'Dirty Harry' ellerini temizlerken

'Dirty Harry' ellerini temizlerken
'Dirty Harry' ellerini temizlerken
Clint Eastwood, bilgeliğini sürdürüyor. 78 yaşındaki yönetmen, başrolünde kendisine yer ayırdığı 'Gran Torino'da, bahçesinden uzak tutmaya çalıştığı 'öteki'lerle ortak bir hayatı paylaşmak zorunda kalan aksi (ve de ırkçı) bir ihtiyarın yaşadığı dönüşümü anlatıyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

 

 FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

İHTİYAR, HUYSUZ VE YALNIZ...SEVİN OKYAY'IN YAZISI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN


Not: Bu yazı tabii ki filmdeki her bir gelişmeden bahsetmektedir, dikkatinize...
1950’lerin sonunda ‘Rawhide’ adlı dizide ‘esas oğlanın yardımcısı’yken keşfedilip 60’larda Sergio Leone imzalı ‘spaghetti western’lerde parlayan Clint Eastwood, 70’lere gelindiğinde filmleri dünya çapında en çok gişe yapan oyuncuların başındadır artık. Fakat eleştirmenler ondan nefret eder. 1971’de ‘Dirty Harry’ vizyona girdiğinde, giderek ‘kanlısı’na dönüşen The New Yorker dergisinden Pauline Kael (ki kendileri eleştirmenlik mesleği açısından gerçek bir kanaat önderidir ve yıllar boyu, sütununda önüne gelen filme ‘sille tokat’ dalmıştır), Don Siegel imzalı yapım hakkında özetle “İçinde şiddetten başka bir şey yok” diye yazar ve filmi yerden yere vurur. Eastwood, 1992’te o ölümsüz başyapıtı ‘Unforgiven’ın gösterime girdiği dönemdeki bir söyleşisinde (ki bu söyleşiyi o zaman çalıştığım Antrakt dergisinde yayımlamıştık), ‘Kael’vari eleştirileri 70’lerin kendini özgü havasına bağlar ve “Çoğunun nedeni herkesin bir ‘ist’ olduğu o günlerdeki etiket yapıştırma merakıydı. Herkes herkesi kategorize ediyordu. Pauline Kael bu konuda uyanık davrandı, döneme damgasını vuran kuşkuculuğu kavrayıp ona oynadı, hatta onu besledi. Kimi Kongre üyeleri de sektörümüzün şiddeti körüklediğini iddia etti, o sırada benim filmlerim de eleştirilere hedef oldu. Bugünün ölçülerine göre şiddet filmi oldukları bile söylenemezdi oysa.”

‘Unforgiven’ı hatırlarken...
Şükür ki o ‘karanlık’ çağlar geride kaldı. 2000’lerin sonunda 78 yaşındaki Eastwood, artık hakkı teslim edilmiş bir büyük usta. Kimse ‘rahmetli’ Kael’in ona attığı ‘çamurları’ değil (ama Kael’in de hakkını yemeyeyim, çok iyi bir eleştirmendir), son dönemde izlediği o birbirinden güzel Eastwood filmlerini hatırlıyor ve biliyor. Peki bütün bunları niye aktardım? Üstadın son çalışması ‘Gran Torino’, aslında ‘Dirty Harry’nin yaşlılığında bulduğu Amerika üzerine bir hikâyeyi anlatıyor gibi de, ondan galiba... ‘Gran Torino’, doğrusunu söylemek gerekirse ‘Dirty Harry’ kadar ‘Unforgiven’ı da çağrıştırıyor.
Malum, Eastwood’un kendi western kültüyle bir tür hesaplaşmasına da vesile olan ‘Unforgiven’da öykü, ana karakter William Munny’nın, karısını kaybetmesiyle ve eski şilahşörün iki çocuğuyla hayat yoluna devam etmesiyle başlıyordu. ‘Gran Torino’ da eski bir Kore gazisi olan Walter Kowalsky’nin karısını kaybetmesiyle başlıyor. Yine ortada iki çocuk var ama farklı olarak bu kez çocuklar ‘kazık kadar’ ve iki oğul da, aksi babayla olabildiğine az ilişkiye girmekten yana. Michigan-Detroit’te, bir otomobil fabrikasında yıllarını işçi olarak tükettikten sonra emekli olarak yaşayan Kowalsky (soyadından köklerinin Polonyalı olduğunu tahmin edebiliyoruz), genelde yörenin köhne barında birasını yudumlar, İtalyan kökenli berber dostuyla çene çalar, direğinin en üstünde Amerikan bayrağı yükselen bahçesinde zaman öldürür ve değişen Amerikan profiline kızıp durur. Oğullarına, torunlarına ve de etrafta bir ot gibi biten onca değişik insana öfkelidir yaşlı adam. Yani ırkçıdır... İngilizceyi bile konuşamayan çekik gözlüler, hispanikler ve de siyahlar; onun için birer nefret unsurudur. Üstüne üstlük artık neredeyse hayatının sınırları içindedirler; çünkü yandaki eve Güneydoğu Asyalılar taşınmıştır.
Vietnam savaşında Amerikalılardan yana tavır aldığı gerekçesiyle topraklarından ötelenen Hmong topluluğunun üyelerinden olan komşularıyla, ailenin en genç üyeleri Thao ve Sue sayesinde yolları kesişen yaşlı Walt, zaman içinde bu topluluğu çok sevecektir. Önce Thao’yu, bir türlü rahat bırakmayan bir Hmong çetesinin elinden kurtaran, ardından da benzer bir şekilde Sue’yu (ve korkak erkek arkadaşını) siyahi çetecilerin içinden çekip çıkaran Kowalsky, giderek Asyalı dostlarına ısınacak ve aradığı aile saadetini, bir anlamda ‘komşuda’ bulacaktır. Ve yeri geldiğinde de bu, değer verdiği insanlar için hayatını tehlikeye atacaktır...

Yerellikten evrenselliğe
‘Gran Torino’, öncelikle bir dönüşüm, hatta bir kabuk değiştirme hikâyesi. Başta ‘rahmetli’ karısını, gittiği kilisede verdiği öğütlerle ‘kafaladığını’ inandığı genç rahibe olmak üzere etrafına huzursuzluk saçan yaşlı bir adamın, boşlukta uzanan elinin sonuçta Güneydoğu Asyalı komşuları tarafından tutulmasıyla birlikte yaşadığı değişimi anlatan film, ilk büyük yapıtlarından biri ‘Hoşgörüsüzlük’ (DW Griffith) olan bir sinemanın, aradan geçen onca zamanın ardından hâlâ eski meseleleriyle haşır neşir olduğunu da gösteriyor aynı zamanda.
Öte yandan Eastwood ve senaristi Nick Schenk, bu topraklarda da benzer şekilde yaşanan ve toplumun ‘öteki’lerini kendine katma konusundaki bağnazlığa ilişkin de, sanki ta oralardan evrensel bir mesajı yolluyor gibi. Bu arada, ‘Slumdog Millionaire’ dolayısıyla yerli-yabancı herkes, öykünün Charles Dickens’ınkileri hatırlattığını yazdı, Amerikalı bir eleştirmen de ‘Gran Torino’ dolayısıyla büyük İngiliz yazarı anmış ve Walt Kowalsky’de onun, yılbaşı döneminde hayatıyla yeniden hesaplaşan yaşlı kahramanı Scrooge’dan izler bulmuş.

Köşeye yatıran final
‘Changeling’ öncesi ‘ikilemesi’ ‘Atalarımızın Bayrakları’ ve ‘Iwo Jima’dan Mektuplar’da Amerikan resmi tarihiyle de hesaplaşan Eastwood, ‘Gran Torino’yla bir anlamda oradaki meselelerinin günümüzdeki uzantıları üzerine de kafa yoruyor sanki. Öte yandan film, adını aldığı (ve kahramanının gözü gibi baktığı) 72 model Gran Torino’nun temsil ettiği klasik Amerikan değerlerinin yeniden harmanlanması üzerine de fikir yürütüyor. Peki bu filme Eastwood’un geç dönem başyapıtı diyebilir miyiz? ‘Gran Torino’ belki bir ‘Unforgiven’ değil, hatta ‘A Perfect World’ bile sayılmaz. Ama yine de çok güçlü bir film ve birden çok çağrışımıyla hem Amerikanvari özelliklere, hem de alabildiğine evrensel bir içeriğe sahip.
Üstelik Eastwood, kendisinin son kez bir oyuncu olarak seyirci karşısına çıktığını deklare ettiği bu filminde son derece zeki ve o ölçüde zarif bir numaraya soyunarak ‘Unforgiven’ı hatırlatan bir finalde, seyircisini ters köşeye yatırıyor. Belki de bir anlamda, şilahşörlüğün kitabını yeniden yazıyor. Biz, yaşlı ‘Dirty Harry’den ‘Ölüm Emri’nin (Death Sentence) Kevin Bacon’ı ya da ‘İçindeki Yabancı’nın Jodie Foster’ı gibi davranmasını beklerken, o farklı bir yöntemi tercih ediyor.
Oyunculuklara gelince; Eastwood, yaşlı Kowalsky rolünü kendine yazdığı filminde muhteşem bir performans ortaya koymuyor ama yine de başta o olmak üzere Bee Vang (Thao), Ahney Her (Sue), Chee Tao (babaanne), Christopher Carley (rahip Janovich) ve Carroll Lynch (Berber Martin) gayet iyiler.

Şarkıyı mutlaka dinleyin
Sonuç? Oğlu Kyle Eastwood’la Michael Stevens’ın ortak bestelediği, İngiliz sanatçılar Jamie Cullum ve Don Runner’ın da ortak seslendirdikleri enfes ‘Gran Torino’ şarkısıyla biten filmi, ‘Dirty Harry’nın ellerini temizlemesi olarak da algılamak mümkün. Bir başka Amerikalı eleştirmen de filme ilişkin ‘Eastwood’un son baştan çıkarışı diyebilir miyiz?’ mealinde bir cümle kurmuş. ‘Yıllanmış şarap’ klişesine sığınmak istemiyorum ama ortayaşlıların bile bir sonraki kuşağı algılamakta zorlandığı bir dünyada Eastwood, herkesi kuşatan bilgeliğini sürdürüyor. Ne diyelim, Allah başımızdan eksik etmesin...