konusunda çok yetenekli. Bu yüzden gergindim ama o beni gerçekten çok rahatlattı”.

McKidd, “Rome”nın çekimlerindekilerden farklı kıyafetler giyme konusunda, “Sandalet ve tünikten başka bir şeyler giymek harika bir değişiklikti” diyor gülerek.

Monaghan böylesi iki rol arkadaşına sahipken, Hannah rolüne bürünmenin çocuk oyuncağı olduğunu söylüyor: “Bu iki adama abayı yakmak çok kolaydı. Patrick Dempsey de Kevin McKidd de çok ama çok çekiciler. Bir aktris için böyle bir ikiliyle oynamak ne kadar kötü olabilir ki?”

McKidd için unutulmaz anlardan biri baskette smaç yapmayı öğrenmesiydi. “Senaryonun ilk versiyonlarından birinde, canlandırdığım karakter golf oynuyordu ki bir İskoç için bu doğal bir şeydi. Sonra senaryoda bunu basketbolla değiştirdiklerinde, ‘Hay Allah, bu kötü oldu!’ diye düşündüm. Neyse ki el-göz koordinasyonum iyidir; yani en azından topu yakalayabilirdim. Çekimlerin yapılacağı dönemde televizyonda bol bol basketbol vermeleri de benim için bir şanstı. Buna bir de harika bir dublör koordinatörü eklenince, filmde bir smaç basket yıldızına dönüştüm! “

Bir başka talihli an da yönetmenin, McKidd’in eğitimsiz olsa da çok güzel bir sesinin olduğunu öğrendiği andı. Colin için yazılmış orijinal sahnede, aile şatosunda verdiği akşam yemeğinde Colin’in müstakbel geline bir Robert Burns şiiri okuması gerekiyordu. McKidd bunun yerine geleneksel İskoç şarkısı “Love is Like a Rose”u söyleyince, oyunculardan ve çekim ekibinden ağlamayan kalmadı!

“Colin, Hannah’ya gerçek anlamda kur yapıyor” diyen Monaghan, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Hannah, Yakışıklı Prensi’ni bekleyen bir kadın ve Colin’le onu bulduğunu düşünüyor. Colin yeni, ferahlatıcı, beklenmedik ve çok sevimli. Yemin ederim, Kevin ‘Love is Like a Rose’u her söyleşinde yüreğim eridi. Öylesine tatlı ki – hele o aksanı! Eros, Hannah’yı tam bu iki adamın ortasında yakalıyor”.

Yapımcılar bu üç yıldızı, anne baba rollerini üstlenen deneyimli oyuncularla tamamladılar: Sydney Pollack, Tom’un babasını, Kathleen Quinlan de Hannah’nın annesi Joan’u canlandırdı.

“Sydney ve Kathleen çok büyük çaplı oyuncular” diyor Moritz ve ekliyor: “Her ikisinin de Patrick ve Michelle’le hikâyeye ağırlık ve inandırıcılık katan çeşitli sahneleri var. Bu sahneleri muazzam başarılı bir şekilde hayata geçirecek oyuncular seçmesi Paul adına çok yerinde bir karardı”.

Weiland ise bu konuda şunları söylüyor: “Sydney’yi bir süredir tanıyorum. Onun şirketinin yapımcılığını üstlendiği bir başka projem var. Tom’un babası rolünde çok komik, ama şunu da itiraf etmeliyim ki onun filmde olması projeyi benim için çok korku verici bir hâle getirdi çünkü dünyanın en iyi yönetmenlerinden birini yönetmem gerekti! Ancak kendisi çok ama çok destekleyiciydi ve onunla çalışmak inanılmaz eğlenceliydi”.

Yönetmen sözlerini şöyle sürdürüyor: “Kathleen Quinlan’ın Hannah’nın annesi Joan rolünü kabul etmesine çok sevindim. Çok büyük değil ama önemli bir rol çünkü Joan kızının Colin’le evlenerek hata yapıyor olabileceğini görüyor. Ama Tom’dan da emin değil. Joan, Patrick’in canlandırdığı karakterin hovardalığından hoşlanmasına ve onu sevmesine rağmen, kızıyla evlenmesini istediğinden emin değilim. Belki de bu durum kimsenin kızı için yeterince iyi olmamasıyla ilgilidir; bana göre, Joan her zaman Hannah’nın daha iyi biriyle olabileceğini düşünmüş. Ama Tom’un Hannah’nın hayatının en önemli parçası olduğunu anladığında, Joan da kızı için daha iyi bir seçim olamayacağını fark ediyor”.



İSKOÇYA’DA ÇEKİM YAPMAK

Yapımcı Neal H. Moritz, daha en başından, yapım ekibinin “Made of Honor/Gelin Benim Olacak”ın finalini İskoçya’da çekmeyi planladığını şu sözlerle ifade ediyor: “Hakiki mekânda yaptığımız çekim kadar gerçekçi olabilecek setler inşa etmenin ya da mekânlar bulmanın imkanı yoktu. O güzel ortamda olmak filme çok katkı sağladı, oyuncuların karakterlerini bütünüyle kucaklamalarını ve ne yapmaları gerektiğini bilmelerini sağladı. Bunun yarattığı inandırıcılık havası büyüyü gerçekleştirdi”.

“İskoçya kesinlikle filmin karakterlerinden biri oldu” diyen Patrick Dempsey ise şöyle devam ediyor: “Orada olduğunuzda farkı hissedebiliyorsunuz. Su olsun, kırlar olsun o kadar güzeller ki başka hiçbir yere benzemiyorlar. Yöre insanları da harika. Söyledikleri tek kelimeyi anlamadıysam da çok ama çok tatlılardı”.

Yapım ekibi beş gün boyunca Isle of Skye’daki Dunvegan Şatosu’nda çekim yaptı. Skye’ın nüfusu en fazla 12.000’e ulaşıyor. “Made of Honor/Gelin Benim Olacak” oraya 250 kişilik çekim ekibi, 25 kişilik oyuncu kadrosu ve 300 figüranla gitti. “50 farklı otele ve pansiyona yayıldık. Gerçekten çok dikkatli bir organizasyon yapmamız gerekti” diyor yönetici yapımcı Callum Greene.

Bir göl kenarında harika bir konuma sahip Dunvegan Şatosu’nun kuzey İskoçya’nın en eski şatosu olduğu ve yedi asrı aşkın süredir kesintisiz olarak MacLeod ailesi üyeleri tarafından kullanıldığı söyleniyor. Burası hâlen MacLeod ailesine ait. Yayla Oyunları’nın yanı sıra, Hannah ile Tom arasındaki dokunaklı sahne de bu şatonun uçsuz bucaksız topraklarında çekildi.

Paul Weiland mekân hakkında şunları söylüyor: “Arkanıza, Dunvegan Şatosu’nun arazisine baktığınızda karşınızda adeta bir hayal uzanıyor; gözler için tam bir ziyafet. Bana göre, görsel efektlerin filmin ayrılmaz bir parçası olması gerekiyor. Bence birçok romantik komedi düz bir şekilde çekiliyor ki bu da sıkıcı oluyor. Ben bu filmin zengin bir dokusunun olmasını istedim. Gören herkesin, ‘Burada yaşamak hiç fena olmazdı’ diyeceği bir dünya yaratmak istedim”.

İskoçya’nın doğusunda büyümüş olan Kevin McKidd doğduğu ülkede çalışmaktan mutlu olduğunu belirtiyor: “İskoçya, güneş parladığında, dünyanın en güzel yeri olur. Bence izleyiciye İskoçya’nın gerçekten romantik ve büyülü bir ülke olduğunu göstermek harikaydı. Dünyanın başka bir yerinde bu görüntülerin taklidini yaratamazsınız”.

Yapım ekibi Skye’da küçük bir mucize yaşadı: Yüzlerce figüranla çekilecek çok büyük dış mekân çekimleri sırasında bir damla yağmur yağmadı ki burası yıl boyunca azami düzeyde yağmur olan bir bölge. Yöre insanlarından hiç kimse buna inanamadı. Skye böylesine kuruyken, İngiltere sınırındaki sağanaklar su taşkınlarına yol açıyordu.

Yayla Oyunları sekansı konusundaysa, Moritz şunları söylüyor: “İskoç geleneklerine göre, evlenmeye karar verdiğinde damat adayının gelinle evlenme hakkını elde edebilmek için Yayla Oyunları’nı kazanması gerekiyor. Tom daha önce hiçbir Amerikalının girmediği oyunlara katılarak kendini kanıtlamaya çalışıyor: Sırıkla dövüşüyor, taş fırlatıyor ve çok zorlu bir halat çekme oyunu oynuyor”.

“Sahneye gerçek bir lezzet katmak istedim” diyen Weiland, şöyle devam ediyor: “Yayla Oyunları’nın amacı eğlencedir; herkes İskoç etekleri ve Rönesans kostümleri giyer, ama Tom oyunları çok ciddiye alıyor çünkü Colin’i bazı karşılaşmalarda yenip oyunların galibi olabilirse, Hannah’yı kazanmak için bir şansının olabileceğine inanıyor”.

Ekip Skye’da çekimler sırasında, Kylerhea ile Glenelg arasında sefer yapan Glenachulish adındaki küçücük vapurda da çekim yaptı. Bu vapur 1695’lere dayanan tarihiyle, Skye’ın en eski hizmeti olarak anılıyor.

 

YAPIM HAKKINDA

Weiland’ın “Made of Honor/Gelin Benim Olacak”ı beyaz perdeye taşımasına emeği geçen kişiler arasında yönetmenle daha önce de çalışmış olan BSC’den görüntü yönetmeni Tony Pierce-Roberts, kostüm tasarımcıları Penny Rose ve Rebecca Hale’in yanı sıra, geçen yılın hit filmi “Little Miss Sunshine”da da görev yapmış olan yapım tasarımcısı Kalina Ivanov bulunuyor.

Ivanov filmin görüntüsünün her bir karakter tarafından ayrı ayrı belirlendiğini ifade ediyor: “Çok belirli renk paletleri kullanırım çünkü rengin duygu olduğuna inanıyorum” diyen Ivanov, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bir senaryoyu okuduğumda, karakterlerin ne renk olduğuna dair çok net bir hisse kapılırım. Film boyunca o renge sadık kalmaya çalışırım. Her karakterin kendi anlatım eğrisi var; benim renklerimin de öyle. Renklerim de bir hikâye anlatır”.

Bu film için kendisine teklif götürüldüğünde, Ivanov, web sitesinde, Weiland’in bakması için bir görüntü galerisi oluşturdu. Yönetmen ve yapımcıyla bir sonraki toplantısında, karakterler hakkında, senaryonun mizahı ve inceliği konusunda çok benzer vizyonlara sahip olduklarını fark ettiler.

Ivanov bu konuda şunları söylüyor: “Bana cazip gelen şeylerden biri iki farklı dünya yaratabilecek olmaktı: Biri çok zengin ve yaratıcı bir adam olan Tom’un çok modern dünyası; diğeri ise uzun yıllara dayanan geleneklerin ve çok eski bir servetin var olduğu geleneksel İskoç dünyası. New York’taki para yeni, trendi ve canlı; İskoçya’daki ise eski, vakur ve köklü”.

Ivanov şöyle devam ediyor: “En gurur duyduğum şeylerden biri Los Angeles’ta Tom’un New York’taki evi için bulduğumuz çatı katıydı. Burası görebileceğiniz en güzel iskelete sahip, çok yüksek tavanlı ve kademeli bir yerdi. İki çatı katı yan yanaydı. Bir duvarı yıktığımız takdirde iki yeri kolayca birleştirip New York mimarisine uygun çok güzel bir daire elde edebileceğimizi gördüm”.

Tasarımcı sözlerini şöyle sürdürüyor: “Tom karakteri için bir stil yaratmama olanak tanıyan şey boş bir kabuktu. Bunun içinde bir akıcılık da yaratmak istedim. Odanın içine, çok sayıda kitaplık ve kıvrım oluşturan bütün bir kütüphane koydum. Bu sayede oda çok davetkâr ve sıcak bir ortama kavuştu; bir yaratıcılık ve duygusallık havası oluştu. Zengin bir bekâr olduğu için, Tom’a en modern teknolojiyi vermek istedim. Bu amaçla, kıvrımlı bir DVD kütüphanesi ve metal bir kitaplık merdiveni tasarladım. Ayrıca, nefes kesici güzellikte, çok modern ama muhtemelen hiç kullanılmamış bir bekâr mutfağı ve devasa bir şaraplık oluşturdum”.

Neyse ki, Los Angeles’taki bu yeri yarattıktan sonra, Ivanov, New York’ta, dış görüntü olarak içerideki pencerelere tam uyan bir daire buldu.

Sıra İskoç setlerini yaratmaya geldiğinde, Ivanov yüzünü tarihe döndü. “Filmin İskoçya’daki bölümü için ilham kaynağım filmdeki İskoç ailenin klasik ekose desenli amblemiydi” diyor Ivanov ve ekliyor: “Desen çok güzel bir yeşil, biraz mavi ve biraz da kırmızıdan oluşuyordu. Bu yüzden, kırmızı rengi İskoçya’ya sakladım. Oradaki düğün için de çiçeklerin çoğunu kırmızı güllerden oluşturduk, ayrıca, yeşil ve mavi için de İskoç çalısı kullandık”.

Dunvegan Şatosu çoğu çekimde Colin’in evinin dış mekânını temsil ediyorsa da, Ivanov, iç mekân için yer bulmanın kolay olmadığını şöyle ifade ediyor: “O kaleyi yaratırken çok sayıda sinema sihrine başvurduk. Tek bir yeri oluşturmak için 4-5 ayrı yapıdan yararlandık. Şatoları tararken ve İskoç mimarisiyle ilgili kitaplar okurken fark ettiğim şeylerden biri her şatonun tarih boyunca eklenmiş birçok katmanı olduğuydu. Şato 13. yüzyılda inşa edilmişse, 15. yüzyılda yeni bir Tudor tarzı tavan eklenmiş, sonra 18. yüzyılda yeniden dekore edilip ilk kez duvar kâğıdıyla kaplanmış, 19 yüzyılda da tesisat yapılmış olabilirdi. Dolayısıyla, her bir şatoda muazzam sayıda farklı görünümler söz konusuydu. Giriş katı 13. yüzyılken, ikinci kat tamamen 19. ve 20. yüzyıl olabiliyordu”.

McMurray evinin içini oluşturan İngiliz ve İskoç şatoları arasında Oxford yakınındaki Broughton Şatosu da bulunuyor çünkü burasının taştan büyük holü geleneksel İskoç mimarisine uygun.

Ne var ki, Broughton’ın ikinci katı yapımcıların amacına uygun değildi. Bu yüzden, daha samimi odalar için üçüncü bir şatodan, Dorney Sarayı’ndan yararlanıldı. Ahşap ve tuğla koridorlar Broughton Şatosu’ndakine benzer sahte taşlarla kaplanınca, odalar tam da yapımcıların isteğine uygun hâle geldi.

Birkaç dış mekân çekiminde, Colin’in evi için, Skye’daki gölün kayalıkları üzerinde kurulmuş İskoç şatosu Eilan Donan kullanıldı. “Araştırmalarda karşımıza çıkan aynı İskoç havasını korumak için tüm bu farklı mekânları birleştirmek bir bakıma sabır küpü oynamak gibi oldu. Ama yapım tasarımcılarının yaptığı sihir budur zaten!” diyerek sözlerini sonlandırıyor Ivanov.

BSC’den iki kez Oscara aday gösterilen görüntü yönetmeni Tony Pierce-Roberts “Made of Honor/Gelin Benim Olacak”ın ışıklandırmasından sorumluydu. Birçok romantik komedinin aksine, “Made of Honor/Gelin Benim Olacak” zengin ve çok güzel bir şekilde çekildi ve büyük derinlik kazandı.

 

Işıklandırmanın önemi


Pierce-Roberts bu konuda şunları söylüyor: “Paul filmin fazla parlak olmaması gerektiği konusunda kararlıydı. ‘Komedi ışıklandırması’ diye nitelendirdiği şeyi istemedi. Filmin gerçekçi ve inandırıcı bir görünümü olmasını arzu etti”.

Tom’un çatı katını ışıklandırmak görüntü yönetmeninin karşılaştığı bir başka zorluktu. Bunu şöyle açıklıyor: “Kalina’nın Tom için bulduğu çatı katı harikaydı. Çok büyük bir mekândı ama 15. katta olduğu için ışıklandırması oldukça zordu. Pencereler New York’taki pek çok eski çatı katı gibi harika bir yarım daire şeklindeydi. Bu oldukça işimize yaradı”.

Pierce-Roberts çatıda geçen bir düğün sahnesinde doğal ışıklandırma kullanmak için yapım tasarımcısıyla yakın bir çalışma içine girdi. “Kalina nasıl bir dekorasyon yapacağını ve ne tür ışıklar kullanacağını göstermek için bir çizim yaptı. Onun dekorasyon ışıklarının çoğunu ışık kaynağı olarak kullanabildim. Bu sayede ortaya çok daha şirin ve romantik bir görünüm çıktı; aslında, o ışıklar arka plandaki hareketleri ve figüranları büyük ölçüde aydınlattı. Çok başarılı oldu doğrusu” diyor görüntü yönetmeni.

“Bu filmde üç tane düğünümüz var” diyen Weiland ise sözlerini şöyle sürdürüyor: “Her düğünün kendine özgü bir teması vardı. Elbette en önemlisi sonuncusuydu. Bu düğüne özgürlük hissi vermek istediğimiz için, açık havada ve gece çekim yaptık. Fonda çok güzel bir New York silueti vardı. Çok güzel bir ışık ve harika ışık efektleri oldu; inanılmaz romantikti. O son sahneyle izleyicilerin hem gözlerine hem de kalplerine bir ziyafet vermiş olabilmeyi istiyorsunuz”.

Filmin iki kostüm tasarımcısı arasında da çok büyük bir işbirliği vardı. Penny Rose filmin Amerika’daki bölümünden sorumluydu. Birleşik Krallık’a gelindiğinde ise onun görevini Rebecca Hale devir aldı.

Weiland gülerek, “Şimdi düşününce, Patrick’e korkunç bazı şeyler yaptığımı görüyorum: Onu üzerinde mini bir İskoç eteği dışında çıplak bıraktım” diyor.

Rose ise şunu söylüyor: “Gerçek şu ki bizim görevimiz oyunculara filmdeki görüntülerine bürünmelerinde yardımcı olmak. Onlara zorlamada bulunmuyoruz. Oyuncu ona verdiğimiz şeyi giyip karakterine bürünüyor. Aslında her şey oyuncuda bitiyor”.

Rose sözlerini şöyle sürdürüyor: “Michelle’in karakterinin filmin başından sonuna bir ilerleme geçirmesi ve sonunda daha gösterişli olması gerekiyordu. Bir sanat tarihçisi olarak fazla para kazanmadığını varsaymak yerinde olurdu. Bu yüzden, ona çok moda şeyler giydirmekten kaçındık. Başlangıçta oldukça sıradan bir kız havasında ama film ilerledikçe daha şık giyinmeye başlıyor”.

“İskoç aristokrasisine mensup birinin düğününün çok gösterişli olacağını öngörmek abartı olmazdı” diyen tasarımcı, şöyle devam ediyor: “Bu düğün adeta kraliyet ailelerine yakışır bir şey olmalıydı. Hannah’ya ipek, tafta ve organze kumaştan çok şık bir gelinlik hazırladık. Vogue Sposa adlı bir dergide bir gelinlik görmüştüm. Dergiyle İtalya’da temasa geçtim ve beni New York’ta yeni açılmış bir mağaza olan Atelier Aimee’ye yönlendirdiler. Nedimelerin elbiseleri ise Vera Wang imzalı”.

Hannah’nın Tom’la evlenirken giydiği gelinlik Selia Yang’in imzasını taşıyor ve İskoç düğününde giydiği gösterişli elbisenin aksine oldukça sade ve zarif.

“Made of Honor/Gelin Benim Olacak”ın Birleşik Krallık’taki kostümlerini Rebecca Hale tasarladı. “Bir aydan uzun süre, Penny’yle onun neler yaptığını konuştuk” diyor Hale ve ekliyor: “İskoçya ile Amerika arasındaki ayrımı çok belirgin kılmalıydık”.

Hale’e göre, o ve Rose ilk başta düğüne kadar ekose kullanmamayı düşündüler. “Genel olarak, İskoçlar baştan aşağı ekose desenler ya da İskoç eteği giymiyorlar. Bunlar düğünler ve törenler için kullanılıyor. Ama Paul’la bunu konuştuğumuzda, İskoçların Amerikalılar için adeta ‘uzaylı’ gibi görünmesini, iki kültür arasındaki farkın net bir şekilde ortaya koymayı istediğini söyledi. Biz de buna kulak verdik. İkimiz de, Hannah’nın ailesi geldiğinde ve düğünde, Colin’in tüm ailesine ekoseler, tüvitler ve bol pantolonlar giydirdik” diyor tasarımcı.

Hale araştırmaları sırasında erkelerin gündüzleri ekoseli kıyafetler yerine tüvit giydiklerini gördü. Ekibindeki İskoçlardan ülkenin kuzeyine gidip, arka tarafında yüzlerce kalın kumaş bulunan küçük bir dükkan keşfetti. “Artık böyle kumaşlar bulamıyorsunuz” diyor Hale ve ekliyor: “Benim için bu en büyüleyici kumaş türüydü. Harris tüvitleri orada yapılıyor ve her aile için özel olarak üretiliyor”.

Hale ve Ivanov, McMurray ailesinin ekosesi için yeşilin hakim kırmızı ve mavinin ise az olduğu şık deseni seçmeden önce 80 farklı klanın ekoselerini incelediler. Hale bu konuda şunları söylüyor: “Çok büyük bir alışveriş merkezini andıran, İskoç eteklerinin üretildiği House of Bruar’a gittik. Oradaki kadınlardan biri o yöredeki bir ailenin uşağıyla evliydi. İnsanların ne giydiğini ve nasıl giydiğini o tür ayaküstü sohbetlerde kolayca öğreniyorsunuz”.

Patrick Dempsey’nin canlandırdığı karakter için seçilen ekoseye Royal Stewart adı veriliyor. Hale, “Bu askeri bir ekose; gaydacılar bunu giyiyorlar. Ekose denince, insanların aklına genelde Royal Stewart ekose gelir” diyor.

Tasarımcı, Yayla Oyunları sekansı içinse şunları söylüyor: “Paul tek bir kelime söyledi: Ortaçağ. Onunla çok kereler birlikte çalıştığımız için insanların mizah anlayışıyla oynamayı sevdiğini bilirim. O yüzden ne demek istediğini hemen anladım. Kostümlerin çoğunu tiyatrolardan kiraladık çünkü hayalgücüne daha çok hitap ediyorlar. Shakespeare Kraliyet Kumpanyası’nda çok güzel domuz kafası maskeleri, soytarı kıyafetleri bulduk”. Bu sekansta tasarımcının önündeki en büyük zorluk 250 figüranı farklı Rönesans kostümleri ve egzotik başlıklarla giydirmekti.

Amerikalıların cümbüşü tamamlayan şey İngiliz film setlerinde kullanılan terminolojiydi; Skye’da öğrendikleri Keltçe bazı kelimeler de buna dâhildi. Örneğin, İskoçya’da marangozlar çentikçi, elektrikçiler kıvılcım; İngiliz adalarında ise sapak varyanttı.