Çok edebi bir Karadenizli...

Çok edebi bir Karadenizli...
Çok edebi bir Karadenizli...
Boğaz kıyısına yanaşan kırmızı bir sandalın burnu ve esrarengiz silah sesleriyle açılan 'Taş Yastık' Amerika'dan memlekete dönen Lodos'un hikayesi
Haber: FATİH ÖZGÜVEN / Arşivi

 


FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

KENDİNİ AFFEDEBİLME MESELESİDİLAY YALÇIN'IN SÖYLEŞİSİ İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

HAFTANIN DİĞER FİLMLERİ İÇİN TIKLAYIN


Arasıra durup durur-ken ortaya çıkıveren bir Türk filmi seyretmek iyi oluyor. Ötekiler gibi ‘çekildi çekilecek, içinde şu oynuyor bu oynuyor’ gibi yorucu referanslarla gelmeyen bir şeyler. (Aylar öncesinden fragmanlı Cem Yılmaz filmlerinin tersi yani.) Ne var ki bunların çoğu da ‘bayram değil seyran değil’ cinsi oluyor. Böylelikle, ‘Taş Yastık’ gibi bir filmi nereye koyacağını şaşırıyor insan. Boğaz kıyısına yanaşan kırmızı bir sandalın burnu ve esrarengiz silah sesleriyle açılan (bu hoş sahneye geri dönülüyor), böylece hafif bir ‘Karanlık Sular’ havası estiren ‘Taş Yastık’ Amerika’dan memlekete dönen Lodos’un hikayesi. Hikaye diyorum ama tam da değil, çünkü film hikayeyle menkıbe, masalla ‘1001 Özlü Söz’ kitabı arası, Batı ve Doğu edebiyatından seçmeler karışımı birşey. Filmdeki Hamlet göndermelerinin sıklığına bakılırsa genç ve ateşin Lodos’u Danimarkalı prensin yanına koymak gerekiyor, ama tam nereye? Delikanlı Boğaz’da yaşıyor, eski İstanbullu bir ailenin çocuğu, anne resim yapıyor, baba Süleymaniye’de ciltci ve bu durum Lodos’ta kendini bir biçimde edebiyata, özellikle de şiire adama arzusu uyandırmışa benziyor. Ayrıca evde Hamlet adlı bir kedi, Şehrazat adlı bir muhabbet kuşu, Poyraz adlı bir ağabey var. (Bir de Amerikalı Ofelya galiba.)
Film matrak başlıyor aslında, küçük yeğenler, durmadan televizyon seyreden baba; bu gizli komedi evin içinde toplu bir horon tepme sahnesinde zirveye çıkıyor, fakat film bu tür zırtapoz bir neşeden zevk almakla da ilgilenmiyor. (Egzantrik aileleri anlatan Amerikan komedilerinin Türk versiyonu gibi bir şey olabilirmiş oysa.) Aksine ciddileşiyor, çok geçmeden son zamanların moda tabiriyle ‘negatif enerjisi’ni genç uyumsuz pozuna harcamaktan öte pek birşeyle ilgilenmeyen bir delikanlı portresiyle kalakalıyoruz. Bir köpekbalığı lafıdır gidiyor, ‘mutlu köpekbalığı’, ‘ruhu yaralı köpekbalığı’. (Bir de taşaklı lafı seviliyor.)
Oradan geçiyoruz daha belirgin bir şiddete... Dünyanın daha çok meşin ceketliye gerek duyduğundan dem vuruluyor, Lodos’un illegal dövüşleri meselesi konu oluyor, Lodos giderek yerli yersiz, haklı haksız oraya buraya, televizyonculara, mafyatik tiplere kafaüstü dalar oluyor. Tabii alıntılara da; Don Kişot’dan Hemingway’e ordan Hayyam’a gezip duruyoruz... Eskiler ‘el-mana fi batni’şair’ dermiş, yani ‘mana şairin karnındadır’. Bu film bu deyişi sonuna kadar sömürmüşe benzer. Şairin karnından manayı çekip alabilene aşkolsun. ‘Taş Yastık’ın deli kızın çeyizi tipi metninden (ve onun çeşitli alt metinlerinden?) yorgun düştüğümüzde aslında başka bir şey düşüyor aklımıza; bu filmi bir semptom olarak ele almak mı gerekir acaba? Lodos’un kendini edebi bir pozculuk şeklinde dışavuran memnuniyetsizliği, bütün o kitapları okumuş, şu ya da bu nedenle yurtdışında bulunmuş ama hedefini bulamamış, bu nedenle enerjisi öfkeye dönüşmüş genç birilerinin izdüşümü mü? Fakat ‘Taş Yastık’ın edebiyat paralamaktan ve arasıra macera filmlerine heves etmekten dönüp kendine bakmaya ayıracak vakti olmadığı için bunu da biz (toplamda) çıkarsadığımızla kalıyoruz.
Filmin en matrak sahnelerinden biri, anne rolündeki Suna Selen’in, türlü çeşitli biçimlerde efelenmekten başka bir halta yaramayan evin erkeklerini topluca haşladığı mükemmel sofra başı sahnesi. Yıllardır her türlü genç sinemacıya destek olmayı görev bilen Suna Selen’in adeta seyircinin çaresizliğine tercüman olan bu patlaması karşısında içimden şunu demeden edemedim: “Ah Suna Hanım keşke yönetmeni de bir karşınıza alıp sorsaydınız, nedir, ne oluyor, bu film nereye gidiyor, diye.’ Artık bir dahaki sefere.